MAVİYE BULANMIŞ HANÇERLER

Currently viewing this thread:

Hey yo! Forum üyeleri moderatörlerle takışıp Bannerlord'a sövedursun, ben de bayağıdır aklımda olan bir hikayeyi ölümsüzleştirmek için kolları sıvadım. Dörtyol Hanı maalesef ki eski şanından çooook uzak olsa da, beğeninize sunacağım 'boombastic, fully fantastic'' eserimle inşallah diriltemesem de hortlatmayı deneyeceğim. Saygılar, sevgiler, keyifli okumalar.

MAVİYE BULANMIŞ HANÇERLER


Benim adım Robert.

Sofrasına koyacak ekmeği dahi olmadığı için, kendisine sadık birkaç hizmetkârıyla beraber kale burçlarından aşağı atlayan bir soylunun oğluyum.



Benim adım Robert.

Üzerindeki çizikler yüzünden ekmeğe benzeyen eski bir kalkana çizili aile armasında, çoktan yok olmuş onurunu taşıyan bir muhafız komutanıyım.



Benim adım Robert.

Bu da benim hikâyem.






Praven, bir zamanların kudretli imparatorluğunun gözbebeği. Uğruna binlerin öldüğü, ozanların her saat başı yeni şiirler yazdığı, surlarından içine girenlerin mest olup bayıldığı başkent. Şimdi ise sadece ucuz fahişe bulmak için arka sokaklarını gezen birkaç taşralının ya da Svadya’nın bir numaralı adamının yağ bağlamış göbeğine bir boğum daha eklemek için sıraya giren soyluların uğrak yeriydi.

Baş subayıma devriye hareketleri için son direktifleri verdikten sonra, reveransını dahi beklemeden garnizon kulesindeki küçük odama doğru yola koyulmaya başlamıştım bile. Praven Kraliyet Sarayı, her ne kadar karmakarışık siyasi entrikaların membaı sayılsa da muhafız kumandanlığı yapmak için fazlasıyla sıradandı. Gece devriyeleri için rotaları belirle, sabah kabulünde lordlara eşlik edecekleri ve dert yanan köylüleri kovacakları seç, konsey toplandığında saatlerce ayakta dikilip bağrışmalara tahammül et, eğitimlerde balkonda durup asık bir suratla mırıldan, ziyafetlerde kralın sofrasında oturduğun halde hiçbir şey içmeden sürekli etrafını gözle. Sadece ismi kalmış mavi kanlı bir ailenin son ferdine layık görülen tek vazife buydu. Babamın ölümünden sonra, sırf imparatorluk kültürünü yaşattıklarına kendilerini inandırmak için beni alıp saray korkuluğu görevini sırtıma yüklemişlerdi. İşimi çok seviyor ve ciddiye alıyordum, baş subayım ölse koridordan geçen mareşali eşkıya zannedip öldürebilecek kadar. Öyle bir duruma gelmiştim ki, haydut baskını olduğunda ya da isyan çıktığında şölen havasına bürünüyordum. Geri kalan zamanlarda, işleri altımdakilere bırakıp aylaklık ediyordum. Zaten her yöneticinin yaptığı da bu değil midir?



Zırhımdan çıkan gıcırtılı çelik sesi ve çizmelerimin tok vuruşları dışında, gecenin pençesine sığınmış koca duvarlarda hiçbir ses yankılanmıyordu. Sarayın katlarını birer birer ardımda bırakırken, görmeye alıştığım kapı nöbetçilerine bile rastlamıyordum. Büyük ihtimalle hepsi ya bir yerde sızmış ya da çoktan bir kadının kollarında uykuya dalmışlardı. Bu, kuş tüyü yastıklarında ölüm korkusuyla bekleyen lordlar için facia olabilirdi ama benim için bir sorun teşkil etmiyordu. Eğer şikâyet gelirse, suçu adamlarıma atıp yoluma bakıyordum. Zaten çoğunu tanımıyordum bile. Teftiş zamanları kılıcını bileylemeyi unutan genç askerleri ya da arbaletini gevşek bırakan bunak nöbetçileri azarlayıp işe yaradığım havasını vermek dışında adamlarımın çoğuyla hiçbir iletişimim olmuyordu. İcraatlarım yüzünden onların gözünde sevimsiz, kılkuyruk, saldırgan bir lordcuk haline gelmiştim. Kimse benden bunu dert edip ağıtlar yakmamı beklememeliydi gerçi.



