[Y] MAVİ KATRAN / YARIŞMA - TÜM BÖLÜMLER EKLENDİ

Users who are viewing this thread

midnight blue

Sergeant Knight
                 

                                                [size=18pt] MAVİ KATRAN[/size]

         
       
        ANKARA 2015

- Tamam anne merak etme , pekmez içiyorum gece yatmadan.
- Aman oğlum sınavlardan önce amcanın yolladığı cevizlerden ye bak zihnini açar.
- Tamam anne yerim.
- Bak Nursel teyzenin selamı var. Okumaya gitti bizi unuttu diyor.
- Sen de selam söyle. Anne ders başlayacak birazdan.
- Tamam oğluşum dikkat et kendine hadi iyi dersler.
- Sağol  anne görüşürüz.


        Günlerden sonra ilk kez cümle kurmaktan olsa gerek, boğazımda tatlı bir sızı var. Annem de olmasa konuşmayı unutacağım.  Masadaki pekmez şişesi bana yine pis pis bakıyor. Aylardır  yerinden bile oynatmadığım şişe sinirimi bozmaya başladı. Hoş ben de o şişe gibiyim.  Sadece duruyorum.  Bunaltıcı yurt odasında tüm gün internette dolaşıp, hayal kuruyorum. Yirmi yaşına geldin be Sedat, daha ne kadar saklanacaksın? Sonsuza dek. Keşke okumak için Ankara’ya gelmeseydim.  Belki biraz açılır, bir iki arkadaş edinir, hatta daha ileri gidip bir kızla tanışır normal insanlar gibi yaşarım diyerek geldim.  Sonuç kaçınılmazdı ama insan umutlanıyor işte. Keşke bugün dersim olmasaydı. Mayıs ayında Ankara hiç çekilmiyor, bazen okulu bırakıp Antalya’ya dönmeyi düşünüyorum. Ama bunu yapmayacağım.
Babamın ‘’Ben sana dememiş miydim hanım, bu oğlan bir baltaya sap olmaz. Bak ne oldu tutturdunuz okul  üniversite diye , yarım bırakıp geldi. Neyi tamamladı ki bugüne kadar? Yarından itibaren benimle işe geliyorsun.’’ Sözlerini  duymaktansa şu çorak bozkırda ölürüm daha iyi.

- Sedaat
- Efendim.  Ahmet banyodan sesleniyordu.  Yine havlusunu unuttu galiba.  Şu odayı biriyle paylaşmaktan nefret ediyorum. Pahalı olmasa  tek kişilik bir oda kiralayıp tüm ömrümü orda geçireceğim.
- Abicim senin dersin yok mu bugün?
- Doğru ya. Sınav var üstelik.

    Saniyeler önce aklımda olan bir şey  yine kaçıp gitmişti hafızamdan.Kalktım hemen, aylardır beni ütüleyin diye yalvaran gömleğimi giydim. Duş alma imkanım olmadığı için parfüm sıktım. 2 sene önce  doğum günümde kimin aldığını hatırlamadığım şişe hala ilk günkü tazeliğini korumakta. Çıktım odadan. Neyse ki okul yakın ama paspal paspal yürüdüğüm için en az on dakika önce çıkmam gerekiyor yurttan. Yine aynı yoldan yürüyorum yeni bir yüz görmemek için. Yere bakarak yürüdüğümden, binanın rengini sorsalar söyleyemem. Her zamanki merdivenlerden, her zamanki koridorlardan geçip sınav salonuna ulaşıyorum.  Boş kağıt verdim sayılır, Ad, soyad ve Rusça birkaç şey yazmam dışında. Rus dili ve edebiyatı  okumak iyi bir fikir değilmiş, bunları tüm sınavlardan FF aldığımda anlamıştım.
Tüm sınavlardan erken çıkarım, ürkütücü insan seline kapılmamak için. Elimde değil korkuyorum tek silahı ; bakışları olan insanlardan! Herkes bana bakıyor, gülüyorlar içten içe. ‘’Yine şu zavallı geçiyor, korkak tavşancık.’’Dediklerinden adım gibi eminim. Ya da emin değilim.  Kimsenin zihninde bir düşünce olarak var olduğumu bile sanmıyorum, görünmezimdir belki. Kimse varlığımdan haberdar değildir. Bunları düşünerek yurda varıyorum.  Tek sevdiğim yer burası Ankara’da. Yüzlerce kazmanın toplandığı erkek yurdu bana bir hayvanat bahçesini andırıyor. Ben en ürkek hayvanım tabi ki. Nice aslanlar, kaplanlar, kurnaz kurtlar hüküm sürerken dünyaya, ben tavşancık olarak; ailemin havuçlarıyla beslenmekte, küçük deliğimde titreyerek yaşamaktayım.  Sonunda vardım odamın bulunduğu koridora ama kapı aralık. Ahmet’in dersi vardı bugün ama odayı kilitlemeden de çıkmaz.  Adımlarım kalp atışlarım kadar hızlanıyor neredeyse, kızıyorum kendime. Ne var bu kadar korkacak? Belli ki unutmuş kilitlemeyi.  İncir çekirdeğini doldurmayan cesaretimi de kaybetmemek için hızlıca açıyorum kapıyı.
Kapıyı açmamla hızlı bir şok dalgası yayılıyor bedenime.  Zaman kavramını sorguluyorum,  yoksa uyanmadım mı bugün? Rüyada mıyım? İyi de her şey çok gerçek. Kalbim süvari birlikleri gibi dolu dizgin, başımdan aşağıya kaynar sular dökülüyor, ayaklarımı hissetmiyorum.  Konuşmayı, düşünmeyi, yürümeyi unuttum sanki. Annemin karnında tekrar cenin oluverdim birden bire. Kanım çekilirken, tüm yaşamsal faaliyetlerim akıp gidiyor uzuvlarımdan. En ilginç tarafı bunların hepsi  saniyeler içinde oluveriyor, karşımda duran mavi gözlü, çıplak kız bana bakarken.  Kız ellerini göğüslerine siper ederken, hayretin ve utanmanın etkisiyle kızarıyor. Olduğum yere mıhlanıyorum. Banyodan Ahmet çıkıyor. Neyse ki üstünde donu var diye şükrederken yakalıyorum kendimi.  Beni görünce ne yapacağını şaşırıyor. ‘’Se.. Sedat. Senin sınavın yok muydu?’’ O an bunların gerçek olduğunu kavrayıp son hızla odadan çıkıyorum. Bacaklarım bana ihanet etmiyor ve beni yurdun bahçesine kadar taşıyorlar. Soluklanmak için duruyorum.  Aklımdaki terk görüntü mavi gözlü kız ve kusursuz bedeni oluyor.  İyide nasıl girdi erkekler yurduna? Acaba sevgililer mi? Ben geldiğimde işleri bitmiş miydi yoksa yeni mi başlayacaklardı? Bunları düşündüğüm için kızıyorum kendime. Sanane ulan, dünyada kız bitti de var olan tek arkadaşının manitasını mı düşünüyorsun? Ne yapacağım şimdi ben? Zaten Ahmet’le zar zor iki cümle konuşuyordum, bu olaydan sonra yüzüne bakamam. Sanki  kızı ben getirmişimde yakalanmışım gibi, kendi kendime kızıyorum. Akşama kadar yurdun kafesinde, tek başıma mavi gözlü kızı düşündüm, çıplak gördüğüm ilk kız olmasına rağmen bedeni değildi beni etkileyen. Saat  on’a geliyor, eninde sonunda gideceğim zaten odaya. Saklambaç oyunumu sonlandırıyorum istemsizce. Annesinin ‘hadi artık eve gel’ dediği ama her zaman ‘anne valla bu son el’ diye dudak büzen küçük bir çocuk gibi başım önümde odamın yolunu tutuyorum. Her adımda kalp atışlarım hızlanıyor. Kapının önüne vardığımda kendimi ; acaba hala orda mı? Diye gizlice umutlanmaktan alıkoyamıyorum. Derin bir nefes alıp kapıyı açtığımda Ahmet’i bilgisayarda oyun oynarken bir yandan da pizza yerken yakalıyorum.
    Aptal gibi hissediyorum kendimi, bir şey demeden yatağıma doğru yürüyüp uzanıyorum. Sessizliği bozan Ahmet oluyor.

- Kusura bakma Sedat. Sınavın vardı diye biliyordum. O şekilde karşılaşmak istemezdim.
- Sınavım vardı ama erken çıktım.
- Şey bugün olanlar aramızda kalırsa sevinirim. Yurt müdürüyle tek bir sorun daha yaşarsam atacak beni şerefsiz  herif.
- Merak etme bir şey söylemem.

