• Please note that we've updated the Mount & Blade II: Bannerlord save file system which requires you to take certain steps in order for your save files to be compatible with e1.7.1 and any later updates. You can find the instructions here.

Osealion 1: [Uğultu][7.Bölüm][Yeni Bir Dost]

Users who are viewing this thread

Thermicias

Squire
Ellerine sağlık, bayadır girememiştim foruma bu yüzden hikayeni baştan okuyup hafızamı tazeledim, iyi geldi :grin:
 

Black Dead

Çoğu konuya genel de göz gezdirip çıksam da bu konu ilgimi çekti, belki daha sonra okuyabilirim, kolay gelsin.
 

Faer

Knight
Bir buçuk yıl aradan sonra Osealion maceramıza devam ediyoruz. Bu hikayeyi bundan sonra bırakmamaya kararlıyım. Hadi bakalım  :wink:

Keyifli okumalar. Yazım hataları yüzünden özür dilerim. Bu bölümde Raven ile güneyde Aserai imparatorluğunda(evet Bannerlord'dan aldım ama tam aynı değil  :smile: ) hikayemize devam ediyoruz.

6. Bölüm (Güneyden Gelen Haber) Raven
   
    "Ağlıyor musun kız?"
   
  Raven, Osema'nın sorduğu soruya dalgın gözleriyle karşılık verdikten sonra "Hayır sadece gözlerim sulandı." demekle yetindi. Gerçekten de sıkıldığı zamanlar Raven'in gözleri sulanırdı. Sıkılmasının nedenini hala anlayamamıştı. Bir an onla olduğu zamanlar hiç sıkılmadığı aklına geldi. Yaptıkları onca şey için kendisini iyi mi hissetmeliydi bilmiyordu. Üzerinden daha bir hafta bile geçmiş olmamasına karşı Iswaq'la yaptığı şeyleri özlemişti. Ya da Iswaq'ı özlemişti. Bunu tam anlamıyla anlayamamıştı.
     
  Osema ikna olmuşa benzemiyordu fakat o da susmayı tercih etti. Belki de konuşacak bir konu bulamadığı için susuyordu. Raven'in susma nedeni ise tam olarak bu değildi. Iswaq ve Umay ile beraber yaptıkları şeyleri ona anlatmalı mı hala karar verememişti.
     
  İlk buluşmanın ertesi günü sabahın erken saatlerinde Iswaq ve Umay, evlerinin önünde belirmiş ve onu bir yere davet etmek için kapının zilini çalmışlardı. Onları kapıda karşılayan Drella Teyze'nin onları ilk önce biraz korkuttuğunu yolda giderlerken öğrenmişti. Drella Teyze'nin herkes üzerinde bıraktığı normal etkilerden birisiydi bu. Raven'e göre en sinirli olduğu zamanlarda bile çok tatlı bir kadındı. Yine o tatlılığını biraz yaşlanmanın huysuzluğuyla bütünleştirmiş bir Drella Teyze gibi Raven'in odasına dalmış ve onun uykudan uyandığı haliyle Iswaq'a pencereden gözükmesine neden olmuştu.
   
  Aman Bhratran'ım aman! Çok utanç vericiydi!
   
  Raven apar topar hazırlanıp aşağı inmiş ve arkadaşlarına eşlik etmeye başlamıştı. Drella Teyze'nin kapıda zar zor eline sıkıştırdığı çöreği yerken bir yandan da gidecekleri yerin bir heykel sergisi olduğunu öğrenmişti. Böyle bir serginin olacağını bilmiyordu. Yolda giderlerken Osema'nın evinin de önünden geçmişler fakat Raven'in nedense o an hiç aklına onu çağırmak gelmemişti. Şimdi bu yaptıklarını anlatmaktan korkmasının bir sebebi de buydu sanki.
     
  Raven, sarayın bahçesinde sergilenen heykelleri gördüğü zaman aklına Omnahte gelmişti. Zaten başka kim gelebilirdi ki? Iswaq'a Omnahte'den bahsedince , ilk kez Iswaq onun başlattığı bir konuya tam bir alaka göstermiş ve çocuk hakkında sormadık soru bırakmamıştı. Özellikle 'hayvanlarla konuştuğunu iddia etmesi' onun çok ilgisini çekmişti. Oysa bu Raven'in çocukta bulduğu ve hatırlamak istemediği nadir saçma şeylerden biriydi. Umay ise Iswaq'a bakarak "Neden bu çocukla bu kadar ilgilisin. Belli ki gerçekten seninle konuşabilen bir 'insan' arıyorsundur?" diyerek muzip muzip gülümsemişti. Iswaq ise "Her insan bir hayvandır." demekle yetinmişti. Raven, bunun Iswaq'ın moralini bozduğunu fark etmiş ve onlara az önce dikkatini çeken arı heykelini heyecanla göstermişti. "Bakın, bu heykel Kırıkyürekler'den gelmiş olmalı." Iswaq ise yine o çok monoton 'çok bilmişliğini' ortaya koyarak "Orası kırıkyürek değil kırkyürek adaları... Hep morlular yüzünden işte..." diyivermişti. Umay, Iswaq'ı bu kadar garip davrandığı zamanlar görmezden geliyordu, o zaman Raven'de öyle davranmayı seçmişti.
       
Onlar Bal Adaları'ndan gelen bu heykele bakadursunlar, Iswaq gözden kaybolmuştu. Bir süre sonra Raven çocuğu çok küçük bir heykeli incelerken bulmuştu. Bu, el kadar küçük heykel kaslı, kel bir adamı andırıyordu. Koyu kahverengiyle boyanmıştı. Üzerinde siyahla yazan 'Aneks' yazısı  zar zor okunuyordu. Iswaq'tan bunu kendisine açıklamasını beklemişti fakat Iswaq sadece iç çekip oradan uzaklaşmakla yetinmişti.
 
"Geçenlerde bir heykel sergisi olmuş. Ona gitmeyi çok isterdim." diyerek sessizliği Osema bozdu.
 
"Ben de..." diye yanıtlayıvermişti Raven. Birden kafasını salladı ve yaptığı hatanın farkına vardı.
 
"Ben gittim ona, şey... Ailemle beraber." diye düzeltti. En azından yalanı hafifletmişti. Ya da daha büyük bir yalan söylemişti. Osema'nın onu rencide edeceğini düşünüyordu fakat  Osema "Ha.. Öyle mi?" diyerek konuyu geçiştirmiş ve ardından Raven'e hoşçakal demişti. Sonra da bir kaç adim ilerisindeki kız grubunun yaptığı dedikodulara katılmıştı. Anlaşılan Raven'in yalnız kalmak istediğini düşünmüştü. Raven yalnız kalmak isteyip istemediğinden emin değildi.
 
  Yeter be yeter! Sen de hiçbir şeyden emin değilsin!
   
