Krallık Savaşları (2.BÖLÜM GELDİ)

Users who are viewing this thread

Boluluberkay

Recruit
14936426-256-k50895.jpg
KRALLIK SAVAŞLARI

Yıllardır bitmeyen bir savaş. Işığın Savaşçıları, Karanlığın Savaşçıları ve Gölgenin Savaşçıları çarpışmasına hazır olun! Ganjad'da sadece bir krallık hüküm sürmek istiyor. Peki bu ne kadar kolay?

Işığın Savaşçıları ; İnsanlar , Elfler , Cüceler
Karanlığın Savaşcıları ; Orklar , Goblinler , Troller
Gölgenin Savaşcıları , Gece Elfleri , Ölümsüzler , Entler​

Arkadaşlar ben Game of Thrones'în çok büyük hayranıyım. Bu hikayemde Westeros tarzı bir evrende geçiyor. Ama kendime özgü bir anlatımım olduğunu düşünüyorum. Hepinize keyifli okumalar dilerim.​

drow_o10.jpg

(Olayları daha iyi kavramanız için haritalara bakmanız önerilir.)

(Hikayeyi okurken çok daha güzel bir his vermek için videoyu başlatıp, müzikle beraber okumanız önerilir. Fakat youtube ekranını buraya yansıtamıyorum.)

DÜNYA HARİTASI :
7m42qv.jpg

[size=18pt]GANJAD HARİTASI :

MYjDkN.jpg


[size=18pt]1.BÖLÜM: GOBLİN MAĞARASI

Ganjad'da ayakta durabilen ve varlığını sürdürmekte olan dört büyük krallık vardı. Işığın savaşçıları, Karanlığın savaşçıları , Gölgenin savaşçıları ve Yağmurun oğulları. Bu dört krallık kuruldukları yıldan beri kıyasıya savaşlar vermişti. İçlerinden en savunmasız krallık olan Yağmurun oğulları, Ganjad'daki savaşına acı kayıplar ile veda etmek üzereydi. Son ayakta kalan şehirleri, Karanlığın savaşçıları'nın saldırısına uğramış ve acımasız bir şekilde fethedilmişti.

O günden sonra Ganjad'da sadece üç büyük krallık kalmıştı. Yağmurun oğulların'dan bazı köylüler ise ormanlara,dağlara kaçabilmiş yaşamak için umutlarını yitirmemişlerdi.

***********************************************

Soğuk ve yağmurlu bir gündü Dhordom'un kafası bulanıktı. Açlık onu yenmek üzereydi. Herşeye rağmen bir çok zorluğun üstesinden gelmişti. Bunun'da gelebilirdi! Krallıklarının çökmesiyle beraber doğup büyüdüğü Dugrim köyünden ailesiyle beraber kaçmak zorunda kalmıştı. Ailenin yakışıklı oğlanı Dhordom , ailenin yaşlı babası Grundo ve ailenin yaşlı hasta annesi Gemma ile beraber dağlarda günlerdir yürüyorlardı.

''Sanırım burası iyi evlat! Bu gece burada uyuyabiliriz.'' dedi baba Grundo. Dhordom ise her gece farklı mağaralarda uyumaktan bıkmıştı. Köyündeki evinde sıcacık uyumayı özlemişti. Köydeki huzur kokan ortamı özlemişti. Herşeyden öte hayvanlarını özlemişti. Her gün sabahın erken saatlerinde kalkıp tavukların kümesinden yumurta almayı özlemişti. Hayvanlarıyla en son dakikalarını hatırlamak istemiyordu. Çünkü onları son gördüğünde karanlığın savaşçılarının en güçlü ırkı olan orklar tarafından gözlerinin önünde yeniliyordu.

Dhordom babasına anlamsız ifadelerle baktı. "Daha ne kadar gideceğiz baba? Her gün farklı mağaralarda uyumaktan bıktım! Annemi düşün baba! görmüyor musun halini? '' dedi kuru bir ses ile.

Grundo bir anlık öfkeyle içindekileri dökmeye başladı. "Söylesene evlat! neyini beğenmiyorsun? Hala hayattasın değil mi? Elimden bir şey gelse seve seve yaparım. Şimdi bana bağırmayı kes! Gürültü edeceğimiz yere sımsıkı birlik olmalıyız. Bir aile olmak bunu gerektirir.'' dedi Baba Grundo.