        Ahmet tedirgin görünüyordu. Güvenmiyordu bana , pek sohbetimiz yoktu. Olaylı bir çocuk olduğu için, benim gibi bir tavşanın yanına attılar onu. Birkaç kez dışarı çıkmayı teklif etti ama ben bahaneler uydurup durdukça üstelemedi. Ben de daha sonra pişman olduysam da hiç yaklaşmadım.  İyi çocuk aslında Ahmet. Kızlar konusunda daldan dala konan bir kuş olsa da, bir yandan çalışıp bir yandan okuyor . Ailesinin durumu pek kötü , babası öldü geçen sene. 2 ay okula uğramadı.
Ahmet  pizzasını mideye indirirken ben yurt odasında bir yabancı gibi hareket ediyorum. Mavi gözlü kızın silüeti dolaşıyor odada. Yatakta duvarı izleyip Ahmet’in sevgilisini düşlerken birden bir koku geliyor burnuma. Bu hayatımda aldığım en güzel en mavi koku. Yastığımdan gelen bu kadife kokunun benim 3 liralık duş jelimden gelmediğini bildiğim için şaşırıyorum. Yurttaki temizlik malzemeleri hijyen kokar ve paraya kıyıp güzel kokulu malzemeler almazlar. Bu o kızın kokusu olmalı. Şerefsiz Ahmet benim yatağımda becermiş. Kahretsin, yastıktan gelen koku beni vurgun yemiş dalgıçlar gibi felç ediyor. Gözlerimi kapatıp bu kokuyla uyumaya karar veriyorum. Çok geçmeden hayatımdaki en güzel uykuya dalıyorum.
      Sabah ilk işim temizlikçiler bulmasın diye yastığı dolabıma saklamak oluyor. Psikopatça davrandığımın farkındayım ama umurumda bile değil, bu kokudan hemen ayrılmak istemiyorum. Keşke bu yastıkla uyumasaydım diyorum zaten sabaha kadar kokunun etkisi azalmış durumda. Ahmet ben uyanmadan çıkmış odadan. Bende her zamanki gibi acele etmeden çıkıyorum. Nedense bugün yere bakmadan yürüyorum, annem elimden tutuyor, benimle dalga geçen çocuklara kızıp beni koruyacakmış gibi.
Acaba bizim okulda mı okuyor ? Bir daha görür müyüm ? Görürsem ne yaparım? Tanımamış gibi yapıp hızla yürürüm. Hayır anlamlı bir bakış atıp gülümserim. Ne gülümsemesi be aptal herif! Kendine gel sen bir tavşancıksın. Hayatında ilk kez meme gördün diye superman sanma kendini. Var olan bir gıdım özgüveni de okulun kafesindeki yansımamı görünce kaybediyorum. Ne çirkin insansın be Sedat. Annem hep bana sende kız güzelliği var derdi. Doktor kızınız olacak demiş, bizim ufaklık ultrasonda kendini göstermeyince tüm bebeklik fotoğraflarımda pembe tulumlarlayım. O nedenle tüm aile bana pembiş Sedat der. O fotoğrafları kimse görmesin diye evdeki sandığa sakladım. Tekrar bakıyorum yansımama. Aslında yuvarlak bir yüzüm var. Kaşlarım gözlerim burnum güzel,  dudaklarım bozuyor işi. Sevgili Türkan Şoray görse oğlum der sarılır. Boyum da pek uzun sayılmaz, geçen sene heveslenip fitness ‘a yazılmam ardından iki gün gidip bir ay kas ağrısı çekmem dışında spor geçmişim yok. Yine de vücudum çelimsiz değil. Ben bunları saniyeler içinde düşünürken kafenin sakin olduğunu fark ediyorum. Eee tabi millet derste. Benim gibi Rus dili ve edebiyatı okuyanlar  -işsizler-  dolanıyor etrafta. Hatta onlar bile arkadaş gruplarıyla Kızılay’a akmışlardır. Ulan insanın bir tane arkadaşı olmaz mı ? Kendimi piç gibi hissediyorum. Biraz daha düşünürsem iştahımın kaçacağını fark edip bir tane kaşarlı tost söyleyip en kuytu köşeye oturuyorum. Bana ömür gibi gelen sürenin sonunda tostum geliyor, tabağı alıp tam saldıracakken, sıcacık bir ses :

- Başka bir şey ister misiniz ? diyor. O an dikkat etmediğim garsona bakıyorum. Ve olduğum yerde kaskatı  kesiliyorum.



   
        Tanıdık bir heyecan bedenimi sarmalarken  ‘hayır ‘ diyorum kendime. Hayır Sedat! Bu sefer bu mavi güzellikten kaçamazsın, kaçmayacaksın.  Annem yanımda, elimi sıkıp sevgi dolu gözleriyle bana bakıyor. ‘Hadi oğlum hadi Sedat’ım’ diyor.  Bu halüsinasyonun cesaretiyle gözlerimi kaçırmadan ‘Hayır teşekkürler’ diyorum.  Kız dudaklarını hafif büzüyor, beklediği yanıt bu değil pek belli. Benim eriyip bitmeme , bedenimin oturduğum sandalyeden yavaşça akıp onun ayaklarıyla buluşma arzusuyla yerde sürünmesine yetecek kadar göz göze geliyoruz. Ve arkadan bir ses hayatımda duyduğum en güzel ismi haykırıyor :

- ‘Talin dışarıdaki masaların tozu duruyor oyalanma hadi!’ Mavili kız  -Talin- barın üzerinde duran toz bezini kapıp dışarı çıkıyor. Ve kendime geliyorum, beni tanımadı!  Tabi tanımayacak ne bekliyorum ki ?  Kendimi küçük hissediyorum öyle ki, benim masamın tozunu alsa, beze yapışacak toz taneciklerinden biri olurdum.  Her zaman ki Sedat’ı oynayıp kalkıp gitmeye karar veriyorum. Zavallı tostumun kaşarları ben erirken donmuşlar. Şuan ne yesem geri çıkaracağımı bildiğim için, kafe çıkışındaki kasaya hesabı ödüyorum.  Kendimi bile şaşırtan küçük bir hamleyle gözlerim Talin’i arıyor. Bulamıyorum. Ve annem beni terk ediyor  gözleri dolu dolu. Zavallı olduğumu söylemese de benimle gurur duymadığı kesin. Ayrılıyorum tavşancık adımlarımla oradan. Köşeyi döndüğümde karşımda onu buluyorum. Tedirgin ve kırmızı. Tıpkı dün olduğu gibi.
- Kusura bakma, çalışırken müşterilerle konuşmam yasak. Şimdi de geri dönmem gerek.  Akşam 9 gibi buraya gelebilir misin? İşim o zaman bitiyor.
- - Tabi. Tabi gelirim.
- - İyi o halde akşam görüşürüz. Ahmet’in haberi olmasın lütfen.
Hızlıca kafeye doğru yürürken kalbimi yanında götürdüğünün farkında değildi. Beni elleriyle bataklığın dibinden çıkardığının, beni MUTLU ettiğinin farkında değildi.
Koşar adım yurda gittim, giyebileceğim en iyi parçaları düşünüyordum. Bayramda giydiğim gömlek ütülüydü ve siyah beni  iyi gösteriyordu.  Önce duş alacaktım sonra giyinip, cesaretlenmek için annemi arayacaktım. Tüm bunları düşünürken saatime baktım saat  daha 12 bile olmamıştı. Ve akşam 9’a bir ömür vardı. Yurda vardım. Odama girer girmez yastığı dolabımdan çıkarıp kokladım. Allahım, bunlar gerçek mi ?

Saat akşam 8’i gösteriyordu Ahmet odaya girerken. Her zaman ki gibi elinde telefon hızla bir şeyler yazarken ‘selam’ dedi.
            Ben daha cevap vermeden bilgisayarını açtı. Ben umarım nereye gittiğimi sormaz – kötü bir yalancıyımdır da – diye dua ederken o çoktan ‘Friends’ izlemeye başladı. Saat 20:10’du. Annemi aramalıydım. Ama daha öncesinde aynaya bakmak istedim. Ömrüm boyunca toplam bugünkü kadar bakmamışımdır aynaya.  İyi görünüyordum, kendimi buna inandırmak için üç saattir dönüp dolaşıyordum ve nedense inanmaya başlamıştım. Ahmet’i kontrol edip banyoya geçtim. Annemi bulmak zor değil rehberde. Toplasan yirmi kişi yok ve ‘A’ harfinde. Talin’in numarasını aldığımda –güzel bir hayal - ‘T’ harfi anlam kazanacak. Aptal aptal sırıtırken annemi aradım. Açmadı.
  İki eli kanda olsa telefonumu  açar ve ‘oğluşuum’ diyip ağlamaklı konuşmasına başlardı. Kızıyorum anneme. Neden büyüdüğümü kabul etmedi hiçbir zaman ? Belki üstüme bu kadar düşmese, bir kızla nasıl konuşacağımı sormak için tuvalet köşelerinde onu aramak zorunda kalmazdım. Tekrar aradım ama nafile. Saat 20:30 çıkmam gerek ve beş dakika öncesine kadar beni yalnız bırakmayan sahte özgüvenim yerini korkuya bırakıp beni terk etti. Derin bir nefes alıp cüzdanımı kontrol ediyorum. Param var. Asosyal insanların en büyük avantajı diye düşünürken banyodan çıkıyorum. Yavaşça kapıyı açıp tavşan adımlarla çıkarken korktuğum başıma geliyor
-  Oooo  Sedat, nereye böyle ?
Kahretsin , bunu daha önce düşünmediğim için kendime kızıyorum. Ne diyecektim şimdi? Ya bizim rektörün düğünü varmış tavşan kontenjanını doldurmak için gidiyorum Ahmet’ mi  ?
- Bizim akrabalar geldi Antalya’dan  karşılamaya gidiyorum biraz gezdireyim kuzenleri.
Tabi ki inanmadı. Ulan mayıs ayındayız 1 ay sonra siktirip gidicez memleketlere. Akrabaymış. Yalanımı s.. Neyse. İyi eğlenceler dedi bozuntuya vermedi Ahmet.