Kemerimde asılı duran anahtarımla kapımı açtıktan sonra, miğferimi bile çıkarmadan bir külçe gibi döşeğe serildim. Gün boyunca kırk kiloluk zırh taşımak insanı fazlasıyla yoruyordu. Kılıcımı kınından çıkarıp yanıma yatırdıktan sonra, döşeğin karşısındaki penceremden karanlık gökyüzünü izlemeye başladım. Esen ılık rüzgâr, küçükken başımı okşayan babamın dokunuşlarını hatırlatıyordu bana. Ve kulaklarıma dolan ıslık, öğüdünü bir kez daha beynime kazıyordu: ‘’Oğlum; eğer bir gün onurum da hanemiz gibi yok olursa, bil ki baban da yok olmuş demektir. Bir insan hayatını kaybederse sadece bedeni toprağa karışır ama onurunu kaybederse kendisi de ölür. Bil ki, ben asla soyumuzun şanına leke sürmeyeceğim.’’ Dediğini de yapmıştı, Nord barbarlarının akınında köyü ve kalesi harap edilince, var olmaya daha fazla dayanamamıştı. Geçmişim, kül olmuş barakaların ve ise bulanmış taş duvarların arasında yatıyordu. Ne gidecek bir yerim, ne bulacak bir yakınım, ne hayal edecek bir geleceğim kalmıştı. Eski bir kalkana çizilmiş armam ile ismimin başına eklenen kumandan sıfatım dışında hiçbir şeyim yoktu.



Eski günlerin acısını bininci kez kalbime gömerken, şehrin boğuk gürültüleri arasından nal sesleri gittikçe yaklaşmaya başladı. Akşam vakti saraya atlı geliyorsa bunun iki nedeni olabilirdi: Ya bir mavi kanlının oğlu yolunu kesen çapulculardan kaçıyordu ya da şehirde asayişi bozan bir olay olmuştu. Fakat hiçbirinde şimdiki gibi hararetli konuşmalar, farklı ağızlardan duyulan bağrışlar, koşuşturan insanların ayak sesleri, yanan meşalelerin çıtırtıları peyda olmuyordu. Ortada bir şeyler dönüyordu, berbat ‘bir şeyler.’. Kemerimin şıkırtılı melodisi eşliğinde yavaşça yerimden doğruldum ve pencereye doğru ilerledim. Muhafızlar bahçenin dört bir yanından kulelere dağılırken, gardiyanlar da giriş kapısına yığılan gürültücü kalabalığı kalkanlarıyla geri itmekle meşguldü. Kılıcımı uykusundan uyandırıp kınına geri koyduktan sonra hane kalkanımın kayışlarını sırtıma geçirdim ve odamdan ayrıldım. Anlaşılan bu gece uyku yoktu.



Sarayın bahçesine çıktığımda, etraf adeta mahşer yerine dönmüştü. Farklı farklı kulelerden çıkan lordlar, etrafta koşuşturan askerler, meşaleler ve küfürlerle gecenin sessizliğini yırtan halk, nal sesleri, meşalelerin kör edici ışığı. Çığ gibi sorunlar bizi bekliyor gibiydi. Tüm bu hengâmenin arasında baş subayım koşa koşa yanıma gelip aceleci bir reverans yapmasa içinde kaybolacakmışım gibi hissediyordum.

‘’Efendim, ben de tam emir erini yollayıp sizi çağırttıracaktım.’’ Sesi telaşlıydı, haddinden fazla telaşlı.

‘’Neler oluyor çavuş? Yeni bir halk isyanı mı patlak verdi?’’

Üzüntüyle başını salladı. ‘’Hayır, efendim, maalesef durum çok daha ciddi. Az evvel bir ulak geldi ve surat ifadesine bakılırsa getirdiği haberler hiç de hayra alamet değildi. Halk arasında bazı dedikodular var, doğruluğunu teyit etmeye çalışıyoruz. Konsey acil olarak toplanma kararı aldı, tüm lordlarımız kabul salonuna teşrif ediyorlar.’’

‘’Bu adamlar nasıl bu kadar hızlı kapıya dayandı be adam? Nasıl daha benim bilmediğim meseleleri haber alıyorlar?’’