"Yeter!" Dhordom'un sesi gök gürültüsü kadar şiddetli seslerin arasından duyuldu. "İyi bir aile demek... Bunu sen mi söylüyorsun merek ediyorum. Eğer anneme bir şey olsun. Bunu senden bilirim!"

"Evlat... Geçmişi unuttuğumuzu sanıyordum.'' dedi Grundo.

Dhordom öfkelendi ve elindeki kılıcını yere fırlattı. "Sen unuttun baba! Ama ben hiçbir zaman unutmadım! Suçsuz,günahsız cüceleri nasıl öldürdüğünü unutmadım baba! Peki sen? Yeterince unutabildin mi? Günahsız cüceleri öldürdüğünde yüreğin hiç mi sızlamadı baba?"

O sözlerden sonra ortamda sessizlik hakim olmuştu. Anne Gemma umutsuzca hastalıkla pençeleşiyor , Baba Grundo ise geçmişiyle yüzleşiyordu. Dhordom'un ise gözleri parlıyordu. Halen daha hayatta kalabilmeleri için bir umut olduğunun düşüncesindeydi.

Ertesi sabah, günün ilk ışıklarıya beraber Dhordom uykusundan uyanmıştı. Her gün yeni bir başlangıç yapmayı deneyen Grundo ise ortalıklarda yoktu. Dhordom eski avcı ustasının öğrettiği tekniklerle birkaç balık avlamıştı. Mağaraya geri döndüğünde ise hiç beklemediği manzarayla karşılaşmıştı.

Üç goblin yaşlı hasta anne Gemma'nın etrafını sarmıştı. Baba Grundo ise halen daha ortalıklarda yoktu. Dhordom çaresizce ne yapacağından habersiz goblinleri takip etmekle yetinmişti. Bir Goblin sürüsü anne Gemma'yı taşıyordu. Dhordom ise daha önce Goblin avına çıktığından annesini nereye götürdüklerini kestirebiliyordu. Bir süre yürüdükten sonra Goblinler bir mağaraya götürdüler. Mağaranın başında iki görevli asker goblin olduğundan Dhordom bir süre çalılıkların arasından izlemekle yetindi. Fakat asker goblinlerin mağaranın başından gideceği yoktu. Dhordom bir süre düşündü. Yerdeki kocaman taş sanki sırıtıyordu. Dhordom hemen taşı aldı. Çalılıkların arasından goblinin kafasına taşı fırlattı. Goblin ædeta neye uğradığını şaşırmıştı. Etrafa bakındı ve kimseyi göremeyince...

''Kafama ne taş atıyorsun be salakk'' diyerek yanındaki gobline bağırdı ve yerden aldığı kocaman taşı yanındaki goblinin kafasına geçirdi. Goblin birden kendini yerde buldu.

Dhordom'un planı yavaş yavaş işliyordu. Sessiz bir şekilde ''Bir gitti bir kaldı'' dedi. Sırtındaki çantadan bıçağını çıkaran Dhordom yavaşça diğer gobline yaklaştı ve goblini boğazından keserek kafasını kopardı. ''Bu goblinlerin cücelerle bir akrabalığı varmı acaba, boyları hemen hemen aynı gibi'' diye alay etti. Mağaraya girmişti. Mağaranın içi devriye gezen goblinlerle doluydu.

Dhordom'un bu kadar devriye gezen goblinin arasından gidip annesini kurtarması imkansız gibi gözüksede denemekten başka çaresi olmadığını biliyordu. Kocaman bir kapıya gelen Dhordom, bidonların arasından içeriye nasıl girerim diye düşünüyorken kocaman kapı birden yavaş yavaş açılmaya başladı. İçeriden bir goblin eli kanlar içinde çıkıyordu. Arkasından normal goblinlerin iki katı büyüklüğünde bir goblin çıkmıştı. Elinde bir kadın kafasıyla gidiyordu.