Saat 21:00 i gösterirken kafenin önündeyim. İçeri girdiğimde ortalıkta genç bir garsondan başka kimse yok.
- Hoşgeldiniz, isterseniz dışarıda oturun, günün spesiyali mantarlı makarna. 
Ve sabahtan beri hiçbir şey yemediğimi fark ediyorum. Ulan hadi kızın yanında karnım guruldarsa? Rezil olurum.
- Ben Talin hanımı bekliyorum, çıktı mı ?
Çocuk şaşırıyor.  O büyülüğü güzelliğin benim gibi bir herifle ne işi olur diye düşünüyordur. O sıra da Talin geliyor.
- Hoş geldin, şuraya geçelim biz. Arka taraftaki sakin masalardan birini gösteriyor. Garsona dönüp:
- Samet benim işlerim bitti, arkadaşımla görüşüp çıkarım. Zuzu tüm bardakları kontrol edeceğini söyledi.  İkisi birlikte gülmeye başladılar ve aynı anda
- ‘Parlasın, ışıldasın!!’ diye bağırdılar. Garson yanımızdan ayrılırken, Talin elini uzattı :
- Kusura bakma tanışamadık bile. Ben Talin, daha iyi bir başlangıç yapmayı dilerdim. Dedi utanarak. Elimi uzattım ve yumuşacık bembeyaz ellerini sıktım.
- Ben Sedat memnun oldum. Gerçekten çok memnun oldum. Dedim ve o an kendime kafa atmak istedim. Salakça konuşmaya başlamıştım bile. Ama Talin gülümsüyordu. Masaya geçtik.

- Aç mısın ?

Şimdi önüme kuzu koysalar yerdim ama kızın yanında ayı gibi görünmek olmaz. Aç değilim desem ‘Allahın cimrisi’ diyecek. Of ulan of.
- Ben pek aç değilim ama sana uyarım. Ne istersin ? Diyorum menüyü elime alıp karıştırıyorum güya yemek önereceğim kıza.  Talin gülüyor.
- Ben o menüyü adım soyadımdan daha iyi biliyorum, tavuklu börek yiyebiliriz. Kızarıyorum. 
Az önceki çocuk servisi yapıp kayboluyor.  Talin çok rahat görünüyor böreğini  iştahla yerken. Bende ondan cesaret alıp birkaç lokma yiyorum. Daha doğrusu yemeye çalışıyorum ama lanet böreği körelmiş bıçakla kesemiyorum. Talin gülümseyip içerden metal ve keskin duran bir bıçak getiriyor bıçağı ters tutarak bana uzatıyor.
- Börekler sertleşmiş, bu keskindir bunu dene. Alıyorum ve böreği parçaladıktan sonra bıçağı bırakıyorum. Uzun süre konuşmuyoruz Sessizliği bozan o oluyor.

- Sedat, birden bire girdim hayatına şaşkınsın biliyorum, benden az senin kadar şaşkınım inan.  Nasıl söyleyeceğimi gerçekten bilmiyorum ama sana güvenebileceğimi hissettim seni  ilk gördüğüm anda. Sen diğerlerinden farklısın bunu görebiliyorum.
Sonra dikkatle gözlerime bakıyor sözlerinin bende bıraktığı etkiyi küçük bir telaşla süzüyor. Midemdeki börekler boğazıma doğru yol alırken gözlerindeki okyanusa dalıp bir daha çıkmamak istiyorum. En sonunda
- Teşekkür ederim. Ben,  yani evet bana güvenebilirsin tabi. Diyorum. Gülümsüyor.
- Ahmet’le aramızdakiler saçma bir hataydı. İkimizde içmiştik. Sonra o yurt güvenliğine bir paket sigara uzattı ve güvenlik bize izin verdi. Birden bire gelişti her şey.  Bir daha görüşmeyi düşünmüyorum onunla. Hem anlattığı kadar iyi değildi. Anlarsın ya.  Dedi göz kırparak. 
Sustu ve bir şeyler söylememi bekledi. Ama ben şok üstüne şok yaşıyordum. Çok rahat ve neşeliydi. En son konuşamayacağımı anlayınca pes edip devam etti.
- Ahmet’e seni sordum. Pek bir şey anlatmadı. Sessiz sakin bir tipmişsin Konuştuğu tek hatun annesidir dedi bana. Ve çıplak gördüğün ilk kız ben olduğum için tuvalet beni düşünmeye gittiğini söyledi.
Utancımdan ağlamak üzereydim. O ibneyi öldürecektim. Masadan kalkıp odaya koşmak istiyordum. Tek kelime etmedim ama yüzümden anlamış olacak ki,
- Hayır, hayır. Lütfen seninle dalga geçtiğimi düşünme. Özür dilerim aptalca konuştum. Ama inan ben bunlardan etkilendim. Sen diğerlerinden farklısın bunu anlatmaya çalışıyorum. Bak bu benim numaram.  17.00 – 21.00 arası bu lanet yerde çalışıyorum. Onun dışında boşum.  Eğer bir şeyler yapmak istersen  ara gerçekten çok sevinirim.
- Tamam. Yani tabi ararım seni. Sen hangi bölümdesin ?
- Ben okulu bıraktım geçen sene. Arkeoloji bana göre bir bölüm değildi. Ama ailem hala toprağın içinden bir define bulup zengin olacağıma inanıyor. Yani okulu bıraktığımı söylemedim onlara. Mersin’de yaşıyorlar.  Peki ya sen  neler yapıyorsun ? Anlat bakalım.
Tam ağzımı açıp konuşacaktım yanımıza kirli sakalı olan bir adam geldi. Omzumdan tutup
- Ooo Talin hanım köpeklerinize yemek mi ısmarlıyorsunuz artık ? Dedi ve ben ne olduğunu anlamadan suratıma bir darbe yedim. Yere kapaklandım ve ardından ayağıyla mideme geçirdi.  Kudurmuş gibi ardı ardına vururken, Talin onu engellemeye çalışıyor bir yandan da bağırıyordu.
- Bırak onu!! Defol git buradan, seninle bir işim kalmadı benim rahat bırak beni. Sameet gel çabuk! Bırak dedim sana bıraaaak!
Kendime geldiğimde yanağımda buz torbası vardı. Yanımda Samet ve Talin vardı. Talinin mavi gözleri kızarmış maskarası yanağına bulaşmıştı.
- Gerçekten çok özür dilerim Sedat. O salağın buralarda olduğunu bilseydim asla buraya çağırmazdım seni. Çok acıyor mu ? Biraz daha buz ister misin ? Hadi kalk hastaneye gidiyoruz. İç kanama olabilir. Samet ne bakıyorsun bön bön yardım et kaldıralım!
- Durun, ben iyiyim sakin ol Talin. Biraz sızlıyor o kadar. Geçer şimdi.
Bok geçer şimdi. Ulan herif ağzımı dağıttı. Zaten bir şeye benzemeyen suratım şimdi ucubeye dönmüştür. Kızın önünde dayak yedim of ulan of rahat battı da geldim buraya.

                      Tüm direnişime rağmen Talin ve garson çocuk arabayla bırakıyorlar beni yurdun önüne.
Soluklanmak için bir bank bulup oturuyorum bahçede. Ahmet  buz gibi suratı ve titreyen elleriyle bana doğru yaklaşırken  nefesimi tutmuş ona bakıyorum.
- Ne işin var lan senin o kızla ? Öyle bir bağırıyor ki, etraftakiler durup bakmaya başlıyor. Adrenalinin ya da yediğim dayağın hatta Talin’in etkisiyle;
- Seni ilgilendirmez Ahmet işine bak. O seninle bir daha görüşmek istemiyor.
- Salak herif aynaya bakmadın mı ? Senin gibi bir süt kuzusuyla ne işi olur ? Eğleniyor besbelli. 
Diyor ve  kahkahalar atmaya başlıyor, benimle dalga geçiyor şerefsiz.  Daha fazla küçülemem bugün yeterince ezildim, yeter!  Suratına geçiriyorum, Ahmet neye uğradığını şaşırıyor. Elimin acısıyla bende ne yaptığımın farkına varıyorum. Kendimi o kadar iyi hissediyorum ki.
- Bir daha bunları tekrar edersen seni öldürürüm anladın mı ?  Öldürürüm!
Ahmet küplere biniyor, üstüme yürüyor tam vuracakken ayırıyorlar bizi. Onu tutan kişilere gizliden gizliye şükrediyorum yoksa gebertecekti beni. Uzaklaşırken şu sözlerini duyuyorum:
- O kız bildiğin gibi değil Sedat. Uzak dur ondan, kendi iyiliğin için uzak dur.
Canın cehenneme pezevenk. Uzak durmuş.  Hayatta bir kez olsun sen yenil be. Bi sefer de ben mutlu olayım. Küçükken mahallede kuzenlerle top oynardık. Mahallenin kızları sek sek atlarken bilerek topu oraya kaçırır, oyunlarını bozardık.  En çok Yaren sinirlenirdi öyle ki ; bir kez topumuzu patlatmıştı. Aşıktım o sinirli kara gözlü kıza. Nitekim sarışın, yaşıtlarının hepsinden uzun olan komşumuz Mert elimden aldı onu. Daha doğrusu hiç benim olmamıştı. O yıllardan beri Mertle görüşmem. Nefret ediyorum ondan. Daha küçükken tüm mutluluklarım, hayallerim elimden alınıyordu.O gece Ahmet odaya hiç uğramadı, bende merak etmedim. 
Sabah hayvanca tekmelenen zavallı kapının sesine uyanıyorum. Ne olduğunu anlayamadan gece kilitlediğim  kapı tahminimce bir omuz darbesiyle açılıveriyor. 
- Sedat Arslanoğlu sen misin ? diyor polislerden biri. ‘Evet’ dememle, üstüme atılıp kelepçelemeleri bir oluyor. Ulan noluyor! Kıçım açık yattım da rüya mı görüyorum Hemen aklıma dün kafede bana saldıran herif geliyor. Kesin o şerefsiz şikayet etti.
- Bırakın beni, ben o adama bir şey yapmadım. Tanımıyorum bile. Kendisi, geldi ve birden saldırdı. Şahitlerim var.
Polis gülmeye başlıyor.
- Demek şahitlerin var ha ? Merak ediyorum Sedatçık ,o adamı  nasıl tanımıyorsun ?
- Tanımıyorum işte neden tutukluyorsunuz beni? Yutkunuyorum ve soran gözlerle polise bakıyorum. Haince sırıttığına yemin edebilirim.
- Sayın Sedat Arslanoğlu seni cinayetten tutukluyoruz.
- Cinayet mi?
- Evet oda arkadaşın Ahmet Yazıcı’yı öldürmekten tutuklusun genç adam. Ve inan bana şahitlerimiz var.