Gözlerini kaçırarak bir neden bulmaya çalışırken, çıplak tenlere inen zırhlı yumrukların sesi ona istediği bahaneyi vermişti. Anlaşılan gardiyanlar, meraklı kalabalığı dağıtmak için harekete geçmişlerdi. Gözleriyle izin istedikten sonra, oluşan kargaşayı dağıtmak için kapıya doğru ok gibi fırladı emir subayım. Eminim ki, öfkeli bir muhafız kumandanıyla yüzleşmektense köylülerin taşlarına hedef olmayı tercih ederdi.



Elimden geldiği kadar hızlı adımlarla, kral kulesinin kabul salonuna varmaya çalışıyordum. Bu sırada yolda rastladığım askerlere de yalandan emirler veriyor, güvenliği sağlamalarını talep ediyordum. Kimse de ağzını açıp ‘’Peki nasıl yapalım kumandan?’’ diyemiyordu. İşimle ilgili tek sevdiğim kısım buydu.



Nefes nefese kabul salonuna vardığımda, soyluların neredeyse hepsi kabul kıyafetleri eşliğinde hazır bekliyorlardı. Çoğunun gözleri kanlanmış, ağızlarının kenarından salyaları sarkmış vaziyetteydi. Eğer onlar da neler olduğunu bilmiyorlarsa, demek ki gerçek bir sorunumuz vardı. Aralarından geçip Büyük Esterich’in aslan motifli tahtına ilerlerken, üzerimde küçümseyici bakışlarını hissedebiliyordum. Resmi olarak ‘kont’ unvanım olduğu için soyluların, muhafız kumandanı olduğum için de kralın önünde baş eğmek zorunda olmayan tek kişiydim. Bu yüzden çoğu benden nefret eder, ayak takımın bir üst basamağındaki sefil olarak görürlerdi. Eh, hislerimiz karşılıklıydı. Onların arasında uzun zamandır dikildiğim için çoğunun adını ezbere biliyordum. Dudaklarının kenarından sarkan sarı bıyıklarını okşayan Meltor’du. İpek elbiselerine tezat çirkin suratıyla duvara yaslanıp etrafını izleyen ise Kont Klargus. Diğerleri de Despin, Stamar, Ryis, Mirchaud, Beranz vesaire vesaireydi.



Altın aslanın yanında yerimi alırken, Bakan Gerald da tahtın öbür tarafında bekliyordu. Görevi gereği krala gönderilen mektupları okuma yetkisine sahip olan tek kişiydi. Çizmelerini yere sürtüşünden fazlasıyla huzursuz olduğu açıktı. Gökler katı adına, neler oluyordu böyle? Tam Gerald’a neler olduğunu soracakken, ‘’Majesteleri Kral Harlaus teşrif ediyor!’’ diye bağıran kapı görevlisinin sesiyle irkildim. Salondaki sessizlik daha da gergin bir hal alırken, lordlar kendilerine çeki düzen verip önderlerini beklemeye başladılar. Sessizliğinin sesini ortadan ikiye bölercesine kılıcımı çekip ayaklarımın dibine sapladım. Kabul salonunda silah taşıyabilen tek mavi kanlı olduğum için, bu hareketi her yaptığımda kendimi aşırı karizmatik hissediyordum. İki şövalyenin refakatindeki Kral Harlaus kapıda belirdiğinde, soylular başlarını eğip ellerini göbeklerine bağladılar. Ağır adımlarla tahtına ilerlerken, dudaklarından belli belirsiz teşekkür sözcükleri mırıldanıyordu. Harlaus hakkında çok şey söylenebilirdi: İşe yaramaz, gaspçı, güç aşığı, şişko. Ama kimse bu adam için, maiyetindekilere değer vermediğini söyleyemezdi.



Kral Harlaus, tahtına kurulduktan sonra elini kaldırdı ve tüm soylular doğrulup salonu boydan boya kaplayan uzun masaya oturdular. Bakan Gerald, elindeki mührü kırılmış mektubu krala uzattığında herkes meraklı gözlerle onun ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu. Okuduğu her cümlede sıkıntılı bir nefes veriyor, ellerini şakaklarında gezdiriyordu. Mektup bittiğinde, büyük bir titizlikte geri katladı ve Gerald’a uzattı. Ardından boğazını temizledi, söze başladı:



‘’Değerli lordlarım, saygıdeğer tebaam. Sizi bu saatte yatağınızdan kaldırıp huzuruma çağırdığım için en derin özürlerimi kabul edin. Aldığım bu son haber, şüphesiz ki hem yurdumuzun hem de krallığımızın geleceğine tehdit oluşturacak hadiseler içeriyor. Uykumdan uyandırıldığımda olaylara tam anlamıyla vakıf değildim fakat şimdi anlamaya başlıyorum. Bildiğiniz üzere Kergitler’in at lordu Sancar Han, yedi ay doğumu öncesinde avlanırken meçhul okların hedefi olmuştu. Daha sonrasında ise kardeşi Dustum’un, konuk olduğu Yalen şehrinin burçlarından denize düştüğünü öğrenmiştik. Az evvel elime geçen mektup, değerli Kont Tredian’dan geldi. Kendisi, bizzat benim emrimle Nord Krallığı elçisi olarak Sargoth’ta bulunuyordu. Söylediğine göre Ragnar, Kont Tredian’ın şerefine düzenlenen tekne yarışlarında kendi teknesinin şüpheli bir şekilde batması sonucu boğularak can vermiş. Enkaz denizin dibinden çıkarıldığında, teknenin dibinde yarıklar bulmuşlar. Liman görevlileri idam edilmiş, Kont Tredian ise şüpheli olarak sarayda göz hapsinde tutuluyormuş. Anlaşılan bir çete, Kalradya’nın kraliyet ailelerini hedef almakta. Tüm bu suikastların ardında nasıl bir gücün olduğunu bilmiyoruz. Belki fetih için hazırlık yapan uzak krallıklar, belki tahta çıkmak isteyen isyancılar, belki de siyasi karışıklıktan çıkar sağlayacak bir suç örgütü. Henüz hiçbir fikrim yok. Ben de hem fikirlerinizi dinlemek, hem de geleceğimiz için bir yol haritası çizmek için sizi konseyden önce buraya topladım. Önce kim konuşmak ister?’’



Lordlar, duydukları karşısında hayret dolu mırıldanmalarla birbirlerine bakıyorlardı. Kimse ne düşüneceğini, ne söyleyeceğini, ne yapacağını bilmiyorlardı. Sonunda Kont Plais cesaretini topladı ve izin isteyerek masadan kalktı. Kraldan kaçırdığı gözleri, söyleyeceklerinin hiç de hayırlı olmadığına delaletti.

‘’Kralım, şüphesiz ki tüm bu ölümlerin ardında Kalradya’nın dengelerini değiştirmek isteyen gizemli bir elin parmağı bulunmaktadır. Seneler boyunca Svadya’nın şanlı sancağını zafere taşıdınız, tebaanızın refahını her şeyden önde tuttunuz. Hiç şüphem yoktur ki, bu odada bulunan herkes size derin bir saygı ve sadakatle bağlıdır. Lakin sabık yöneticilerin kaderi, size sandığımızdan da yakın olabilir. Eğer fikrimi sorarsanız, bu habis mevzu çözülene dek saraydan ayrılıp güvenli bir yerde ikamet etmeniz elzemdir.’’



‘’Ne yani, kaçayım mı?’’ diye sordu kral. Sesi stresten çatallanmıştı.



‘’Kesinlikle hayır, efendimiz. Cesaretiniz ve metanetiniz tüm diyarda bilinir. Ben sadece saygıdeğer komutanlarınızla bu kirli eylemleri gerçekleştirenleri bulana kadar stratejik olarak avantajlı bir yerde konuşlanmanızın taraftarıyım.’’



Harlaus derin bir nefes aldı ve bıkkınca üfledi. Kendisini sessizce izleyen kalabalığa bakıp ‘’Siz de aynı şekilde mi düşünüyorsunuz lordlarım?’’ diye sordu. Herkes sessizce başını öne eğdiğine göre, bu bir çeşit onaylama olmalıydı.



Gerald’a dönerek sorusunu yineledi: ‘’Sen de böyle mi düşünüyorsun Başkan?’’



Başkan, kadife gibi bir sesle: ‘’Efendimiz en iyisini bilir lakin bana sorarsanız Kontumuz Plais’in önerisi gayet mantıklı duruyor.’’ Şeklinde cevapladı.



Kralın başı bana doğru dönerken, ne cevap vereceğimi bilmiyordum. Bugüne kadar Harlaus’un ölümü hakkında hiç fikir yürütmemiştim. Karşımda bir kral değil, kendi canı için endişelenen aciz bir adam vardı. Ona umursamadığımı söyleyecek, yalandan tavsiyeler verecek, sessiz kalacak kadar acımasız mıydım?