  Bu belirsizlik, Raven'in göğsünde bir boşluk hissi yaratıyor ve onu 'kalpçelen'le yaşadığı başka bir anıyı düşünmeye itiyordu. Sanırım beş gün önceydi. Bu sefer Umay ve Iswaq'la dikiş kursundan eve dönerken rastlamıştı. Onlarla ondan önceki gün yapmış olduğu çöreği paylaşmıştı ve birlikte oturarak güneşin yavaş yavaş batışını izlemişlerdi. Raven, bunu yaparken istemsizce başını Iswaq'ın omzuna koymuştu. Hatta öyleki çocuğun kalp atışlarını hissetmişti ve nedense onunkinin kendininkini hissetmesinden korkmuştu. Umay, ise Raven'e  acıyan gözlerle bakmıştı. Bunun da nedenini tam anlamıyla çozememişti. Iswaq'la da bu durumu uzun bir süre sürdürebildiği söylenemezdi. Bir süre sonra Iswaq, kibar bir şekilde onu başını omzundan uzaklaştırmıştı. Raven, çocuğa baktığında onun yanaklarının kızarma emaresi görmek istemişti ancak nedense böyle bir emare yoktu. Çok geçmeden Umay, aralarındaki sessizliği bozarak 'saklambaç' oynama teklifini ortaya sunmuştu.
 
  "Hah işte." gülmüştü Iswaq! "İnsanın zekasını geliştiren nadir çocuk oyunlarından birisi.' diyerek Umay'ın önerisini desteklemişti. Raven de Iswaq'ın yüzüne gelen heyacandan doğan binbir hülyadan bir anlığına kurtulup 'Olur.' demiş ve ardından o hülyalara yine dalmıştı. İkinci ve tam sefer kendine gelişi Iswaq'ın ebe seçilmesiydi. Umay, Raven'e bakarak göz kırpmış,  "Iswaq, Raven'i arayacak. Öyle mi?" diyivermişti. Iswaq'ın kendisini bulmaya çalışacak olması Raven'in kalbinin bir kez daha çelinmesini sağlamıştı.
 
Iswaq isteksizce saymaya başlamıştı:

"Bir,iki,üç,dört..."

  Sanki çocuğun bu sayışından “ben zaten çok zekiyim asıl sizin 'ebe' olarak kendi zekanızı geliştirmeniz” gerek dercesine bir tavır vardı. Oysa Raven iyi saklananların zeki insanlar olduğundan çok daha emindi. Sonuçta iyi saklananlar “bulunamayanlar”dı. Ve bulunamayan bir saklanıcı onu bulamayan bir ebeden daha zekiydi. Gerçi zeka ebenin bulup bulamamasına bağlıydı. Sonuçta bulunan bir 'bulunamayan' bulan bir bulucudan daha zeki değildi.

Raven, bu kadar çok düşünce gerektiren şeyleri düşünmeye Iswaq'ın yanında olduğu müddetçe alışmıştı. Zaten insan alışmak zorundaydı.

Yani onu anlamak için anlamamız gereken anlamlandıramadığımız şeyler var.

  Iswaq, sayışını bitirdi ve ardından Bhratça bir şeyler söyledi:
 
  "Kün içü lüpek tün." Raven, bunun anlamının 'Sizi bulacağım.' demek olduğunu biliyordu.  Yalnız yapısındaki 'içü ' yardımcı fiili cümleye 'kesin' bulacağım anlamı veriyordu. Bir tahmin olsaydı bunun 'tet' olması gerekirdi. Raven tabi ki Bhratça'yı Iswaq kadar iyi bilmiyordu fakat bu tarz basit cümlelere alışıktı.
   
  Saklandığı yeri özenle seçmişti. Burada Iswaq'ın onu bulamayacağından emindi. Ama o onu görebilirdi. Omnahte'den öğrendiği ağaçlara tırmanma tekniği bu yaprakları oldukça büyük ağaca tırmanabilmesini sağlamıştı. Yaprakları büyük olduğu kadar sıkı olan bu ağacın gövdesinden çıkan dalların birleştiği yerde gövdesinin kalınlığı nedeniyle aşağıdan bakan kimsenin göremediği bir yerde çömelebilecek kadar geniş bir yer vardı. Raven'in çömelip başını iki elinin arasına sıkıştırdığı yerin çevresinden dallar çıkmaya başlıyor ve gövdenin etrafında en az Raven'in boyu kadar uzun bir yarı çapa sahip  gölge bir alan oluşturuyordu. Iswaq'ın sayımı gözlerini kapatarak yaslandığı ağaç da bu tarzda bir ağaçtı ve Raven'in saklandığı yerden oldukça rahat bir şekilde gözükebiliyordu.
   
  Iswaq, başlangıçta duvarların arkasına bakmak için bulunduğu yerin sağına doğru ilerlemişti. Raven ise o an gülmemek için kendini zor tutmuştu. Ama nedense onu Iswaq'ın bulacağını sanmıştı ama tahmin ettiğini aksine onu bulan kişi başkasıydı.
 
  Bir 'hişt' sesi gelmişti alttan. Iswaq uzaktaydı göremezdi. "Iswaq'ın seni bulmanı istediğini düşünüyordum." diye fısıldamıştı sonra muzip muzip gülümseyip ona korkunç planını açıklamıştı.
 
  Şimdi avını bekleyen iki dişi aslan gibi pusuya yatmışlardı. Aslanlardan farkları o av için rekabet etmeyecek olmalarıydı. Yani Raven 'öyle' düşünüyordu şimdilik. Iswaq, usanmış bir şekilde "Neyte, yimüp initü!" diyerek pes ettiğini bildirmişti. Bu "Yeter çıkın artık ortaya!" demekti. Iswaq, günün belli bir kesitinde sürekli Bhratça konuşurdu. Raven'e ilk başlarda saçma gelse de yavaşça alışmıştı. Iswaq, sadece onu sürekli aklında tutmak istiyordu. 'Bhratça' bilmenin insana pek bir şey kattığı söylenemezdi. Sonuçta İmparatorluğun bütün diyara hükmettiği iki asırdan beri bütün diyarın çoğunluğunda ortak dil konuşuluyordu. Sadece doğuda yerleşik hayatı geçmemiş göçebe toplumlarında bu dile rastlanırdı. O yüzden Iswaq'ın bu dili neden bu kadar önemsediğini asla anlayamamıştı.

Az sonra avları onlara doğru yaklaşmıştı. Tam bulundukları ağacın altına gelip durduğu zaman Bhratça bir şekilde üçten geriye sayarak beraber Iswaq'ın iki yanına birden atladılar.

"Çü, Kiki, Ket!"
 
Iswaq, iki kız yanında belirdiği an bir kız gibi çığlık atmıştı. İki elini bir oraya bir buraya sallayarak bir an nereye uğradığını şaşırmış. Ve sonra başını yere eğip "Tüngen zaket." diyivermişti. Bu "Siz kazandınız." demek olmalıydı. Raven, 'zak' fiilinin 'kazanmak' anlamına geldiğini biliyordu. Sonundaki 'et' takısının ona geçmiş anlam verip vermediğini hatırlamıyordu ama öyle olması büyük ihtimaldi.
 
  Umay da gülerek "Mik pi pest ikez?" diye sorarak İswaq'ın sırtına vurmuştu. Bu 'Kimmiş en zeki?' demekti.

Iswaq ise sadece başını sallayıp şu cevabı vermişti:
 
  "Pest ikez yek pi eçmanaz zıkken."

Bunu Raven de Umay da anlayamamıştı.
 