     
   
    Tavandaki  loş lamba gözümü alırken üçüncü kez masayı yumruklayan polisin sesiyle irkiliyorum.

  -Anlat dedim sana! Neden öldürdüğünü anlat. Yemin ederim emekli olmadan önce elimde kalan son kişi olursun. Tüm deliller aleyhine. Son kez soruyorum. Oda arkadaşını neden öldürdün ?
- Yemin ederim ben öldürmedim. Diyorum sesim titriyor ağlamak üzereyim. Aldırış etmeden devam ediyorum. ‘Ben karıncayı bile incitmem abi Ahmet’i nasıl öldüreyim ? Bir yanlışlık olmuş yurttan çıkmadım tüm gece kamera kayıtlarına bakın isterseniz vallahi ben öldürmedim! Diyorum göz yaşlarım ve sümüğüm akarken. Adam daha da sinirleniyor.
-Lan tehdit etmişsin çocuğu.  Yirmi tane şahit var. Dün kavga mı ne etmişsiniz, seni öldürürüm demişsin. Üstelik  yurttaki üç güvenlik kamerası  bozulmuş,  ne tesadüf ki senin odana ve çıkışa bakan kameralar bunlar. Hadi itiraf et.
-Ben kimseyi öldürmedim! Dün herkesin içinde hakaret etti gururumu kırdı. Ben de sinirlendim öldürürüm falan dedim.  Abi  o çocuğu tutmasalardı beynimi dağıtırdı yapmayın Allah aşkına bırakın benim bir suçum yok. Kameradan haberim yok. Cinayet saatinden bile haberim yok. 

  Kendimi savunacak gücüm kalmamışken, tek kelimeyi boğazımdan nasıl çıkaracağımı düşünürken sorgu odasının kapısı açılıyor. Bir polis giriyor, heyecanlı heyecanlı:
  -Amirim cinayetin işlendiği bıçak olay yerinden yüz metre ötede bir çöplükte bulundu. Ve üzerinde zanlının parmak izleri var.
    Amir dediği adam şeytanca bana gülümserken,  benim tek yaptığım deli gibi çırpınıp ağlamak oluyor.
Ben yapmadım. Ahmet’i ben öldürmedim. Bıçaktan haberim yok.  Hiçbir şey bilmiyorum. Ben sadece, ben annemi istiyorum.
      Günlerdir karanlık hücrede it gibi yatıyorum. Ağlamaktan yalvarmaktan halsiz düştüm. Mahkeme bir hafta sonra ve tüm ailem orada olacak. Avukatla görüştüm ama o bile benim yaptığımı düşünüyor. Fazla umutlanma dedi. Ulan neyin içine düştüm ben? Nasıl bir hafta içinde bu kadar şey yaşadım ? Allahım yardım et.


    ‘Sedat bey bakın eğer cinayeti işlediyseniz pişman olduğunuzu söyleyin cezanızda indirim yapabilirler. Sizi savunsam da pek bir şeyin değişeceğini düşünmüyorum. Bıçakta parmak iziniz var. ‘Öldürürüm’ diye tehdit etmişsiniz ve odanızdan yurt çıkışına kadar giden tüm kameralar bozulmuş. İtiraf edip pişmanlık duymak sizin yararınıza.’
‘Hayır, bakın ben katil değilim. Ben kimseyi öldürmedim. İtiraf edecek bir şey yapmadım. Tüm ailem orda olacak onların önünde  katil olduğumu haykırmayacağım.’
Bir hafta sonra.


    - Sedat Arslanoğlu’nun kasten adam öldürme ve kurbanına işkence etme suçundan 25 yıl hapsine karar verildi…

          Son kez anneme bakıyorum sonra babama. Perişanlar. Onlara ‘beni ziyarete gelmeyin’ dedim. Biliyorum gelecekler ama onların yüzüne bakamam. Bu onları son görüşüm bunu biliyorum. Ama ne tuhaftır ki sadece  donup izliyorum. Talin’in bunlardan haberi var mı acaba ? Katil damgası yediğimi öğrendi mi? Boğazıma bir yumru oturuyor. Gözlerim doluyor sevdiklerimi düşünürken ama ağlamayacağım, artık ağlak tavşan Sedat yok. Artık  bambaşka bir Sedat var. İki polis beni mahkeme salonunun dışına taşırken omzumun üzerinden aileme bakıyorum ve yemin ediyorum.  Bunları bana yapanı bulacağım ve hesabını soracağım yemin ederim!
     



ANKARA 2040                                                  -25 YIL SONRA-

        Uzunluk kavramını yitiriyor insan hapis hayatı yaşayınca.  Psikolojik travmalar, bunalımlar, kavgalar, yalnızlık, çaresizlik ve en önemlisi haksızlık seni bambaşka bir adam yapıyor. Dile kolay yirmi beş yıl. Aynada yaşlı bir adam, öksüz, yetim kalmış bir adam. Dile kolay yirmi beş yıl. Tüm acıları aynı ranzada dövünerek yaşamak bir süre sonra bağışıklık kazandırıyor insana. Annemin ölümü ardından babamın…  Talin’e yazdığım milyon tane mektup ve yüzlerce aramanın cevapsız kalması… İlk on yıl  bir an olsun umudumu yitirmedim. Beni biraz olsun ayakta tutan masmavi gözleriydi. Sonra yıllarca mektup yazdım. Tek bildiğim adres çalıştığı kafeydi. En son ‘Talin hanım işten ayrılalı çok oldu bir daha mektup yollamayın’ diye bir mektup gelince göndermeyi bıraktım. Ama yazmaya devam ettim. Numarasını bir yıl içinde değiştirdi. İlk zamanlar telefonun uzun uzun çalışı bile beni heyecanlandırırken sonra telesekreterin ‘aradığınız numara kullanılmamaktadır’ demesiyle tamamen boşluğa düştüm.  Yirmi beş yıl boyunca her görüş günü itinayla hazırlanıp gelmesini bekledim. Gelmedi. Çünkü katil olduğuma inanıyor. Onu suçlayamam öyle ki; ilk on beş seneden sonra bene inanmaya başladım. Şimdi Kırklı yaşlarının sonlarında güleç yüzlü bir kadın olmuştur. Kendisi gibi zarif ve renkli gözlü kızı ve yine kendisi gibi güçlü ve gözü kara bir oğlu olmuştur belki. Kocasına aşık olmuş hemen evlenmiş  Mersin’e yerleşip kocasının onu aldattığını öğrenene kadar mutlu bir kadın olmuştur. Kocası salak herifin teki!  Güzeller güzeli Talin’i memeleri daha diri olan bir hatuna nasıl değişir ? Talin’in hayatı üzerine o kadar çok düşündüm ki, aklımdaki senaryolar roman olur.  Ankara’da bir pansiyonda ikinci günüm. Öncelikle normal hayata uyum sağlayıp bir iş bulmam gerek. İçerdeyken türlü türlü işlerle uğraştım. Boyacılıkta ustalaştım sayılır. Aslında iş bulmasam da geçinebilirim, babam ölmeden önce her şeyini bana bırakmış. Sadece kira gelirleriyle bile  yaşayabilirim. Ama ben mirası en yakın zamanda reddedeceğim. Yıllarca beni görmeye gelen, bana ulaşmaya çalışan aileme bir kez olsun mektup bile yazmamışken, bana yazdıkları mektupları okumadan atmışken o mirası alamam. Her neyse bunların canı cehenneme. Aşık olduğum kadını bulmam gerek. Yirmi beş yıl gün be gün yüzünü unutmamak için delicesine hayal ettiğim kadını bulmam gerek. Biliyorum yirmi yaşında çıtı pıtı kız olmayacak karşımda. Hoş! Ben de o eski delikanlı değilim. Hayatımın en güzel yılları elimden alınırken intiharı o kadar çok düşündüm ki… Ama Talin’in gözlerine bakıp ben katil değilim demeden, hayatımı çalanları bulmadan ölemezdim, ölemedim.
Benim yerimde kim olsa çılgınca gerçek  katili arar ve kendini aklardı. Ancak yirmi beş yılın değiştiremediği tek şey Talin’e olan aşkım ve onun gözünde tekrar masum tavşan olma isteğim. Onu bulmak samanlıkta iğne aramak gibi. Fark etmez, yirmi beş yıl o iğne sayesinde ayakta kaldım, tüm samanları tek tek arayacağım!