Dhordom keskin gözleriyle kafaya yöneldi. Kafa annesine aitti. ''Hayır o .. annemin kafası olamaz.. lütfen ... '' dedi acılar içinde. Fakat oydu. Dhordom'un annesinin kafası goblinlerin liderinin elinde kanlar içinde sallana sallana gidiyordu. Dhordom bidonların arasında çaresizce gözyaşları dökmekle yetindi.​

[size=18pt]2.BÖLÜM: YENİ DOSTLAR
Dhordom, goblin mağarasından gizlice olsada çıkabilmişti. Gözyaşları içinde sel olup giden Dhordom, annesinin ölümünün sorumlusunu babası olarak görüyordu. Mağaraya gittiğinde babası hala ortalıkta yoktu. Bir süre bekledi ve babasının geldiğini gördü.

"Sen nasıl bir adamsın! Annemin kafasını goblinler koparsın! Sen ortalıklarda olma! İstediğin oldu işte annem hastalıktan değil! Senin yüzünden öldü! '' dedi Dhordom.

"Ne? Nasıl olur.. Ben sadece biraz hava almak istemiştim sadece bu. '' dedi Grundo. Sanki yüzünde hafif bir gülümseme vardı fakat bunu saklamaya çalışıyor gibiydi.

''Bari adam gibi yalan söyle! Evet! saatlerdir hava alıyorsun değil mi? Eğer anneme birşey olursa sana baba demem demiştim. Şimdi hazırlanıp gidiyorum. Yola tek başıma devam edeceğim. ''

Grundo yüzündeki gülümsemeyi saklamaya devam ediyordu. Bir yandanda Dhordom'un anlamaması için duygu sömürüsü yapmaktaydı. ''Evlat.. Bunun sorumlusu ben değilim. Lütfen gitme. ''

'Artık çok geç baba. Bir daha karşılaşmamamız dileğiyle. '' dedi ve Dhordom mağarayı terk etti.

Dhordom soğuk dağlarda çaresizce dolaşıyordu. "Hm.. Hava soğuk. Şu çantamızdaki haritaya bir  bakalım. Pekala sisli dağlar... Hmm sığınacak bir krallık bulmam gerekiyor. Bütün gün dağlarda gezinip ölümü bekleyemem. "

Dhordom saatlerce bir ağacın altına oturmuş hangi krallığa sığınacağını düşünmekteydi. ''Karanlığın savaşcıları olmaz. Başından beri orklarla,goblinlere dolu bir krallık. Benim gibi bir insanı seveceklerini sanmam. Gölgenin savaşcıları ise yeni kurulmuş bir krallık. Hangi ırktan halkı var hiçbir fikrim yok. En iyisi Işığın Savaşcıları hem daha öncede eski krallığımız barış anlaşmaları yapmıştı. Tabii beni misafir kabul edecekler mi o ayrı bir konu.'' dedi Dhordom ve Işığın savaşcıları'nın merkezine, Tarus'a doğru yolculuğa çıktı.

Dhordom'un annesini kaybedeli ve babasından ayrılalı tam bir hafta olmuştu. O bir hafta içinde Tarus'a çok az bir yol kalmıştı. Günler sonra Tarus'a beklediğinden çok daha hızlı varmıştı.

''Vay be... Şu şehirin güzelliğine bak. Cennet gibi. Birde içeri girmesi var tabii haydi bakalım. ''

Dhordom yavaşça şehirin giriş kapısındaki nöbetçilere yaklaştı ve onlara dost olduğunu kanıtlamaya çalıştı.

''Kolay gelsin nöbetçiler. İçeri girebilir miyim''

"Elini kolunu sallayanı alsaydık." dedi nöbetçi alay ederek. " Söyle bakalım kimsin sen?

"Ben yağmurun oğulları krallığından Dhordom. Krallığımızın yıkıldığı haberini almışsınızdır. Sığınacak bir krallık arıyordum. Geçmiştede krallığımız sizinle barış içinde yaşıyordu. En güçlü ve en huzurlu krallık olarakta sizi uygun gördüm. ''

''Yağmurun oğullarını severim. Ama unutma ki bizim krallığımız sizin ki gibi sadece insanlardan oluşmuyor. İçeride elfleri ve cüceleride görebilirsin.''