  Raven, bu düşüncelere dalmışken kim bilir Osema kaçıncı kez  turnuvada çicek dağıtan mavi elbiseli yakışıklı adamın kendisine de beyaz gül attığını söylüyordu? Sonra heyecanlı heyecanlı oradaki kızların tüm kıskançlığından zevk alıyormuşcasına sözüne devam etti:

“Bana verdiği çiceği hala saklıyorum. Ama işim doğrusu bana gerçekten sadık olabilecek bir erkekten bu çiçeği almak isterdim.”

Kızlardan hafif tombul olanı öne çıkıp Osema’nın yanaklarını sıktı:

“Bunu sen mi sòylüyorsun, kolunu sallasan elli tanesi gelir zaten.”

Osema bencil bir şekilde gülümsedi.

“Beni seven bana ait olabileceğine kanıtlamalı. Evet peşimden çok erkek koşuyor belki ama hiç birisi bunu beceremiyor.” diyerek omuz silkti.

    Raven nedense bu sefer Osema’nın davranışlarını itici bulmuştu. İçinde daha önce hiç böyle bir his oluştuğunu hatırlamıyordu. Osema onun çocukluk arkadaşıydı, böyle bir yanının olduğunu ya fark etmemişti ya da şu an dünyaya eskisinden çok daha farklı bakıyordu.

Belki de Iswaq gibi.


  Bu düşünce aklını kemirirken  iyimser, yaşama gücüyle dolu birisini gördü. Bu, Umay’dı.  Iswaq ve Raven’in tanımadığı bir kız da onun ardından geliyordu. Umay, her zaman hayat dolu ve en karamsar olduğun zamanda bile sana o güzel sesiyle destek verip herşeyi unutturabilecek bir kızdı. Iswaq’a çok benzemesinden ötürü dışarıdan bakıldığında ikiz sanılabilirlerdi. Fakat öyle değillerdi. En azından Raven’in bildiği kadarıyla. Umay, üstüne kırmızı bir elbise giymişti.Çekik gözlerini, yüzüne güneş geldiği için daha da  kısmıştı. Ardından gelen kız Umay’dan uzun Iswaq’tan kısaydı. Üzerinde siyaha yakın bir grilikte tonik vardı. Bu, onu bir askere çok benzetmişti. Zeytin kadar siyah küçük gözleri vardı. Raven, tanımadığı bu kızın elini biraz önyargıyla sıkmıştı. Umay, ki o Umay’dı çünkü, aralarında oluşabilecek kötü bir algıya mahal vermeden;

“Bu, Nesibe. Onu daha önce görmediğine eminim.” dedi ve güldü

“Neden ve nasıl?” diye sordu Raven merak içinde.

Nesibe buz gibi soğuk bir sesle yanıt verdi:
“İç şehirde dolaşmayı sevmem.”

Bunun üzerine oluşan sessizliği Iswaq bozdu:

    “Raven bence ileride Nesibe’yle çok iyi anlaşacak.” diyerek göz kırptı. Nesibe ise Raven’den yana bakmaya yeltenmediği gibi en ufak bir mimik hareketi bile yapmamıştı. Raven ise Iswaq’ın söylediği şey komik olmamasına rağmen yüksek sesle gülmüştü. Fakat tek gülen o olduğu için gülüşünü tamamlayamadan yanaklarını tutup, utanmış gözlerle çevresine bakmaya başladı. Şimdi gözleri onu oldukça rahatsız eden Osema’nın fal taşı gibi açtığı yeşil gözlerine bakıyordu. Bu çok kısa durgunluk anından sonra Iswaq, Raven’e şefkatli bir bakış  atarak konuşmaya devam etti:

    “Böyle diyorum çünkü bakma sen bu Nesibe’nin soğuk duruşuna. Dışardan buz gibi görünen ama aslında dokunduğunda ateş kadar sıcak olduğunu hissettiğin “aquamarine”  taşı gibi biridir kendisi.”

Iswaq’ın bu bilgi dolu konuşması Nesibe’nin yüzünde en azından bir tebessüm oluşturabilmişti.

Uzun süredir dedikodu yapıyormuş gibi görünen fakat bir kulağı Raven’in çevresinde toplanmış bu yeni yeni oluşan arkadaş grubunun konuştuklarında olan Osema Raven’e doğru iki kolunu yana açarak yaklaşarak “Benden beri arkadaşlar mı edindin bakalım sen.” dedi ve Raven’in yanaklarını sıkarak grubun ortasına girdi.

      Umay gülümser bir edayla “Vay Raven senin bizden beri arkadaşın mı vardı?” dedi ve Iswaq’ı parmakladı.

      Osema, Raven’i kolundan tutarak onu kendisine çekti. “Tabi ki o benim çocukluktan arkadaşım.” dedi.  Arkadaşının onu sahiplenmesi Raven’in hoşuma gitmişti. Osema’ya sarılıp Umay’a baktı ve ,”Osema…” diyerek eski arkadaşını, yeni arkadaşına tanıttı. Osema, oradaki bütün kızlarla tanışırken Iswaq’a bakmamıştı bile…

  Fakat günün sonunda Iswaq’a sırtından vurarak “Sana da hoşcakal.” diyen de yine Osema’nın kendisi olacaktı.

    Raven, eve dönerken aklından bu son sahneyi silememişti. İlk gördüğü andan beri kalbine bıçak saplanmış gibi hissettiriyordu. Osema, başlangıçta Iswaq’a mesafeli yaklaşmıştı. Fakat Raven sonraları kızın Iswaq’tan gözünü ayırmadığını görmüştü. Bu da onu rahatsız eden şeyler arasındaydı.

        Bence ben çok paranoyağım.
       
  Bu kötü düşünceleri bir kenara atmalı yaşananları olumlu bir yandan değerlendirmeliydi. Iswaq ve arkadaşlarıyla çok eğlenceli vakitler geçirmişlerdi. Iswaq haklı çıkmış Nesibe sıcak tarafını Raven’e göstermişti. En iyisi de Iswaq’ın onu yarın tekrar buluşmaya davet etmesiydi. Yeni tanıştığı insanlar iyi insanlardı ve onların onu kendi aralarına alması Raven’i duygulandırıyordu.

    Iswaq’a nereye gideceklerini sorunca yine o gizemli edasıyla “Sır.” demiş ve  pis pis sırıtmıştı. Raven, gidecekleri yer hakkında meraklanmanın, Iswaq’ı düşünmekten daha mantıklı olduğuna karar verdi.

Eve geldiğinde şaşırdı çünkü babası da evdeydi. Normalde bu zamanlar işte olurdu. Mutfakta Drella teyzeye ve annesine bir şeyler anlatıyordu:

“Güney sınırından garip haberler geliyor.”

Raven, bunu ilk başta önemsemedi ve merdivenlerden çıkmaya başladi.Fakat bir süre sonra aklına Iswaq’ın söylediği garip şeylerden biri gelince hızlıca mutfağa girdi . Bu garip sözü Iswaq yine sergideyken Teof’ta ki Taş Eller Tapınağı’nın küçük bir modeline  bakarken söylemişti. Söylediği şey tam olarak şuydu:

“Güneyden gelenler kuzeyden geleceklerle anlaştılar. Bu devletin yıllarca ayakta kalmasının yegane sebebi güneyindeki Hek Dağları’nda güçlü bir oluşumun olmayışıydı. Ama şimdi anlaşma bozuldu. Bizi kötü günler bekliyor.”