        Her yer o kadar değişmiş ki çalıştığı kafeyi  üniversiteye yakın olmasa bulamazdım . Kafenin yerinde yeller esiyor. Üniversitelilerin takıldığı, Talin’le baş başa konuşabildiğimiz tek yer hatta benim için dünyanın en güzel  yeri olan kafe; yerini ikinci yıkamada yüzde elli indirimin uygulandığı bir kuru temizlemeciye bırakmış. Acıyla gülümserken, içeriye giriyorum. Onu burada asla bulamayacağımı bilsem  de eski atmosferi - yirmi beş yıl öncesini – gözümde canlandırmaktan kendimi alamıyorum. Geniş dükkanın arka tarafındaki makinelerde eskiden bizim oturduğumuz masa vardı. Bar tarzı tezgah yerini ahşap dolaplara bırakmış. İçerde benim yaşlarımda bir adam var.
  ‘İyi günler’ diyorum. ‘Buyurun nasıl yardımcı olabilirim?’ diyor güleç bir yüzle. ‘Ben şey, burayı ne zaman devraldığınızı soracaktım.’
  ‘Biz burayı iki sene önce aldık. Önceleri  kiralayıp dönerci işlettik ancak üniversiteye yakın bir sürü yemek mekanı açılınca kapatmak zorunda kaldık. Kuru temizleme de işler iyi gidince burayı  satın aldık. Çok şükür şimdi işler yolunda. Sahi siz burada yenisiniz galiba. Biz yaklaşık yedi senedir buralardayız da.’ Diyor sıcakkanlı tam bir esnaf olan adam.
‘Aslında ben yeni sayılmam. Ankara Üniversitesi’ndeydim. Mezun olduktan sonra memlekete gittim aradan yirmi yılı aşkın zaman geçince tabi bambaşka bir şehre gelmiş gibi oldum.’ Diyorum kendimi şaşırtan bir rahatlıkla. Eskiden yalan söylerken terlerdim, sesim titrerdi. Şimdi ise pervasızca söyleyebiliyorum.
‘Eh yirmi yıl az mı efendim ? Buralar çok değişti çok. Çay ve ya kahve içer miydiniz ? ‘
‘Hayır teşekkürler aslında burası benim öğrencilik yıllarımda kafeydi. Ben o kafede çalışan bir arkadaşımı arıyorum. Ona ulaşmam gerek. Eski sahiplerinden haberiniz var mı ? ‘ diyorum küçük bir umutla.
‘ Ah maalesef! Biz burayı kiraladığımızda kafe falan yoktu. Giyim mağazası vardı.’ Diyor. Benim için üzüldüğünü hissedebiliyorum. Daha fazla bu ortamda kalmak istemediğimden,
‘Anlıyorum teşekkürler kolay gelsin size.’ Diyip hızlı adımlarla çıkıyorum. Tam köşeyi dönecekken omzumdan biri yakalıyor. Nefes nefese kalmış kuru temizlemeci heyecanla
    ‘Beyefendi siz üniversitede okudum demiştiniz,birden aklıma geldi eğer arkadaşınız da öğrenciyse bir üniversiteye gidin derim.’ Diyor. Ulan tabi ya! Nasıl aklıma gelmedi bu ? Talin arkeoloji bölümündeydi. Adama sarılıp ağlamak istiyorum. Ama tek yaptığım teşekkür edip koşar adım üniversiteye gitmek oluyor.
     
        Değişmeyen tek şeyin üniversitenin eski binaları  ve bana hissettirdiği tavşancık hissi. Çok uzun zamandır inzivada olduğumdan bu küçük kıpırtı beni canlandırmıştı. Yere bakarak yürümüyorum, suçsuz olduğumu herkese kanıtlarcasına başım dimdik yürüyorum. Bir çok suçluyla – gerçek suçlularla- tanıştım yıllar içinde. Cinnet getirip ailesini doğrayanlar, çalıştığı bankayı dolandıranlar, sarhoş araba kullanıp insanları sümüklü böcek gibi ezenler… Hepsi de ‘ben masumum’ diyordu. İşte o zaman anladım çırpınmam boşunaydı. Milyonlarca suçlu inkar ederken yaptıklarını, sesim adaletin önünde yankılanıp bana geri döndü.  Yirmi beş yılda sadece bir tane arkadaşım oldu. Onunla, yedinci yılda tanıştım. Elli beş yaşındaydı Mehmet abi. Yıllarca marangozluk yapıp emekli olmuş, birkaç dönüm arsasını satmış, hanımının elindeki bilezikleri de satıp iki oğlunu evlendirmek için bir inşaatçıyla anlaşmış.  İki daire için toplam yüz elli bin alan inşaatçı kaba inşaatları yapıp bir ay sonra ortadan kaybolmuş. Elinde avucunda bir şey kalmayan Mehmet abi evleri tamamlamak için yüklü miktarda kredi çekmiş. Ancak bu seferde oğulları kazık atmış zavallı adama. Babalarına boyacıyla, sıvacıyla anlaştık diyip tüm parayı orospularla yemişler. En sonunda borcun altından kalkamayan Mehmet abiye on sekiz yıl vermişler. Yıllarca birbirimize destek olduk birlikte ağlayıp güldük Mehmet abiyle. Koğuşa geldikten iki yıl sonra ‘Sen masumsun delikanlı’ demişti. Bunu nasıl anladığını sorduğumda ise ‘Bak şunlara, kime sorarsan sor masumdur. Ama çoğu katil, kaçakçı, tecavüzcü. Hepsi ilk bir yıldan sonra rahat uyku çeker, suçlarını çekmeleri gerektiğini anlar. Ama sen delikanlı, sen her gece ağlıyorsun. Önceleri öldürdüğün kişi için pişman olduğunu sandım, sonra anladım masum olduğunu.’ Dedi. Ve biz tam on yıl baba oğul gibi olduk. Altmış beş yaşında vefat etti Mehmet abi. Çıktıktan sonra hanımının ve oğullarının yanına gidip onları kontrol edeceğime söz verdim. Baba yüreği işte, oğulları ne yapmış olursa olsun merak ediyor, korumak istiyor. Ben tüm bunları düşünürken arkeoloji bölümüne ulaşmıştım bile. Fen Edebiyat fakültesindeki en gereksiz bölümlerden biriydi benim için taa ki Talin’in burada okuduğunu öğrenene kadar. Öğrenci işlerine doğru yollanırken  onunda yıllar önce bu koridorlarda dolaştığını düşünmek bile beni heyecanlandırıyordu.

        Danışmadaki bayan meşgul görünüyordu ancak umurumda değildi yirmi beş yıl beklemiştim zaten.
‘İyi günler  ben bu fakültede okuyan bir arkadaşım hakkında  bilgi almak için geldim’
Danışmadaki kızın gözleri şaşkınlıkla açılmıştı. Benim gibi kırklı yaşlarda bir adamın öğrenci arkadaşının olmasını garipsemişti belki de. Hemen düzelttim;
‘ Ben eski mezunlardanım yirmi beş yıl önce ki kayıtlara bakmanız gerekecek’  Kız gülümsedi ve bilgisayarda bir kaç sayfayı açıp kapattı.
‘ Arkadaşınız hangi bölümdeydi ?’
‘Arkeoloji  adı Talin ancak soyadını maalesef unuttum, eh yıllar bize pek adil davranmıyor’ dedim gülümseyerek. Vay be! Ne güzel de yalan söylüyordum. Halbuki soyadını hiçbir zaman öğrenememiştim.
Kadın bana şüpheli bir bakış atıp adımı soyadımı sordu. Ve beni kayıtlarda arayıp bulduktan sonra – bir zamanlar öğrenci olduğumu anlayınca- Talin’i aramaya koyuldu.
‘ Aslında soyadını bilmediğimiz birini bulmak çok zordur ancak arkadaşınızın isminde hiçbir öğrencimiz olmadığından hemen buldum.’ Ben kızın söylediklerini idrak etmeye çalışırken, bu kadar kolay olacağını düşünmediğim için bedenime yayılan şok dalgasından kurtulmaya çalışıyordum.
‘ İki tane adres gösterilmiş burada beyefendi. Birincisi  İzmir/Bornova ikincisi ise Ankara da bir kız yurdu ama sanırım kapandı o yurt.’  Ardından küçük bir not kağıdına adresi yazıp uzattı. Teşekkür edip ayrılırken, elimde tuttuğum değerli kağıdı kalbime bastırdım.
Böyle bir güzelliğin egenin incisinden çıktığını düşünmem gerekirdi.  Masmavi gözleri, göz kamaştırıcı fiziği, kumral saçları ancak bir İzmirliye ait olabilirdi. Onu  İzmir’de bulma olasılığım düşük bunu biliyorum. Ailesinden uzaklaşmak istediğini söylemişti zamanında. Ancak elimdeki en iyi kaynak bu adresti çünkü ailesine ulaşırsam onu bulmam çok daha kolay olacaktı. İkinci adresten hiç umudum olmadığımdan fazla üstünde durmayacaktım. Kız yurdunun  vereceği i bilgilerde hemen hemen bunlarla aynı olmalıydı. Ve danışmadaki bayanın söylediğine göre kaldığı yurt kapanmıştı. Kapanmamış bile olsa kız yurdunun yirmi beş yıl önceki kayıtları tuttuğunu sanmıyordum. Üniversiteden ayrılırken buraya son gelişim olduğunu hissetmiştim. Fen Edebiyat Fakültesinden ayrılmadan önce bahçedeki banklardan birine oturdum. Mayıs güneşi içimi ısıtırken, ‘Ahmet’in katledilişini, annemle babamı, Talin’i, benden çalınan yılları’ düşünerek sessizce yas tuttum. Bunu kendime borçluydum. Göz yaşlarımı silerken gençliğimle vedalaşıp uzun süre sonra içimdeki yaşlı adamın fakülteden ayrılmasına izin verdim.