Yere saplı kılıcımın kabzasını sıkarak ‘’Her ne karar verirseniz verin, kılıcım yanınızdadır majesteleri!’’ diye haykırdım.



Hayır, değildim.



Kral Harlaus, hafif bir tebessümle ‘’Teşekkürler, Kont Robert. Desteğini takdir ediyorum.’’ dedi ve kararını açıklamak için ayağa kalktı, onunla beraber bütün lordlar da.



‘’Sevgili lordlarım, Kont Plais’in ve danışmanlarımın verdiği tavsiyeleri dinledim ve en doğrusunun sarayı terk etmek olduğuna karar kıldım. Maalesef şartlar, çok sevdiğim bu şehri terk etmemi gerektiriyor. Bu katil çetesini dize getireceğinize ve krallığımızın huzurunu müdafaa edeceğinize güvenim tam. Emin olun, her nereye gidersem gideyim desteğim sizinle olacak. Bir maruzatım daha var, Suno Lordu Klargus’tan.’’



Kont Klargus, bunu duyar duymaz öne çıktı ve baş selamı verdi.



‘’Sizden ricam, bana bir şey olduğu takdirde Leydi Isolla’yı bulmanız ve kalenizde misafir etmenizdir.’’



Salon duvarları, lordların şaşkın haykırışlarıyla yankılanırken Kral Harlaus elini kaldırıp sükûneti sağladı.



‘’Biliyorum lordlarım, bir isyancıyı topraklarımda istemek yeterince abes. Lakin krallığımızın geleceği için bu şart. Bildiğiniz üzere hayatımda hiç evlenmedim ve yerimi alacak bir varisim de yok. Elbette ki içinizde ben ölürsem kraliyet soyunu devralacak şerefli lordlar var lakin aranızda ikilik çıkmasından endişe duyuyorum. Bir taht kavgası, düşmanlarımız için eşi bulunmaz bir nimet ve ülkemiz için kaçınılmaz felaket olacaktır. Kralınız olarak tek istirhamım, olur da ben atalarımın yanına gidersem Isolla’ya kayıtsız şartsız bağlılık yemini etmenizdir. Kergitler de varissiz kaldı ve şu an iç savaş yüzünden birbirini yiyen komutanların güdümünde bir çapulcu devleti haline geldi. Svadya Krallığı’nın da aynı makûs talihi paylaştığını düşünmek ölümden de korkutucu. Hem Isolla’nın da bu devlette hakkı vardır, benim kadar olmasa da. Neticede oturduğum taht, bir zamanlar babası Büyük Kral Esterich’indi. Krallığın yok olmasındansa, benim adı lanetlenen bir gaspçı olarak ölmem daha evladır.’’



Gülümsedi, muzipten çok kederli bir gülüştü bu.



‘’Ne tuhaf değil mi? Hayatım boyu onu bu topraklardan uzak tutmaya çalıştım ama şimdi kendi ellerimle onu evime alıyorum. Yıllarca ne savaş meydanlarındaki şaşalı çadırımda oturup askerlerimin ölmesini izlerken, ne de kale surları önünde yitip giden onca hayata gözyaşı dökerken ölümün soğuk nefesini ensemde hissetmemiştim. Şimdi ise onu hiç olmadığı kadar yakınımda hissediyorum. Ve ölüm korkusu, insana yaptığı yanlışları ve kırdığı kalpleri sorgulatıyor. Neyse, korkak bir ihtiyarın vecizelerini yeterince dinlediniz. Şunu bilin ki, hepinizle aynı sofrayı paylaşmış olmaktan gurur duyuyorum. İzninizle odama çekilmek istiyorum, gökler katı sizi ve krallığımızı korusun, yüceltsin.’’



Kral, omzunun üstünden bana bakıp ‘’Kont Robert, bana eşlik eder misiniz?’’ diye sordu.



Verdiğim cevap, kralın sözlerinin coşkusuyla oldukça gür bir sesle çıktı: ‘’Şerefle, majesteleri!’’ Gururla kılıcımı kınına koydum ve sağ yumruğumu göğsüme bastırdım.