O gün Iswaq’ı pek önemsememişti ama şimdi babasından duydukları nedeniyle konuya derin bir alaka duymuştu:

“Bu gün Sultan’a gelen mektupları inceleyip eliyorduk. Elimize çok ilginç bir gözcü notu geçti. Notu incelemek üzere eve getirdim.”

Babası açıp notu okumaya başladı:

“Tarih  24 Mart  1017 AS “


Bu yaklaşık olarak bir ay önce diye düşündü Raven. AS’nın açılımı “Armoz’dan Sonra” idi. Armoz, yaklaşık iki yüz yıl önce yıkılmış olan imparatorluğun kurucusuydu. Espinistler onun peygamber olduğuna inanırlardı. Bhratranlar ise pek Armoz’u sevmese de on saygı duyardı.Çünkü onun zamanında onlara kendi dinlerini özgürce yaşama hakkı verilmişti.

Babası okumaya devam etti:

“Ben Fükeyhe.Hek Dağları’na en yakın,  diyarın bilinen en güney noktası olan Kilan’dan bildiriyorum. Bu gün handa halkı korkutan bir kaçık yakaladık. Yanından hiç ayırmadığı bir maymunu var. Kaçık adını vermekte diretmekte o yüzden ona böyle seslenmek zorundayım. Anlattıkları ise şu şekilde”

Babası maymunlu adamın söylediklerini okumaya başladı:

“Adam güneyden diyara yaklaşmakta olan kızıl gözlere sahip, kan içmekten yüreğinin karanlığı yüzüne yansımış barbar bir kabilenin diyara yaklaştığını bildiriyor. Şahit olarak da maymunu gösterdi ve defalarca Tanrı’ya yemin etti
28.03.1017

Ben Fükeyhe. Kaçık adam birden ortadan kayboldu, keza maymunu da öyle. Kilan ahalisi adamı Tanrı’dan gelen bir ziyaretçi olarak kabul ediyor. Bu da devlete karşı bir otorite boşluğu yaratıyor. Bir kaç gözcümüzü bölgeye istihbarat toplamak için gönderdik ancak daha  bir haber alamadık.”



Drella Teyze esnedi:

“E bunda ilginç olan ne? Her gün bu tarz şeyler söyleyen onlarca ‘insan’ tutuklanıyor zaten.”

Raven babasına baktı. Tüyleri ürpermişti. Aserai Sultanlığı daha önce hiç güneyden bir saldırı almadığını biliyordu.

Iswaq’ın da bildiği şey buydu.

Babası konuşmak için ağzını açan annesine sus işareti yaptı ve Fükeyhe’nin yazdığı raporları okumaya devam etti:


“20.04.1017

Fükeyhe Kilan’dan bildiriyor. Kaçık adamın dediklerini sorgulamak için gönderdiğimiz askerlerden sadece birisi döndü. Her tarafında kan, işkence izi var. Yaklaşık bir ay kadar süre ortalıkta yoktular. Askerden bilgi alınamıyor çünkü kolları ve dili kesilmiş durumda. Bir daha böyle bir risk alıp gözcüleri güneye gönderemiyoruz. Bazıları bunları yapanın dağlarda yaşayan haydutlar olduğunu söylüyor ama haydutlar esirlerini satarlar, onlara böyle işkence yapmazlar. Bölgede bizim kontrolümüz dışında bir şeyler döndüğünü Kilan Emiri Addiy’e söyledim. Ancak o da bunun haydutların işi olduğunu söyledi ve
iki gün önce Sultan Talmut’un ordusuna katılmak üzere kaleden ayrıldı. Bölgeye gönderilen askerler bizim yol arkadaşımızdı. Onların başına gelenleri tam anlamıyla çözmek ve incelemek üzere en az altmış kişilik uzman bir ekip istiyorum
.”

    Annesi, ‘işkence’ kısmından bahsederken Raven’in kulaklarını tutmuştu. Sonra ondan yanağından öperek yukarı çıkmasını istedi. Raven önce kalmak istedi fakat babasının bakışından bundan sonrası dinlemeye yetkisinin kalmadığını anladı ve içine doğan binbir sıkıntıyla beraber odasına girip kendini yatağının üstüne attı.


    Iswaq’ın söylediklerinde, konuştuklarında bir gerçeklik payı olduğunu anlamıştı. Ama neden bunu açıkça dile getiremiyordu? Yarın nereye gideceklerdi? Osema’nın Iswaq dokunup “Sana da hoşcakal.” dediği anı hatırladı. Acaba çocuğun yanağı kızarmışmıydı. Yanaklarının kızarıp kızarmadığını anlamak için gözünu kıstı. Ancak beklediği gibi olmadı. Gözünün önündeki sahne uçtu, gitti.

      Morali bozulmuştu. Neredeyse kaybolmaya yüz tutmuş güneşe baktı Gökyüzü her akşamki gibi somurtuyordu. Ama bu sefer sanki ‘son gülen iyi güler Raven hanım’ dercesine somurtuyordu. İçten içe gülerek somurtuyordu. Dünyada bulunan herkesin somurtmasını isteyerek somurtuyordu.
 

Faer

Knight
Yeni bölümle beraber buradayım. Haftaya bölüm aralıklarını en fazla dört güne düşürmeyi planlıyorum. Keyifli okumalar  :smile:

7.Bölüm: Yeni Bir Dost
  Faer soluk soluğa kalmıştı. Divus’un en işlek caddesinde birini kovalarken çarptığı insanın şehrin en korkulan kabadayılardan biri olduğunu nereden bilebilirdi ki? Kovalayanken ‘kovalanan’ durumuna düşüvermişti. Çarptığı adam kızıl saçlı, kuzeyli birisiydi. Sırtında baltasıyla geziyordu. Bundan sonra kabadayının etrafındaki ,ona küfürler savuran, en az onun kadar kaslı üç adam onu kovalamaya başlamıştı. İşte şimdi bu adamlardan kaçıp canını kurtarma derdindeydi. Kovaladığı adam aklından tamamen çıkmıştı.Hemen ilk bulduğu  sokağa sapmış, büyük ihtimalle içlerinde yağ olan fıçıların ardına saklanmıştı. İçlerinde bir yerinde bir salgı onun tüm bedenini etkilemiş olmalıydı ki bu kadar atik ve çevik davranabilmişti. Onu izleyen birisinin olup olmadığını kontrol etmek için yavaşça gözlerini fıçının ardından gösterdi. Kimse yoktu ki bu Faer’i rahatlatmıştı. Şimdi durup içine düştüğü durumu mantıklı bir şekilde mukayese edebilirdi.
 