   
 

midnight blue

Sergeant Knight
   
     

        İzmir için uçak bileti almaya gittiğimde yol boyunca zaman kavramı üzerine yoğunlaştım.Annem  ‘zaman her şeyin ilacıdır’ dediğinde klişeleri öğütleyen, olması gereken bir anne gibi görünürdü gözüme. Sıradan bir anneydi zaten. Terliksiz yere bastığımda, ayaklarıma doğru bir bakış attığında  siz bunun ‘çabuk terlik giy yoksa üşüteceksin’ olduğunu ya da misafirlerin yanında kaşını kaldırdığında bunun ‘ kaç kişiler say ona göre çay koyalım’ olduğunu anlardınız. Bana çok düşkündü annem babamın aksine. Babam bu dünyadan gideli çok olmasına rağmen  hala hissederim aramızdaki mesafeyi. Bana yolladığı ilk ve son mektupta ‘Sevgili Sedat, az bir zamanım kaldı ancak gitmeden birkaç işim var. Antalya’daki daireler, köy tarafındaki yüz dönümlük arsa senin. Ayrıca çıkınca harcaman için hesabına üç bin lira yatırıyorum. Gerisi sana kalmış. Selametle.’  Bu satırlar yazıyordu. Şaşırtmamıştı beni açıkçası. Hatta babamın bu satırları elinin bir an olsun titremeden, çatık kaşlarla yazdığını hayal edebiliyordum. Beni şaşırtan bu kadar soğuk cümlelerle veda etmesiydi. Sonuçta bu sonsuz bir vedaydı. Lise yıllarında evlatlık olduğumu düşünürdüm hatta bir ara piç olduğumu bile düşünmüştüm. Kanatları her zaman beni korumak için halihazırda bekleyen melek anneme kıyasla bir kez olsun başımı okşamayan, sürekli ticaret işleri için şehir dışında olan babam  hiçbir zaman gerçek ebeveynimmiş gibi gelmedi bana. Her şeye rağmen beni çulsuz bırakmamış, kimseye muhtaç etmemişti. Şuan bile. Mecburen banka hesabındaki parayı kullanıyordum. En yakın zamanda iş bulup bu yükten kurtulacaktım. Daireleri ve arsaları hayır kurumlarına bağışlamaya karar verdim. Bu kararı katı yürekli babamın ruhu şad olsun diye mi yoksa şu dünyada kendimi iyi hissettirecek tek bir iş yapmadan gitmek istemediğim için mi aldım bilmiyorum.  Aslında hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Şuan elimde sıkıca tuttuğum adrese ulaştığımda ne bok yiyeceğimi bilmediğim gibi. Kapıyı Talin ya da kocası açarsa ‘Selam ya ben bi yirmi beş yıl yattım çıktım ama merak etmeyin katil ben değilim  ee naber’ dersem ne yapacaklarını bilmediğim gibi.
İzmir uçağı yeryüzüyle buluşunca  tüm düşüncelerden arınıp kendimi  sadece Talin’e odakladım. Tedirginliğim heyecanla birleşince derin derin nefesler aldım ve uçaktan inen son kişi oldum. Tavşancık olduğum zamanlarda bile uçaktan korkmazdım çoğu insanın aksine. Gökyüzüne yakın olmak iyi hissettiriyordu. Çünkü yeryüzünde kendimi yersiz yurtsuz hissediyordum.  Uçak havalandığında hiç inmemesini arzuladığım zamanlar oldu. Yanımda valizim olmadığı için sıra beklemeden hemen bir taksi çevirip adresi gösterdim. Bornova da bir apartman dairesiydi. Apartmanın hala yerinde olduğunu internetten onaylamıştım. Apartmanda evini satmak isteyen biri internete ilan vermişti ve bu tam olarak Talin’in adresini yani ailesinin adresini doğruluyordu. Kendimi eski ama dayanıklı görünen on katlı bir apartmanın önünde bulduğumda kalbimin deli gibi attığını yüzüme kan dolduğunu hissettim. Soluk gri rengindeki apartmanda bir zamanlar Talin’in yaşadığını düşününce yere çömelip taşı toprağı öpmek istedim. Apartmanın ağır cam kapısından, eteğini giymiş sırt çantasını takmış birkaç tane de sivilcesi olan liseli Talin’in çıktığını hayal ettim. Akşam dönmesi gereken saatten geç dönüp koşarak cam kapıyı ittiğini ve babasına nasıl hesap vereceğini düşünerek telaşlandığını, üniversiteyi kazanınca valizini alıp apartmana son bir kez baktığını ve yavaşça uzaklaştığını hayal ettim. Ve işte buradaydım. Hayatımın kadını diyebileceğim insanın yerinde, yurdundaydım.  Ona neden bu kadar bağlandığımı hep düşündüm. Sadece iki kadın tanımıştım beni önemseyen. Annem ve Talin.  Birini kaybetmiştim ama diğerini kolay kolay bırakmaya niyetim yoktu. Evli olsa bile beni görmek istemese bile suçsuz olduğumu ve onu hep sevdiğimi söylemeden asla gitmeyecektim buradan.
      Ağır cam kapıyı itip merdivenleri tırmanırken merdiven girişindeki takvime gözüm ilişti. 28 Mayıs 2040 Pazartesi. Tam yirmi beş yıl önce bugün kafede o şerefsiz adam gelene kadar sohbet etmiştik. Ardından arabayla beni yurda bırakmıştı. Ve özür dileyip boynuma sarılınca kendimden geçip onu öpmüştüm. İki saniyelik öpücüğün şokuyla kalbim duracakken Talin birden beni ateşli bir şekilde öpmeye başlamıştı. Ve ben o an bin bir parçaya bölünmüş her parçamın Talin’e tapmasına izin vermiştim. Yirmi beş yıl boyunca her yirmi sekiz mayısta sabaha kadar uyumadım.  Ve o öpücüğü her an içimde tekrar tekrar yaşadım. Beşinci katın merdivenlerine ulaşınca vazgeçmemek için adımlarımı hızlandırdım. Talin yedinci kattaydı, on üç numarada.  Altıncı katı nasıl çıktığımı, yedinci  katta on üç numarayı bulup nasıl duvara tutunduğumu hatırlamakta güçlük çekiyorum. Zile basmadan önce yirmi saniye nefesimi düzenlemeye çalışıyorum ama nafile. En sonunda nefesimi tutup zile basıyorum. Kapı açıldığında sıvılaşıp merdivenlerden akan siyah katran oluyorum.  O kadar iğrenç ve yoğunum ki sanki  tüm apartmanı kirletiyor ve yayılıyorum.
          ‘Demek geldin ha?’ diyor .Dudaklarımın kilitlendiğini ve ellerimin karıncalandığını hissederken tek kelime edemiyorum.  Tam bir hayal kırıklığı. Ve çokça hüsran dalgalanıyor bedenimde. Öfkeyle yumruklarımı sıkarken karşımda duranın  gülümsemesiyle ürperiyorum.
     
          ‘Talin nerde ?’

        ‘Ben çok aptal tanıdım ama senin gibisini hiç görmedim. Ne Talin’inden bahsediyorsun ? Ulan yirmi beş yıl. Bir ömür içerdeydin akıllanmadın mı  sen ? Bak bana. İyi bak. Ne görüyorsun ?  Yaşlı bir adam. Altmış yaşında bir adam. Yirmi beş yıl önce ağzını yüzünü dağıtan adam. ‘
Boğazım düğümleniyor adama bakarken, yıllar önce vurduğu yer sızlıyor sanki. ‘’ Talin hanım köpeklerinize yemek mi ısmarlıyorsunuz artık ?’’

      ‘Sana Talin nerde dedim ? ‘

            ‘Acele etme Sedat Arslanoğlu, gir içeri bir çay içelim. Uzun süredir görüşmüyoruz anlatacak çok şey var’

          Sade ve açık renklerle dekore edilmiş salonda  adama en uzak yeri seçip oturuyorum. Her an içeriden Talin’in gireceğini ve bu işkencenin biteceğini  düşlerken bu adamın varlığı beni boğuyor.

        ‘Eee anlat bakalım Sedat tatilin nasıldı ? ‘

          ‘Kimsin sen ? Talinle ilgin ne ? ‘

      ‘Sakin ol, adım Yılmaz. Talinin abisiyim’ İşte bu beni şaşırtıyor. Bu adamın güzeller güzeli Talinle ilgisi bile yok. Adamın gözleri kahverengi ve buruşmuş teni kumral.  Talinden de on beş yaş büyük. Talin ailesinden bahsederken abisi olduğunu söylememişti. Adam kafeyi bastığındaysa resmen kovmuştu. Buna inanmıyorum tabi ki. Gülerek;
‘Abisisin demek. Bende kocasıyım, oldu olacak yoldan adam çevir o da babası olsun.’
‘Yıllar içinde mizah anlayışın gelişmiş  anlaşılan.  Talin’in üvey abisiyim. Annem ben on bir yaşındayken ölünce, babam Talin’in anasıyla evlendi.  Ve her şey o zaman mahvoldu.’
      Adamın yüzüne yerleşen hüznü çok net görebiliyordum.
    ‘Lütfen, lütfen bana onun nerde olduğunu söyle. Onu rahatsız etmeyeceğim sadece konuşmam gerek onunla. Suçsuz olduğumu anlatmam gerek ne olur söyle’
    ‘O her şeyi biliyor. Suçsuz olduğunu biliyor ona anlatacağın bir şey yok.’
    ‘Biliyor mu ? Nasıl.. nasıl biliyor ? Nerde o nerde ? Söylesene  ulan !’ diyip adamın boğazına yapışıyorum.  Oturduğu koltukta neredeyse hareketsiz kalacakken yaşından beklenmeyecek bir güçle beni itiyor. Geriye doğru sendelerken, sırtımı sehpaya çarpıyorum. Sırtıma bıçak saplanmış gibi yerimden kalkamıyorum. Adam tepeden bana doğru bakıyor.

      ‘İşte böyle. Köpek gibi sürüneceksin. Benim hayatımı mahvettiğin gibi bende senin hayatının içine edeceğim Sedat Arslanoğlu!’

      ‘Neden bahsediyorsun sen ? Ne mahvetmesi ? Ben kimsenin hayatına bir şey yapmadım. Sadece onun yerini söyle başka bir şey istemiyorum lütfen.’

      ‘Demek kimsenin hayatına bir şey yapmadın ha ? Haklısın sen yapmadın ama baban yaptı.’ Demesiyle ne olduğunu anlamadan yüzüme bir silah doğrultuyor.