"Diğer insanlar anlaşıyorsa bende anlaşabilirim. ''

''Pekala. Geç bakalım. Krallığımıza hoşgeldin. ''

Dhordom içeriye girdiğinde kocaman bir şehir görüyordu. Koşuşturan çocuklar gezinen insanlar,elfler,cüceler görüyordu. Sanki cennete gelmiş gibi krallığının ismi gibiydi. Şehir, ışık ışık parıldıyordu. Dhordom, huzurlu bir ortam görüyordu. Başlangıç olarak Dhordom'un yatacak bir yer bulması gerekiyordu. Dhordom yoldaki bir cüceyi durdurdu ve soru sordu..

''Pardon bakar mısın, şehire yeni geldim. Yatacak yerim yok. Ev satan bir yer var mı? ''

''Dinarın var mı?" dedi cüce.

''Evet var fakat çok az ." dedi Dhordom.

"O halde boşuna ev arama. Buralarda ev fiyatları pahalıdır. Bir han bulabilirsin. Üst katlarında seni kabul ederler." dedi cüce.

"Pekala, teşekkürler" diyerek oradan ayrıldı. Hava kararıyordu. Dhordom bir çok hana bakmıştı fakat uygun ücrette bulamadı. Hava karardığında ise son kalan hana girmişti.

"Merhaba bu şehirde yeniyim. Yatacak bir yerim yok. Bir cüce arkadaş hanlarda uyuyabileceğimi söyledi.''

''Evet... Üst katlar boş. Yalnız üst katta senin gibi yatan 3-4 kişi daha var.''

''Uyuyabileceğim bir yer olsun yeter. Ücreti ne kadar?''

''Tek geceliğine yatacaksan 15 dinar yeterlidir.''

''Pekala bir geceliğine burada yatabilirim. Sonrasını düşünürüm. Al tam 15 dinar.''

"İyi geceler..''

Hava her zaman olduğundan farksızdı. Soğuk ve oldukça serin. Dhordom, handa birasını yudumlayan cüceleri ve insanları görüyordu. Bir gün o biraları yudumlayanın kendisi olacağını düşündü. Yavaş yavaş üst kata çıktı. Yere serilmiş olan sıcacık gibi gözüken ve üstündede battaniyesi bulunan yatağa kendini attı.

Dhordom uyuklamaya başlamıştı ki yanına uzun kulaklı bir elf yaklaştı. Sohbet etmek istiyor gibiydi!

''Merhaba yabancı. Bu acımasız dünyada çok uzaklardan geliyor gibi gözüküyorsun. Ben Urinorin oğlu Carris. Peki ya senin adını öğrenebilir miyim? ''

"Ben Dhordom. Grundo oğlu Dhordom. '' dedi ve saatler sonra Dhordom ile Carris sanki yıllardır tanışıyormuş gibi birbirleriyle keyifli sohbetler etmeye başladılar. Dhordom'un gözleri yavaş yavaş kapanmaya başlıyorken Carris, Dhordom'un uykusu geldiğini anlamıştı. ''Sanırım uykun geldi. Bu günlük bu kadar sohbet yeterli. Bir elf olarak seninle konuşmaktan büyük gurur duydum. Yarın'da konuşmamız dileğiyle.. İyi Uykular '' dedi ve camın kenarındaki kendi yatağına gitti.

Dhordom ise çoktan uykuya dalmıştı. Peki o an hayatından memnun muydu? Bir dost edinmişti. Hemde bir orman elfiydi. Dhordom uyuya kalsada Carris'in anlatmadığı o kadar çok şey vardı ki. En önemlisi ise hızla yaklaşan ''3 Krallıklar Muharebesiydi'' bu savaş o döneme kadar yapılacak belkide en önemli en kanlı ve en acımasız savaş olacaktı. Fakat çoğu kişi bunun farkında değildi.

Sabah olmuştu. Dhordom ilk defa çocukların ve kuşların sesiyle uyanmıştı. Uyanır uyanmaz yanına dün gece tanıştığı Orman elfi olan Carris geldi.

''Günaydın ölümlü. Sizlere anlam veremiyorum. Ganjad dünyası bu kadar huzur doluyken nasıl bu saatte uyanırsınız anlam veremiyorum.''