  Patlamadan hemen sonra az önce konuştuğu kızı ararken yanan binadan çıkan bir gölge görmüştü. Krem rengi bir pantolonu olan bu adam öksürerek patlamadan çıkmış ve kimseye görünmeden hızlıca uzaklaşmaya çalışması iyi bir gözlem yeteneğine sahip olan Faer’in gözünden kaçmamıştı. O da hızlı adımlarla bu adamı takip etmeye başlamıştı. Adamın ilk yöneldiği yerler oyuncakçının arkasında iki tane taş  ev arasındaki oldukça dar bir geçit olmuştu. Fare, adam geçitten çıkmadan hunharca geçite girmiş ve giderek daralan bu ‘dar’ geçitteki hızı giderek yavaşlamıştı. Hatta bir ara yan yan yürümek zorunda kalmıştı. Bu an adamın onu görüp takibin kovalamacaya dönüştüğü an olmuştu. Faer’in elinden  bir şey gelmezdi de gerçi çünkü eğer adam bu geçitten çıkarsa onu gözden kaybedebilirdi. Onu görür görmez müthiş bir çeviklikle sokağa çıkmış ve sağa dönüp koşmaya başlamıştı.
 
  Faer çıkar çıkmaz sağına bakmış ve adamın karşı taraftaki bir sokaktan çıkıp deniz tarafına doğru koştuğunu görünce ilk başta sola sapmasının kandırmaca olduğunu anlamıştı. Bu sokak o kadar işlek bir sokak değildi.  Rengarenk çitlerle yapılmış bir duvara sahip geniş bahçeli bir ev en çok dikkat çeken evdi. Krem rengi pantalonlu adam Faer’i görünce bu sefer de çitlerden atamış ve evin çatısına çıkmak için bir merdiveni kullanmaya başlamıştı. Ancak çatıya çıkamadan  merdivenin asıl sahibi şişman bir adamın merdiveni sallamasıyle yere düşmüştü. İşte o an Faer’i duyacak mesafedeydi. Faer’in “,Hey sen kimsin?” demesine fırsat bırakmadan tekrar koşmaya başlamıştı.
 
  Çatısına çıkmaya çalıştığı evin sol yanındaki çamurlu yola sapmıştı. Koşarken bir ara çamurlara takılıp sendelemiş, düşmekten ayakkabısının tekini bırakarak son anda kurtulmuştu. Havanın soğukluğundan olsa gerek buz gibi yere değen çıplak ayakları ilk başta bunu kaldıramamış bu yüzden krem rengi paltolu adamın hızı bir süreliğine yavaşlamıştı. Tam Faer’in onu yakalayacağı an, tekrar hızlanmıştı ki böylece Divus’un en işlek caddesine çıkmışlardı. Faer’in kovalayan durumundan kovalanan durumuna düştüğü yer işte tam burasıydı.
 
  Faer gizlendiği fıçıların arkasından yavaşça doğruldu ve etrafa son bir kez dikkatlice baktı.  Tekrar güvende olduğunu teyit ettikten sonra üstündeki tozları çırpıp işlek caddeye tekrar çıktı. Güneş yavaş yavaş alçalmaya başlamıştı, vakit ikindiye yaklaşıyordu. Faer, gözlerine kamaştıran güneşe anlık bakışlar attı. Hemen bunun ardından sanki gözleri güneşten gelen bir güçle çok daha iyi görmeye başlamışçasına kovaladığı adamı bulmak üzere etrafı incelemeye koyuldu.  Şu an bulunduğu konumdan dolayı Dev Petek'i olanca ayrıntısıyla rahat bir şekilde görebiliyordu. Kovaladığı adamdan daha çok ilgisini çeken Bal Sarayı'na bakarken aklına Urazant'ta ki Sadya kalesi gelmişti. Bal Sarayı, tüm bu diyarın kuzeyinde olmasına rağmen, soğuk havasına rağmen, yemyeşil ve çiçeklerle dolu rengarenk bir hayata sahip adaları çok iyi bir şekilde temsil ediyordu. Kırıkyürek, ilginç bir mekandı ona göre. "Burada her şey sanatsal." diye mırıldandı. Bulunduğu yol nihayetinde bu sarayın kapısına çıkıyordu. O kapıdan geçmeyi çok istemesine rağmen Kırıkyürekliler'in bu saraya pek yabancı almadıklarını biliyordu. Ancak bu bilgi adımlarını oraya doğru yöneltmesini engel olamamıştı. Şimdi o kendisini çok meraklandıran adamı birdenbire unutmuş, gözü önünde yanan koskocaman meydanın silsilesini dair hatırlamayan, patlamadan önce konuştuğu kız çocuğunu patlamadan sonra bulamayışına dair hiçbir şey hissetmeyen bir Faer vardı. Sadece oraya, çatısının tam üzerinde muhteşem bir altın gemiye sahip olmasa sıradan bir saraydan fazlası olamayacak yere, odaklanmıştı. Saray beyaz bir taştan yapılmıştı, dört katlı ve her katında yaklaşık on altışar pencereye sahipti. Uzaktan kare gibi gözüken bu pencerelerin aslında dikdörtgen olduklarını biliyordu. Buna bir hayli üzülmüştü aslında. Çünkü kare dörtgenler ahalisi içinde kendisinin her bir yanına eşit davranan nadir dörtgenlerdendi. Oysa dikdörtgen biraz daha "Herkes eşit fakat bazıları daha da eşit." felsefesinde takılıyordu. Eşkenar dörtgen de kare gibiydi fakat o karenin sağlam duruşuna hiçbir zaman sahip olamamıştı. Zira paralelkenar da ona göre dikdörtgenin yaşlanmış haliydi. Yandaki eşit kenarlar üstteki daha eşit kenarları taşıyamamış bu yüzden bir yöne doğru yatmışlardı. Gerçi bazı paralelkenarlar Faer'in o an aklında kurduğu bu felsefeye pek uymuyordu fakat olsundu. Bu düşünceler Faer'i biraz olsun rahatlatmıştı. Bunları düşünebildiği için okuduğu matematik kitaplarına ve onu okutan Tanrı'ya teşekkür etti.


Beni Faer yapan kitaplardır. Onlar olmasa ben bir hiçim
.

  Gerçekten de kitaplar olmasa Faer, bir hiçti. Onu kitaplarla tanıştıran Reysa, onu bir hiçlikten varlığa dönüştürmüş, gözüyle gönlünün aynı anda açılmasına vesile olmuş ve Faer'e pek çok 'ilkler' yaşatmıştı. Yeşil gözlerinden dolayı bakmaya doyulamayan bembeyaz simalar belirdi karşısında. İşte onlar Faer'in değerleriydi. O değerler dans ediyordu,o değerler Faer'in derede bulduğu yarı ıslak kağıttaki harfleri çözmeye çalışıyordu, o değerler Faer'in gözlerinin içine bakıp aslında 'tek' olduklarını söylüyorlardı. Birisi fısıldadı "Ben tekim." Diğeri fısıldadı "Ben birim." Bir diğeri fısıldadı. "Ben senim." İşte şimdi bütün simalar birleşti de Faer'in önünde secde edecek kadar titretecek o yeşil gözlü kişiye ,Reysa'ya, dönüştü. Faer, kalbinin derinliklerinden gelen isteğe karşı koyamadı ve gözlerinden akan yaşlarla beraber secdeye kapanmak üzere gözünü saraydan aşağıya indirdi. Kalbi onun secdeye kapanacağını düşünürken birdenbire gözünün gördüğü başka bir simayla Faer kendine geldi.
 
  Krem rengi paltolu adam ,kovalanan, şimdi birkaç adım uzağındaydı ve onu görmemişti. Bir satıcıyla harıl harıl bir şeyler tartışıyordu. İşte şimdi bu patlamanın hesabını sorma vakti gelmişti. Ayak uçlarında yürüyerek adama yavaşça yaklaştı ve adamın kulağına fısıldadı.