     
       
     
          Yutkunamıyorum ama korkmuyorum da. Sadece şuan ölmemem gerekiyor, üstelik Talin’in üvey abisi tarafından vurulmak en son isteyeceğim ölüm şekli.  Yavaşça ayağa kalkıyorum gözümü adamdan ayırmadan. Adam yirmi beş yıl önceki tavşancığın böyle bir şey yapmasını beklemediğinden şaşırıyor. Koltuğa oturuyorum tekrar belimin sızlamasına aldırmadan.

        ‘Babamın ne ilgisi var bunlarla ? Beni öldürünce eline ne geçecek ?’ Diyorum sakin görünmeye çalışarak.

          ‘Baban benim hayatımı çaldı. Şimdi ödeşme zamanı Sedat Arslanoğlu.’ Susuyor ve bir süre dalıp gidiyor. Neden sonra silahını indirip sakince konuşmaya başlıyor. 

          ‘ Annem İzmir’in en güzel kadınlarından biriydi. Bakma benim karga suratıma ben babama benziyorum. Annemle babamın evliliği bana her zaman saçma gelmişti. Güzel, kibar, edepli bir kadınla babam gibi cılız, esmer bir adam tek bir sebepten bir arada olabilir tabii. Para. Her şey harika gidiyordu onuncu yaş günümde babam bana küçük bir tekne hediye etmişti. Büyük bir doğum günü partisinin ardından evimize gelmiştik. Annem babamın aksine daha mütevazi bir hediye seçmişti. Lacivert atkı takımını kendi  elleriyle örmüş, doğum günümde boynuma dolamıştı. O atkıya sarılıp tam uyuyacakken birden annemlerin odasından bağırtılar gelmeye başladı. Gizlice kapılarını dinliyordum. Babam çılgına dönmüştü. Annemi öldüreceğini söylüyordu. Annem uzun süre sessizce ağladı babam bağırırken. En son ‘Seni hiçbir zaman sevmedim, anladın mı ?’ diye haykırdı. Ve sonra hayatımı mahveden, bu yaşıma kadar içimde büyüyen bir yara açıldı. Babam arkadaşları geldiğinde  hava atmak için gümüş vitrinde tuttuğu silahlardan biriyle annemi  vurdu.  Sesi duyar duymaz odaya daldım ve annemi kanlar içinde yatarken buldum. Babam hızlıca valizini hazırladı ve beni de yanına alarak İstanbul’a götürdü.’  Yılmaz’ın gözleri dolmuştu. Sesi düğümlenince durdu ve tekrar uzaklara dalıp devam etti.

          ‘ Annem  babamı aldatmıştı. Hem de bir tüccarla. Annem o adama aşık olduğunu söylemişti babamla son tartışmalarında. Babama kızmamıştım  çünkü o annemi seviyordu. Ben de sevdiğim kadını öldürebilirdim belki beni aldatsaydı. Ailemizi mahveden o tüccar bozuntusuydu. Kendime yemin ettim. Babamın ve benim öcümü alacaktım o adamdan. Annemin kanı yerde kalmayacaktı.’
Anlattığı şeylerin şokuyla hareket edemezken, adamın psikopat düşüncelerine daha fazla katlanamıyorum.  Karşımda küçüklüğünden beri içinde büyüttüğü hırsı kusan bir adam var. Hastalıklı bir adam. Annesinin ölümünden tüccarı sorumlu tutan ama kendi babasının elindeki kanı göremeyen bir adam. 

    ‘Babana nasıl kızmazsın ? Anneni öldürmüş seni öksüz bırakmış. Suçlu oymuş göremiyor musun bunu?’ Diyorum kendimi tutamayarak. Ama Yılmaz sinirleniyor ve silahı tekrar yüzüme doğrultup hayvan gibi kükrüyor

      ‘Suçlu mu ? Ulan suçlu kim biliyor musun ?.Suçlu senin şerefsiz pezevenk baban. Annem senin  babana aşık olmuş anladın mı? Baban Antalya’dan İzmir’e mal taşırken annemi görmüş ve  tam beş yıl birlikte olmuşlar. Senin baban benim ailemi dağıttı. Annemin ölmesine neden oldu. Babamı katil yaptı. Şimdi sıra sende.’ Diyor.

        ‘Dur lütfen dur. Bak ben bunların hiçbirini bilmiyordum. Benim bir suçum yok. Ben zaten yıllardır işlemediğim bir suçun cezasını çektim. Beni öldürünce sen de hapse gireceksin, oralarda çürüyüp gitmek istemezsin inan.’
Yılmaz birden gülmeye başlıyor. Sonra ciddileşip tekrar bana bakıyor.

        ‘Senin başına gelenler sadece bir başlangıç. Aslında sana müebbetlik bir suç işletmeliydim. Belki o zaman intikam hırsım sönerdi. Ama sen buraya kadar gelip tekrar alevlendirdin.’

          ‘Ne diyorsun sen ?  Suç işletmek mi ? Bana bunu sen mi yaptın ?’

        ‘Baban on yaşında bir çocuğun hayallerini çaldı. Baban annemi aldı ve onunla birlikte tüm kadınları. Hiçbir zaman bir sevgilim olmadı. Kadınlardan uzak durdum, baban gibi pezevenkler onları elimden almasın diye. Babam annem öldükten bir süre sonra İstanbul’da Yunanistan göçmeni bir kadınla tanıştı ve bir yıl içinde evlendiler. Kadının bir de kızı vardı. Talin’i severdim. Ama anasını hiç sevmedim. Onunda babamı aldattığını ve babamın onu da bir gün vuracağını düşündüm hep. Ama kadın ölene kadar babama sadık kaldı. Sonra tekrar İzmir’e yerleştik. Talin on sekizine basınca Ankara’ya okumaya gitti. Benim içimdeki intikam ateşi günden güne büyüyordu. İçimi yakıp eriten ateşi dışarı çıkarıp annemin katilini yakma vakti gelmişti. O şerefsize dair her şeyi öğrendim. Adı Adnan’dı. Antalya’da yaşıyordu. Karısı ve Talin yaşlarında bir oğlu vardı.  İşte o sensin Sedat Arslanoğlu. Haftanın dört günü şehir dışındaydı. Zavallı karısı adamın onu aldattığından şüphelenmiyordu. Sen Ankara’ya okumaya gittin. Kaderin cilvesine bak, Talin de oradaydı!’

          Yılmaz’ın salyaları akıyordu. Hırs ve öfkeyle konuşurken  yıllar öncesine gitmiş gibiydi. Zavallı ben babamın yaptıklarını hazmetmeye çalışırken bir yandan da bu adamın daha ne kadar içimi parçalayacağını kestiremiyordum. Terden sırılsıklam oldum.  Yılmaz  silahını tekrar indirmişti. Artık ölmek mesele değildi.  Yılmaz ayağa kalktı elinde bir şişe suyla geri geldi. Suyu içtikten sonra sıyrılıp geldiği geçmişe geri döndü.

      ‘Acele etmedim.  İki yıl gözlemledim seni.  Ne yersin, ne içersin, nerde takılırsın, kiminle dost kiminle düşmansın hepsini tek tek öğrendim. Aslında tam bir hayal kırıklığıydın baban için. Salak herifin tekiydin. Dışarı çıkmıyordun, kimseyle konuşmuyordun. Varlığın bile ona cezaydı Ama tabi ki bu işin peşini bırakmaya niyetim yoktu. Amacım sana musallat olmak, benim yaşadığımı yaşatmaktı. Sevgilin, arkadaşların olmayacaktı. Tek mutlu günün olmayacaktı. O yurt odasında sürünecektin. Ama sen zaten korkak tavşanın tekiydin. Kimsen yoktu. Kendi kendine cehenneme çevirmiştin hayatını. Planı değiştirmem gerekti.  Seni birine aşık edip süründürecektim. Babam gibi sevdiğin kadını kaybedecektin. Talin bu iş için en mükemmel kişiydi. Çok güzeldi. Karşına çıkacak seni büyüleyecekti.  Evdeki hesap çarşıya uymadı. Talin salağı birine aşık olmuş ve hemen altına yatmıştı. Şans bu ya o kişi senin oda arkadaşın Ahmet’ti. Hemen beni aradı ve olanları anlattı. Çok sinirlendim Talin’i öldürebilirdim. Tüm planı bozmuştu. Ahmet’le görmemen gerekiyordu onu.  Ancak Talin onu görünce dut yemiş bülbül gibi kaldığını söyleyince, belki plan işler diye umutlandım. Ama bu sefer planın içine eden Ahmet oldu. Talin’i telefonda benimle konuşurken duymuş ve planı öğrenmişti. Sana her şeyi anlatmakla tehdit etti. Bu kadar yaklaşmışken geri dönemezdim. Sen Talin’e aşık olmuştun. Ve Ahmet’i susturmam gerekiyordu. Ona yüklü miktarda para teklif ettim ama yine de yanaşmadı. Öfkeden kan kusuyordum. Daha fazla vakit kaybedemezdim planda köklü bir değişiklik yapmam gerekti. Ahmet’i ortadan kaldıracaktım. Suçu da senin üzerine yıkıp tüm hayatını dört duvar arasında geçirmene neden olacaktım. Talin’e bundan bahsetmedim tabi ki. Sadece seni yemeğe çağırmasını istedim. Siz yemekteyken senin odanı gösteren tüm kameraları bozdum. Talin’in tek görevi o lanet bıçakta parmak izi bırakmanı sağlamaktı. Nedenini sorduğunda ‘Sadece yap, yoksa annenle, babam yediğin her boku öğrenir’ dedim. Korkuyordu. Sizin yemek yediğiniz akşam bana telefondan, plandan çekildiğini, senin saf masum bir çocuk olduğunu yazdı. Sinirden ölüyordum ve yemek yediğiniz mekanı bastım sen bayılınca Talin’den zorla bıçağı aldım. Talin’i son kez tehdit ettim. Talin hamileydi. Ve eğer dediklerimi yapmazsa karnındaki piçi deşeceğimi söyledim.  Talin seni yurda bıraktıktan sonra Ahmet’le herkesin önünde kavga ettin. Bu da benim ekmeğime yağ sürdü. Ahmet plandan bahsetmedi sana çünkü Talin’i  kaybetmekten korkuyordu.  Sen Ahmet’i öldürmekle tehdit etmiştin ki bir sineği bile incitemezdin. Aynı gece Ahmet’i kaçırdım. Ve planımı bozmaya nasıl cesaret ettiğini sordum ? Yavaş yavaş kestim onu. Her açılan yara da içim biraz daha ısındı. Babamın öcünü almaya biraz daha yakındım. Zavallı o kadar yalvardı ki onu hızlı bir şekilde öldürmem için, en sonunda gırtlağına sapladım üzerinde senin parmak izlerin olan bıçağı. Ve sonrası çok güzel gelişti Sedat Arslanoğlu. Her şey ortadaydı. Sonun kaçınılmazdı. Tabi Talin sevgilisinin öldüğünü  öğrenince çıldırdı. Uzun süre tedavi gördü. Bebeğini kucağına alması bile onu yatıştırmadı. Beni polise şikayet edeceğini söyleyip durdu. Ancak bu işte parmağı olacağı anlaşılır diye edemedi. Sonuçta bebeğini anasız büyütmek istemiyordu. Günden güne kötüleşti, kafayı yedi. Ben katilim iki masum insanın hayatını mahvettim diyip durdu. Kızı daha bir yaşına basmadan bir tımarhaneye tıktılar onu.  Olan zavallı kızına oldu. Ayla henüz on aylıktı ya ne anası ne babası kalmıştı. Neyse ki benim gibi bir dayısı vardı. Onu ben büyüttüm. Baba kız gibiyiz. Bu hayatta bana verilmiş en güzel hediye o. Şimdi yeğenim için nefes alıp veriyorum. ‘