Dhordom şaşırdı! ''Huzurlu mu? Dün gece anlattıklarımı dinlemediniz sanırım. Evet Tarus çok güzel bir şehir. Burasıda Ganjad dünyasının huzurlu kısımı. Fakat birde kötü tarafı var ve emin olun ki. Ben iki kısımın'da tadına baktım.''

"Dün gecede söylemiştim. Annenize üzüldüm. Bunlar geçmişte kalmış olamaz mı? Burası Tarus. Huzurun ve barışın olduğu şehir. Yeni başlangıçlar yapmak herkesin hakkı. Haydi kalk ve aşağıya hana gidelim. Midemizi şifalı yiyeceklerle doldurup dün gece anlatamadığım şeyleri anlatayım ''

Dhordom ve Carris aşağı kata hana inmişlerdi. Dhordom hayatında hiç yemediği yiyeceklerle midesinde besin depolamıştı. Fakat söz konusu yiyeceklerin ücretine geldiğinde Carris'in ısrarı üzerine ücreti Carris ödedi. Carris'in her gün kahvaltı sonrası gittiği yeşilliklerle dolu olan Cennet ormanı'na gittiler.

Carris parıldayan gözlerle bakıyordu Dhordom'a ''Ne kadar güzel değil mi? İnsanın içi bir tuhaf oluyor. Güzel kokulu bu ormanı her gün ziyaret ederim. Kendimi iyi hissettiriyor. Güzel kokulu ve insana huzur verdiği için buraya Cennet ormanı derler. Her neyse dün gece anlatamadıklarımı bu güzel ormanda yürürken anlatmama ne dersin ? ''

''Pekala seni dinliyorum''

''Her ne kadar şehirimiz böyle huzurlu ve mutlu olsada.. Büyük savaş kapıda. Üç Krallıklar Muharebesi çok yakında çıkacak. Aslında bütün herkes bunun farkında fakat belki savaşın çıkmaması adına bir umut olur diye mutlu görünüyor. En çok çocuklara acıyorum. Çünkü bu savaş bu güne kadar yapılmış en kayıplı savaş olacağından şüphe yok. ''

"Demek üç Krallıklar muharebesi... Anlattığım gibi ben yağmurun oğulları krallığındanım. Bizim krallığımızı acımasızca işgal eden Karanlığın savaşları krallığı kökünden kurusunda. Başka hiçbir şey istemiyorum ''

"Aynen öyle. Orklar, Goblinler ve Trollerle dolu olan karanlığın savaşcıları... Ne kadar kötü bir krallık değil mi ? Özellikle goblinlerle atalarımız hiçbir zaman anlaşamamıştı ve bu 3 Krallıklar muharebesinde belkide sonumuza gideceğiz. "

" Herşey için bir umut vardır. Peki ya gölge savaşcıları? Onlarla ilişkileriniz nasıl? "

"Biraz değişken. Bilirsin Gölge savaşcıları krallığı'nın önde gelen ırklarından olan Gece elflerini bilirsin. Niçin bize sadece elf deniliyorda onlara gece elfleri deniliyor hiç düşündün mü? Yıllar önce huzurlu yaşardık. Ama bazı azınlıklar doğduklarında ten renkleri biraz daha koyu ve siyah olduğundan kendilerinin dışlandığını düşündü. Hızlıca büyüyen bu azınlıklar en sonunda biz elflere kafa tutup gölge savaşcılarına sığındı. O günden beride onların krallığı altında. Birde en güçlü ırkları olan Ölümsüzler var tabii. Kafaları olmayan büyülü ölümsüzler. Belkide bu büyük savaş çıkarsa en zorlanacağımız ırklardır. Birde en güçsüzleri olan Entler var. Büyük hareket eden ağaçlar. Her ne kadar iki katımız olsada çok yavaş hareket ettiklerinden kolayca öldürebileceğimizi düşünüyoruz. ''

"Eğer birgün bu büyük savaş çıkarsa bende en önlerinde Işığın savaşcıları adına savaşmaktan gurur duyarım. '' dedi Dhordom ve hana geri dönme yoluna koyuldular. Savaş her geçen gün yaklaşıyordu.
 
Back
Top Bottom