"Eğer tek bir hareket yapmaya kalkışırsan, senin o patlamada parmağın olduğunu avazım çıktığı kadar bağırırım."

Bunu duyan adam korkuyla ani bir hareket yaptı ve ona sinsice gülümseyen, hırslı gözüken Faer'e baktı. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı.

"Hayır.. ben. Orada.. Şey..."

"Oradan çıktığını gördüm."

"Evet ama zaten..." Adam biraz duraksadı ve sonra ağlayan 'cıyak' bir sesle

"Hayatımı zor kurtardım! Nerdeyse ölüyordum, Tanrı'm..."
 
  Ardından adam ağlamaya başladı. Faer, adamın yüz hatlarından yalan söyleyip söylemediğini anlamak istiyordu. Bir insanın yalan söyleyip söylemediği nasıl anlaşılabilirdi? Faer, ıstırap dolu kalbiyle güneşe baktı. Halen bir yerlerde; onu bekleyen bir yanılgı vardı sanki. Bir gün o 'yanılgıyla' bir ateşe düşecekler, kurtulmak için ise birbirlerine daha sıkı sarılacaklardı belli ki. İnsanın en büyük yanılgısı, dille söylediğini aklının onaylamamasıydı. İşte insan burada yalan söylemiş oluyor, ruhunun içine düştüğü karanlığı kabul edip üstüne bir de o karanlığa dönüşmek istediğini 'aklına' kabul ettirmekle uğraşıyor idi. Ne garip bir mahlukattı ki bu, Faer o mahlukattan birisi olduğu için karşısındakinin yalan söylemediğini yani masum olduğunu anlamıştı. Tebessüm ederek adamın omzuna vurdu.
 
"Sen doğrusun. Ama yine de bildiğin şeyleri bana anlatabilirsin çünkü ben de doğruyum."

Adam ıslak, kocaman gözleriyle Faer'e baktı:
 
    "Senin adın ne?"
 
    "Faer, peki senin?"
   
  Adam kekeleyerek "Ren" dedi. Faer, bu kadar kısa bir ismi nasıl oluyor da kekeleyerek söylediğini anlayamamıştı adamın. Ancak bozuntuya vermeden "Memnun oldum." diyerek adama zarar vermek istemediğini ona belli etti. Ren de bunu anlamış olacak ki:

  "Özür dilerim." dedi ve gözyaşlarını sildi. Ardından oldukça yüksek bir sesle gülmeye başladı.

  "Ben de senin beni öldürmek istediğini zannetmiştim."

  "İyi bir koşucusun."

Ren pis pis sırıttı. "Her Krakk'lı gibi..."

"Vay... Gerçekten Krakklı mısın?"
 
  Faer, adamın göğsünü dikip gururla konuştuğunu görmüştü. İnsanların doğdukları yerlerle övünçlük duymasına "milliyetçilik" denmesi gerektiğini savunan tuhaf bir yazar geldi aklına. Faer'e göre dünyada kendisiyle övünen kralllar yeterince çok savaşın sebebiydi zaten. 'Bir de buna toplumları eklemenin gereği neydi?' diye sorduğunu hatırladı. Öfkeyle merak arasındaki o uyumsuz ruhaniyetinin etkisiyle o kitabı yazan bu tuhaf yazara yaptığı ucuz bir eleştirilerden birisiydi bu sadece. Ren "Evet tabiki başka ne olacaktım." diyip bacak kaslarını gösterirken bu kadar çok şeyi aynı anda nasıl düşünebildiğine hayret ediyordu Faer.
 
  "Gerçekten bak Krakk'lı hatunların bacakları da muhteşem olurlar. Kendi ırkım gibi çevik, güçlü, yakışıklı ve güzel bir ırk görmedim daha."

  "Ama hiçbir zaman da bir Uruzi kadar iyi bir binici olamadınız değil mi?" diyerek sordu Faer. İstemsizce bu gururunu okşamıştı.

  "Ana karada yaşayan atlılar kimin umrunda ki hiçbir işgaliniz başarıya ulaşamadı."

  "Uruziler, hiç bir zaman Krakk adasına istila etmedi ki."

  "O zaman onların durumu daha bir kötü. Gerçi bizim durumumuz kadar değil." diyerek iç çekti adam.

  Faer, adamın neden iç çektiğini pekala anlayabilirdi. Krakk adası son on yıldır amansız bir iç savaşın eşiğindeydi. Yüz yıl öncesine kadar hemen hemen İmparatorluk ile aynı zamanda gerilemeye başlayıp, ondan bir doksan yıl kadar fazla bir ömre sahip olabilmiş Krakk Krallığı on yıl önce üçe ayrılmıştı. Son dokuz yılda taraflardan sadece birisi oldukça zayıf düşmüş, onun zayıf düşmesinin tek sonucu ise diğer iki tarafın daha da güçlenmesiydi. İki tane güçlü olan tarafın getirdiği yıkım, üç tane nispeten daha güçsüz tarafların getirdiği yıkımdan daha fazlaydı elbette.Adam anlatmaya koyuldu.

  "Yaşlı babamı köyümüzün istila edip yağmalanmasından sonra evimizde ölü buldum. O gün artık o sefil adada..."

  "Kıtada" diye düzeltti Faer. Krakk adası Uruzilerin sahip olduğu toprakların üç katı büyüklüğünde üç tarafı denizlerle çevrili bir 'kıtaydı.' Gerçi bunu yaptıktan sonra baya pişman olmuştu. Adamın sözünü böldüğünü ardından oluşan uzun bir sessizlikle anlayabilmişti anca. Neyse ki adam bu mide bulandırıcı sessizliği bozup anlatmaya devam etti.

  "İşte o lanet kıtada daha fazla duramayacağımı anlamıştım.İki yenen taraf arasında kalınan yenilen taraftaydık. Babam krallığın çok sadık bir vatandaşıydı fakat ben ona ihanet edip orduya katılmadım. Köyden kaçtım. Zaten zor durumda olan krallığın yanında savaşmak istemeyen onlarca kişiyle beraberdim. Fakat sonra en azından köyüm için savaşıp babamla beraber ölebileceğimi anladım. Çünkü babam canını kurtarabilenlerin anlattığına göre, aynı yiğit bir asker gibi ölmüştü. İşte an yanılgıya düştüğüm anlardandı. Şuna bak dedim kendi kendime otuz küsür yıldır yaşıyorsun da bir kadınla bile evlenemedin. Aklım fikrim hep şamataydı, içkiydi anlarsın ya. Ama aklım bu istiladan sonra başıma geldi. Buraya, Divus'ta bir balcının çiftliğinde en azından bir iş bulmuştum. Fakat,o adamda öldü."

"Shireen'ın babası mı?"

"Shireen mı?" Adamın gözleri faltaşı gibi açıldı.

"Gerçekten bu adamın nasıl birisi olduğunu çok merak ediyorum."
Ren kafasını iki yana salladı. "Shireen adında bir adamla asla tanışamayacaksın çünkü o bir kız."