Kralın peşi sıra salondan çıkarken, lordların burun çekişlerini ve hıçkırıklarını duyabiliyordum. Hepsi, Harlaus’un fedakarlığı ve dürüstlüğü karşısında duygulanmıştı. Doğrusunu söylemek gerekirse, ben de pek farklı düşünmüyordum. Göbeğinin altında saklı olduğunu düşündüğüm onuru, ölüm korkusu karşısında açığa çıkmıştı. Sanki öleceğini kabullenmiş gibi, muzaffer bir komutan edasıyla onu bekleyen yol ayrımına yürüyordu.



Kral odası, büyük koridorun hemen sonunda yer alıyordu. Sadece kapısı dahi içerisinin ne kadar görkemli olduğuna dair fikir veriyordu. Svadya Krallığı’nın her bir zerresine gösteriş hakimdi. Rodoklar’ın sade ve göze hoş gelen mimarisine karşın, üvey kardeşleri sütunlardan bahçedeki toprağa kadar şatafata bulanmıştı. Görkemli sarayın argın kralı, odasına girecekken arkasına döndü ve adımı seslendi.



‘’Emredin, majesteleri.’’



Gözleriyle beni tartarcasına süzdükten sonra gülümsedi. ‘’Baban büyük bir adamdı.’’



Öyleydi, bir o kadar da gururlu ve aptal.



‘’Teşekkür ederim, majesteleri.’’



Hiçbir şey söylemeden odasına çekildi ve altın işlemeli ahşap kapısını sessizce kapattı. Normalde kapıda nöbette durmaları gereken muhafızlar yerlerinde yoktu, dışarıdan gelen seslere bakılırsa kapıya dayanmış halkla başa çıkabilmek için tüm kuvvetler oraya sevk edilmişti. Kimsenin de aklına, komutanlarından izin almak gelmemişti. Ne sürpriz, ne sürpriz…



Her nasıl oluyorsa, bir haber saraya gelmeden önce halkın ağzına düşüyordu. Şimdi de öyle olmalıydı. Bir hafta önce, daha ölümü resmi olarak açıklanmadan sokaklarda mızrağa geçirilmiş Sancar Han kuklaları gezdiriliyordu. Şu anda da rıhtımda Kral Ragnar’ın replikaları denize atılıyor olmalıydı. Praven halkının eğlence anlayışı fazlasıyla tuhaf, bir o kadar da korkutucuydu.



Kapıya yaslanmış, kırılan kemik sesleri ve muhafızların küfürleri eşliğinde sabahı beklerken birden belli belirsiz kavga sesleri kulağıma gelmeye başladı. Sesler dışarıdan değil, kral odasından geliyordu. Yere düşen birkaç şamdanın gürültüsünden sonra ölüm kokan bir haykırış boş koridorları inletti.

Hemen kılıcımı kınından çekip odaya dalmak istediysem de, kapı içeriden kilitlenmişti. İyice gerildim, gerildim ve güçlü bir omuz darbesiyle kapıyı menteşelerinden sökerek içeriye girdim. Kral Harlaus, odanın ortasına serilmiş, göğsünden ve boğazından akan kanlarının oluşturduğu bir göletin içinde cansız yatıyordu. Yatağından sarkan ipek tüllerde kan lekeleri vardı. Hemen yanı başında da, yüzü örtülü bir siluet.



‘’Dur!’’ diye bağırdıktan sonra ileriye atılıp kimliği meçhul katile kılıcımı salladım. Giydiği uzun cübbeden dolayı istediğim gibi zarar veremesem de, karnında ufak bir kesik açıp tuniğini yırtabilmiştim. Katil, tıslamaya benzer bir ses çıkardıktan sonra çevik bir hareketle ikinci savuruşumdan kurtulup karnıma kuvvetli bir tekme attı. Darbenin şiddetiyle yere serildiğimde, içine iblis girmiş gibi uçarcasına taklalar atarak pencereden atladı. Lordlar ve birkaç muhafız odaya girerken, kılıcıma yaslanarak doğruldum. Elimde ölü bir kral, kanlı bir kılıç, sıfır şahit ve açıklamam gereken bir sürü mesele vardı.
 
Hikayenizi Okdum Bu Günlerde Cok az Yazı Yazan Var Bende Onlardan biriyim Güzel Begendim
Çok teşekkürler şans verip beğendiğiniz için. En kısa sürede hikayenize göz atacağımdan emin olabilirsiniz. Yazarlar el ele verirse belki buralar biraz canlanır.
 
Top Bottom