       
          Ve o geldi. İri mavi gözleriyle sarı saçlarıyla karşımda duruyordu. Nefesim kesilmişti. O kadar güzeldi ki…  Yılmaz’ın tam arkasında duruyordu. İkimiz de onun içeri de olduğunu fark etmemiştik. Gözleri dolu doluydu. Ağlıyordu ama göz yaşlarını içine akıttığı belliydi. Birden gelişti her şey. Elindeki vazoyu Yılmaz’ın kafasına geçirmesi. Yılmaz’ın kanlar içinde koltukta yığılması. Kızın feryat edip hıçkırarak ağlaması… Hepsi bir anda oldu.
                                                                      -----


    ‘Ona çok benziyorsun, ilk gördüğümde o sandım seni.’


      ‘Evet’ dedi utanarak.


      ‘İyi olacaksın, sana söz veriyorum. Ben yanındayım.’


      ‘Babam, onu tanır mıydın Sedat Amca? O nasıl biriydi?

     
      ' Dünyadaki en iyi adamlardan biriydi senin baban. Ve seni tanısaydı sana bayılırdı’

      ‘Senden dayım, hatta annem adına özür dilerim. Sana yapılan büyük bir haksızlık. Sen masumsun. Benim gibi.’ Dedi ve ağlamaya başladı.

      ‘Bazı insanlar pek şanslı doğmazlar Ayla. Ben de o insanlardan biriyim. Ama sen çok şanslısın. Hayatının başındasın, güzeller güzeli bir annen var.  Dayının iğrenç yüzünü bu şekilde öğrenmeni istemezdim. ‘

      ‘Yıllarca babam bildiğim, saçımı okşadığında gözlerimi kapadığım, güvendiğim adamın katil olduğunu öğrenmek hem de babamın katili olduğunu öğrenmek..’ dedi ve cümlesini tamamlayamadan tekrar ağlamaya başladı.

        ‘Şşşş, gel buraya, geçti her şey. O şimdi hapiste çürüyor. Ölene kadar da çürümeye devam edecek. Sen annen için ayakta kalmalısın.’

        ‘İşte burası, annem yirmi yıldır bu tımarhanede. O da senin gibi kendini mahkum etti. Hiçbir zaman nedenini anlayamamıştım. O dayım olacak adamın üç tane gencecik insanın hayatını karartmış olmasını hazmedemiyorum. Keşke o vazoyla daha sert vursaydım geberseydi!’

        ‘İnan bana Ayla, ölüm onun için kurtuluş olurdu. Şimdi ölümü bekleyecek dört duvar arasında. Bundan daha ağır bir ceza olamaz.’


        Kasvetli koridorlardan geçerken, bazı odalardan çığlık sesleri geliyordu. Acaba Talin de kendini kaybedip bağırıyor muydu ? Onunda ellerini kollarını zincirlemişler miydi ?  Yanımda sevdiğim kadının ve tek arkadaşımın kızı vardı. Öylesine benziyordu ki Talin’e. Ah zavallı Ahmet! Bütün bunları canınla ödemek zorunda kaldın. Kızın o kadar güzel ki. Aynı senin gibi sert bakışları var. Talin’in yıllarını burada tüketmesi yüreğimi parçalamıştı. Onun üzerine kurduğum tüm hayaller tuzla buz olmuştu. Talin mutlu bir yaşam sürmemişti. Bebeğinin babasını öldüren adama yardım etmiş ve masum bir insanı hapse attırmıştı tehdit yoluyla da olsa. Ve en son delirmişti, onu buraya kapatmışlardı. Bense babamın günahını çeken bir adamdım belki de. Ona kızamıyorum bile. Başımı bir kez olsun okşamayan babamın kemiklerini sızlatmak istemiyorum. Ve on dokuz numara. Talin bu kapının ardında.

      ‘Annem seni görünce heyecanlanabilir, lütfen sakin ol Sedat Amca’


        Gri, karanlık odayı aydınlatan tek şey, ufak tefek kadının dışarıyı izlemek için açtığı perdelerden giren sönük ışıktı.  Saçları bembeyazdı, arkasını dönmüştü. O kadar küçülmüştü ki kemikleri görünüyordu.  Varlığımızı hissetmemişti. Ayla kapıyı hızlıca kapattığında bile arkasını dönmemiş dışarı bakmaya devam etmişti. En sonunda  Ayla,
‘Anne bak kim geldi’ dedi

      Yirmi beş yıl önce tüm çıplaklığıyla karşımda duran utangaç kızı tekrar görüyor gibiydim. Talin ellerini göğüslerine siper ederken yanağından süzülen göz yaşları dudaklarıyla buluştu. Yutkundu ve
‘Hoş geldin’ dedi.



      Hıçkırıklarımı bastırıp ona sarılmak için yürüdüğümde, karanlıkta fark etmediğim siyah bir cismi ince hırkasından çıkardı. Gülümsüyordu. Kalbine dayadığı silah patladığında, yavaşça yere yığıldığında bile  gülümsemeye devam etti.
                                                                   
                                                              -SON-

 

midnight blue

Sergeant Knight
Toor said:
3. şahıs üzerinden yazılmaması bir artı sayılabilir. Okuduğuma memnun edecek bir eser gibi görünüyor. Tüm bölümleri okumaya çalışacağım.

Bol şans.
hadi bakalım, teşekkürler
Dr.Nyber said:
Ama sonu çok kötü  :roll:  :sad:
Hikayeye alternatif bir son düşünülemez gibiydi zaten kendi sonunu kendi getirdi
 

Fecricus

Knight
yalnız küfürlü hikaye yasak diye biliyorum. onları düzenlemen gerekebilir, dörtyol hanı kurallarını bi oku istersen. bir de imla hataların var, de/da ayrımı falan.
açıkçası şaşırdım okuyunca, başrolün hayat hikayesi falan, daha özgün daha çarpıcı bir şey yapabilirdin bence. bazı cümleler de boşluk doldurmak için yazılmış gibi sırıtıyor. ve çok hızlı bi son olmuş.
bunlar dışında, okuduğumuz ilk hikayen sanırım. iyi olmuş, daha da iyiye gidebilirsin tabii. başarılar.
 
Tek solukta bitirdim sozde uykumu duzene koyup erken uyuyacaktim bugun mahvettin herseyi  :facepalm:
Turkce forumdaki en guzel 10 hikayeden biri. Keske sonu mutlu bitseydi
 

midnight blue

Sergeant Knight
Wesley Sneijder said:
Tek solukta bitirdim sozde uykumu duzene koyup erken uyuyacaktim bugun mahvettin herseyi  :facepalm:
Turkce forumdaki en guzel 10 hikayeden biri. Keske sonu mutlu bitseydi
Teşekkür ederim, uykun için üzüldüm :sad: :grin:
 
fec'e katıldığım tek nokta sonu çok çabuk oldu. bi an bizim ana karakteri öldürecek sandım ama  :lol:
şöyle de bitebilirdi: talin:en başından beri bu kadar aptal olmayı nasıl becerdin diyip ana karakteri vursa daha iyidi  :party:
 

Çâler-i Cedd

Knight at Arms
WBNW
Wesley Sneijder said:
fec'e katıldığım tek nokta sonu çok çabuk oldu. bi an bizim ana karakteri öldürecek sandım ama  :lol:
şöyle de bitebilirdi: talin:en başından beri bu kadar aptal olmayı nasıl becerdin diyip ana karakteri vursa daha iyidi  :party:

illa birileri vurulacak yani  :meh:


bu tarz hikayeleri genelde sevmem ama bu hikaye güzeldi
başka hikayeler de bekliyoruz  :smile:
 
Top Bottom