  Faer'i nedense bu şaşırtmamıştı. Çoğu zaman bu isim kızlara konulan bir isimdi ama Kırıkyürekler insanının tuhaf alışkınlarından dolayı onun bir erkek ismi olduğunu düşünmüştü.Bahsettiği kişinin bir kız olması onun ilgisini çekmişti.

"Nasıl bir kız bu?"

Ren başını yere eğdi.

 
"Anlatılamayacak kadar farklı, dünyalar tatlısı on üç yaşında bir kız..."

"13 yaşında mı?"

Swanla yaşıt.


"Evet." Ren, Faer'e baktı. "Shireen, çiftliğimizin sahibinin kızı, tek çocuğu."

"Berzelius'un mu?"

"Hayır o bizim eski sahibimizdi. Yani patlamada ölen kişiden de eski."

Faer, olayları anlamaya çalışıyordu.

"Patlamada ölen kişi kimdi peki?"

"O, Shireeen'ın babası Anthoin. Aynı zamanda Berzelius'un kardeşi..."

Faer, onu Ren'le karşılaştıran Tanrı'ya şükretti. Ren'in sırtına vurdu.

"Sen bize lazımsın evlat."

"Hey evlat mı? Ben senden büyüğüm bir kere..." diye homurdandı Ren.

Faer, ona parıldayan çekik gözleriyle baktı:

Akıl yaşta değil baştadır, evlat..."
***

  Bir saat önceye kadar birbirleriyle kovalamacılık oynayan Faer ve Ren adındaki bu iki genç şimdi oldukça iyi arkadaş olmuş gözüküyorlardı. Öyle ki Faer artık Ren'in aşık olduğu kızlardan, babasına yaptığı o büyük ihanete kadar her şeyi biliyordu. Ren, geçmişiyle barışık birisiydi. Geçmişte yaptığı hataları söylemekten zerre kadar çekinmiyordu. Faer, bunun nedenini çözemese de bunun Ren'i rahatlattığının farkındaydı. Belki de Ren, kendisinin bu hale kolay gelmediğini, sırf bu yüzden saygı duyulması gereken bir kişi olduğunu düşünüyordu. Bunun dolaylı bir sonucu da Faer'in kendisini baya mutlu hissetmesiydi. Geçmişte hataları olan insanlar, acı çekmiş insanlar daha iyi insanlar oluyorlardı ona göre. Ren, Faer'in mutlu halini yakalamış olacak ki sırtına vurarak sordu:

"Hiç sevdiğini birisi oldu mu?"

  Faer, Ren'in böyle bir soru soracağını tahmin etmişti. Ona Reysa'dan bahsetmenin hiçbir sakıncası olmadığına karar verdi. "Evet" diye yanıtladı.

"Kadına mı?"

Faer, boş gözlerle Ren' baktı. Bir erkek kadın haricindeki bir varlığa nasıl aşık olabilirdi?

"Hey, bana öyle bakma! Yılan adalarından gelen iki erkekten oluşan bir çift gördü bu gözler gerçekten!"

Faer öne doğru eğilerek güldü.

"İnanmam."

"Niye ki o kadar kitaplarla ilgili olduğunu söyledin. Bunun oralarda sıradan olduğunu bilmemen beni şaşırttı."

Faer, Yılan Adaları ile ilgili bir şeyler okuduğunu hatırlamıyordu.

"Her kitapta her şey yazmaz."

"Osealion hariç." Ren, eliyle çember oluşturdu.

"Senin Osealion'u bilmen de beni şaşırttı."
 
  Ren güldü. "Babam koyu bir Espanom'du. Osealion hakkında çok ilginç şeylerden bahsederdi. Bizim ailemizde onun ismi geçince bu işaret yapılır.Ben pek bir şey bilmiyorum ama. Dediğim gibi okuma yazmam bile o kadar iyi değil. Ama babam Osealion'da bir insanın aklına gelebilecek her şeyin yazdığını inanırdı."

Faer, bu adamın babasının ölmüş olmasına gerçekten üzülmüştü. Onlar için çok değerli bilgiler taşıyor olmalıydı.
 
  Ren'den bir kaç şey daha öğrenebilirdi.

  "Baban Osealion hakkında başka neler biliyordu?"

Ren başını kaşıdı. Genelde ne söylediğini bilemediği zamanlar bunu yapıyordu. Yüzünü buruşturdu. Bu da onun zorlandığının göstergesiydi. Faer, bir an kendisini insanlarının zihnini okuyan bir üstat olarak hayal etti.
 
Ren sonunda söyleyecek bir kaç kelam bulmuş gibiydi.
 
"Osealion'un bulunuşunun onun arayışının başlangıcı olduğunu söylerdi. O, okunması gereken bir kitaptan çok aranması gereken bir kitap derdi."
 
Aranması gereken mi?

 
İşte bu Faer'in içine derin kuşkular düşürmüştü. Bunun ne demek olduğunu Ren'in bildiğini hiç zannetmiyordu ve açıkçası Armagun ve Swan'a sormadan Oselion'u aradığını Ren' belli etmek istemiyordu. Bu yüzden yolun geri kalanında ona Reysa'yı anlatarak aralarında geçen bu gizemli ufak konuşmayı hatırlatmamaya özen gösterdi.

***
 
    Armagun, Swan'a bağırıyordu pencereden:
 
"Bir poşet elma bir poşet! Daha fazla değil."
 
  Swan içinden mırıldandı. "Hay sana da elmana da."
 
  Bunu Faer'in duyabileceği sesle söylemiş olmalıydı ki Faer onun sarı saçlarını dağıtıp güldü.
 
  "Ayıp öyle denir mi?"
 
  Swan, yolun ortasında birdenbire Faer ve tanımadığı bir adamla karşılaşınca önce irkildi sonra da söylenmeye başladı:
 
  "Armagun, çok tuhaf bir insan." Onunla uzun süre sohbet etmiş olmalıydı ki gözlerinden ki bezmişliği derin bir nefes alarak kaybetmeye çalıştı.
   
  Ren Swan'a iri gözlerle baktı. Sonra "Baya yakışıklı bir şeymiş, bu." Ardından ekledi.
 
  "Shireen'ın erkek hali diyebilirim!"
   
    Faer, o an Shireen hakkında neden fazla soru sormadığı için hayıflandı. Ama olsundu daha çok zamanları vardı konuşacak. İlk duyduğu andan itibaren bu kızın yaşanan yangınla, patlamalarla bir alakası olduğunu hissetmişti.
     
    Bir süre sonra Ren, Faer Armagun'un odasına hazır olda bekliyorlardı. Faer bir adım atmaya yeltendi ancak Armagun masasının üzerindeki kağıtlarla o kadar ilgiliydi ki hemen işaret parmağını sertçe kaldırdı. Bu parmağın yaydığı aura Faer'in alnından terler boşalmasına sebep olmuştu. Bazenleri Armagun'un bir değişik varlık olduğunu düşünüyordu. Sanki böyle bir şeyler için oluşturulmuştu, ve hayatın sonuna kadar o şeyleri yapacaktı. Hani dönüp büyük ağırlıkları taşıması için icat edilen tekerlek gibi... Ya da savaşlarda kullanılan mancınıklar gibi. Bunlar insanların işine yarayan araçlardı. Bunları insan, doğadan bulduklarını doğadan bulduklarıyla kaynaştırarak, ateşte pişirerek, güneşte kurutarak yapmıştı.
   
  Acaba bir gün insanoğlu doğadan bulduklarıyla bir insan yapabilir mi?

   
  Bu bir Tanrı'lık iddiası mıydı hiç bilmiyordu Faer. Ama kendisinin bu tuhaf düşüncelerinin çevresindekilere gülünç, komik geldiğinin farkındaydı.  Ama hala onların buna neden güldüğünü anlayamıyordu.
   
  Kendim hariç herkese komik olmalıyım.
   

  Armagun'u izlemeye koyuldu Faer. Tüm ciddiyetiyle masasının başındaki eski bir kitabı çözmeye çalışıyordu. Onun için oradaki her harf ayrı bir semboldü. Faer, bir kaç kez ona çalışırken yardım etmişti. O yüzden onun nasıl çalıştığını biliyordu. Önce en iyi bildiği harflere dönüştürüyordu kitapta yazılanları. Sonra o kelimenin anlamını metinden çıkarmaya çalışıyordu. Genelde okuduğu kitaplarda kullanılan dili anlatan sözlükler kapsamlı olmadığı için Armagun'un bazenleri bir metni beş farklı biçimde çevirdiği oluyordu.
   
  Ren de Armagun'un odasını bıkkınlıkla izlemeye koyulmuştu. Faer, Ren'in en başından beri konuşmayı pek seven bir adam olduğunu, sessiz ortamlardan hemen sıkıldığını fark etmişti. Armagun'un işini beklemek ölüm gibi bir şeydi belki de onun için. Faer sonunda dayanamadı ve Armagun'a seslendi:
 
  "Armagun, Bu Ren."

  Armagun, başını kaldırmaya bile yeltenmeden "Öyle mi?" demekle yetindi. Bu ne Faer'in, ne de Ren'in hoşuna gitmemişti fakat ikisi de çaktırmadı. Ren en sonunda "Beyefendi, rahatsız ettiğimiz için üzgünüz fakat konuşmamız gereken şeyler varmış. Sizin işinize yarayabileceğim söylendi." deyiverdi.
 
Armagun bunu duyar duymaz hışımla tek gözü için kullandığı gözlüğü çıkarıp ayağa kalkıverdi.

"Özür dilerim ,özür dilerim genç kanlar..."

"Genç kan mı ben genç değilim ki." diye homurdandı Ren.

Kim genç olmaktan hoşlanmaz? Tabi ki Ren!

Armagun'un ilgilendiği konu ise bambaşkaydı.

"Evet, yoksa yanma ile ilgili mi? Bir de patlama olmuş herhalde." Elleri yazı yazıyor gibi havada bir o yana bir bu yana süzülüyordu.
 
Ren, adamın ellerine bir müddet boş gözle baktıktan sonra boğazını temizledi.

"Yanma konusunda hiçbir fikrim yok fakat patlamanın olduğu yerdeydik. Faer ile beraber."

Armagun el çırpıp güldü. "Grubumuzun cenabeti Faer imiş belli oldu."

  Bu şaka üzerine Faer ve Ren birbirlerine bakarak yapmacık bir şekilde kahkaha attılar. Ancak Faer'in aklına o bulamadığı küçük kız gelince birdenbire sustu. Yaptıkları hiç hoş bir şey değildi fakat Armagun ve Ren'in olayların duygusal yanına pek aldırdığını düşünmüyordu.

Herkes eşit. Eşit bir şekilde kötü.

Ren Faer'e anlattıklarını özetlemeye koyuldu:

 
"Patlayan oyuncakçıya Anthoin yani Berzelius'un kardeşiyle beraber gelmiştik. "
 
"Vefat eden mi?"
 
  "Evet tam olarak o." Sonra Ren parmaklarını kıkırtadatarak devam etti:
 
    "Oysa, Berzelius'un ani ölümünden sonra çiftlikteki herkes Anthoin'in çiftlikten ayrılmasına sert bir şekilde karşı çıkıyordu."
 
    "Neden?"
 
  "Çünkü çiftlik tuttuğumuz kiralık askerler tarafından çok iyi bir şekilde korunuyordu. Kırıkyürekler'de olan son gelişmelerden sonra çiftlikte asker sayısını iki katına çıkarmıştık."
 
  "Baya zenginsiniz?"

  "Berzelius'un balı Kırıkyürekler'in en iyi balıdır. Özel arılarla yapılır ki bu arıları değil bulmak, bir tanesini bile size elletmezler. O çiftlikteki arılar kutsaldır."
 
  Faer, bu çiftliği biliyordu. Alfandes'in bu arılarla başının belaya girip neredeyse tutuklandığı bir anısını hatırladı.
 
    Armagun sakin bir şekilde sordu.

  "Peki, neden ayrıldı? Hele ki meydanın yanmasından bir gün sonra."

Ren güldü:

"On üç yaşındaki kızı yüzünden. Sizin şu Swan'a benzeyen..."

"Shireen?"

"Anthoniem kızını çok severdi. Açıkcası Shireen anlatılması biraz güç bir kız. Buradan sonrasını anlatmam efendime saygısızlık olur."

"Bir şeyler anlatabilirsin herhalde." Bunu soran Faer'di.
Ren duraksadı. "Sanırım bir bebek istemişti o kız. Aslında pek çok şey ister. Kendisi dedğim gibi ilginç alışkanlıkları ve yetenekleri olan bir kız."

"İlginç yetenekler?"

"Arılar..." Tam bu sırada kapı sertçe açıldı. Bu gelen Swan'dı. Soluk soluğaydı. Yanakları pembeliğinden dışarısının soğuduğunu anlamıştı Faer.
"Bir poşet..." Armagun'a poşeti gösterirken nefes alıp veriyordu. Sonra Faer'e baktı. Sesi titriyordu. "Faer... Seninle konuşmak isteyen iri yapılı birisi var."
Faer, titremişti. "İri yapılı... Peki?"

"Kızgındı, çok kızgındı." Swan sustu ve içeriye giren adamlara yol verdi. Adamların en önünde Faer'in sabah çarptığı kızıl saçlı adam vardı. Baltasının ucuyla dişlerini birbirine sürttü. Diğer iki adamda pis pis gülümsediler. Faer'e bakarak "Hey sen." dedi.

"Seni yumruk yumruğa dövüşe davet ediyorum."

Faer, suspus olmuştu. Oradaki herkes gibi.

"Ben mi? P.. neden ve nesine? Sen kimsin?"

"Canına..." diye gürledi kızıl saçlı adam.

"Benim kim olduğumu ancak beni yenersen öğrenirsin." diye eklemeyi de unutmadı.

  Baltasını yere attı ve Swan'ı elinin tersiyle yana doğru itti. Bu bile Swan'ın duvara çarpması için yeterli olmuştu. Sonra da kolunu sıvamaya başladı.

Her yeni bir dostun yeni bir düşman demek olduğu bir dünya!


Kızıl sakallı adam pis pis sırıtmaktaydı.
 

OghuzBey

Squire
WBNWVCWF&S
Öncelikle hikayen baya iyi. Farklı karakterler ve mekanlar görmemiz beni her bölüm daha da içine çekiyor. En sevdiğim Fear'ın maceraları oldu. Devamını bekliyorum
 
Top Bottom