Karanlıktaki Aydınlık |Paydos|

Users who are viewing this thread

Birinci Bölüm
Bilmiyorum, nasıl bir oyun içinde olduğumu bilmiyorum! Lanet olası yaşlı herif! Sadece "Maceraya hazır mısın?" demişti. Evet, maceraya hazır dememle bu oyuna girmiştim.

Yaşlı adam bana eski bir hançer, bir kağıt parçası ve üstünde sembol olan bir yüzük vermişti. Bu büyük diyarda beni yeni maceralar, altınlar, bir o kadarda tehlike ve elbette ki hatunlar bekliyordu. Harabe köye koyulmadan önce son bir kez aylar süren seyahatimde tanıştığım dostlarıma elveda ettim ve kaptanla da son bir kez konuştum. Gemiden indim ve imparatorluğun başkenti olan Weford şehrinde dolaşmaya başladım. Havadaki kavuran güneşi dikkate almadan kalabalığı yararak ilerliyordum. Merkezde büyük bir pazar alanı bulunuyordu. Bir uçtan bir uca tezgahlarıyla hakim zırh tüccarı, karşısında ise paslanmış silahlarını sergilemekte olan da silah tüccarı vardı. Zırh tüccarının mallarına göz atarken muhafızların gözlerini üzerimden ayırmadığını rahatlıkla anlayabiliyordum. Sanırım yabancı olmam ve garip giyinişim onların bir hayli dikkatini çekiyordu. Gözüme kestirdiğim kıyafetleri almak için zırh tüccarıyla sağlam bir pazarlık yaptık. Üç aşağı beş yukarı derken makul bir fiyatta anlaştık. Ardından silah tüccarına uğradım tabi ki. Silah tüccarı o kadar sinirli bakıyordu ki önündeki baltalarla kellemi vurmaması için dua ediyordum içimden. Cebimdeki kalan paralar ile ufak bir hesap yaptıktan sonra kendime köşeye atılmış kısa kılıcı layık gördüm. Sinirli tüccar ile çene yapmadan fiyatını öğrenip kılıcımı aldım. Yürümeye devam ederken karnımın aç olduğunu fark etmem beni bas bas bağıran erzak tüccarına yönlendirdi. Birkaç atıştırmalık şey alıp yolda yetecek kadar da erzak aldıktan sonra ara sokaklara daldım. Hava kararmak üzereyken tenha bir sokağa girmiştim, devriyelerin olmadığı. Tedirginliğim takip edildiğim hissi ile artmıştı. Sokağın diğer ucu göründü derken önüme atlayan bir adam pis sırıtmasıyla benden bohçamı istiyordu. Geri geri adım atmaya başlamışken arkamdaki iri adama çarpmam ile yere düşmem bir oldu. Yerden kalkıp üstümü silktiğim de haydut başı kılıcı ile gösteri yapıyordu. İri adam ise parmaklarını kıtlatıyordu. Sanırım yeni kılıcımı ile kez deneme fırsatı olmuştu. İri, iri olmasına iriydi ama dikkatsizdi ve kılıcımı kalbine girmiş olduğunu hissettiğinde yere serilmişti. Diğer haydut ile artık baş başaydık. Kılıçların çarpışma sesi sokakta yankılanırken devriyenin ayak sesleri de eşlik etmeye başlamıştı. Fark eden haydut olağan gücü ile beni ittirip duvar üzerinden atlayıp kaçmaya başladı. Kendimi toparlayıp sağa sola saçılan eşyalarımı da toparladıktan sonra bir at kadar hızlı koşmaya başladım. İri adamın cesedi muhafızları oyalarken tabelalar eşliğiyle hanın yerini buldum...

 
Hikayenin bölümlerine ulaşmak için aşağıdaki kısayollara tıklayınız.




Yazmakta olduğum hikayeyi yarışma için de kullanacağım. Hikayelerin çoğu kısmı yani anlatılan kısımlar örneğin han, imparatorun yolu gibi hepsinin sahne tasarımları mevcut. Hikayeyi yazarken bunları da eklemeyi planlıyordum ama bazı problemler yüzünden dahil etmedim. Dilerseniz Steam hesabımdan bu görsellere bakabilirsiniz.

Saygılarla,
 
Fazlasıyla akıcı olmuş, çok beğendim. Keşke daha uzun olsaydı. Devamını bekliyorum, başarılar.
 
Hikayen hoş olmuş. Süslemekle uğraş bir de uzat bölümleri. Devamını bekliyorum hadi bakalım
 
Teşekkürler beyler, ikinci bölümü yazıyorum. Yarın hanı hazırlayıp bahsettiğim kısımları da görsellerle desteklemeyi düşünüyorum. Süslemesini de hallederim bu gece.

 
İkinci Bölüm

Şehrin merkezinden yeni taşınmış olan bu hana uzun köprüyü geçtikten sonra varabildim. Han nehir kıyısına kurulmuş ve oldukça sakin bir yerdeydi. Çevreme bakındığımda yine merkezden uzak bir arena gördüm. Belki de şansımı deneyebilirdim burada. Biraz daha göz atmakta fayda var dedim ve şehir kışlasını fark ettim. Ertesi gün ilk işim bu kışlayı ziyaret etmek olacaktı. Hanın önünde kurulu masalarda kör kütük sarhoş olmuş muhafızdan başka kimse yoktu. Muhafızı rahatsız etmeden hana girdim. İçeride küfürler, bağrışlar eşliğinde herkes eğleniyordu. Hancı ise bu durumdan bir hayli rahatsızdı, kırılan, zarar gören mallarının derdindeydi. Yanına yaklaştığımda bağırmaya başladı;
-İçki falan yok, yemekte yok. Terk et burayı.
-Mallarının öfkesine benden niye çıkarıyorsun be kadın?
-Ah, ah. Görmüyor musun şunların halini? Yeni valimiz için almıştım bunları ama bu it sürüsü hepsini halletti. Bak sana ne diyeceğim.
-Dinliyorum.
-Bu it sürüsünü hallet. Kalacağın yeri ayarlayacağım üstüne de yüz dinarlık kese seni bekliyor.
-Bende üç kuruşla ne yapacağım diye düşünüyordum, pekala. Hey! Beyler, bugünlük bu kadar.
Bir anda tüm sesler kesildi ve bütün gözler beni öfkeyle izliyordu. Silahsız kavga için yumruklarımı hazırlamıştım. Han müşterileri aralarında anlaştıktan sonra sırayla üstüme yürümeye başlamışlardı. Uzun bir kavgadan sonra hepsini yere sermeyi başardım. Hancıya hafif gülümsediğimi hatırlıyorum. Sonrasında yorgunluk ve hırpalanma etkisiyle devrilmiştim. Ertesi sabah uyandığımda kendimi handan biraz uzak bir evde yatakta buldum. Hancı sağolsun, giysilerime kadar çıkarmış gerekeni yapmıştı. Hemen giyinip bohçamı toparladım. Masanın üzerinde duran dinar kesesinin de dünün ikramiyesi olduğunu hatırladım. Keseyi kaptığım gibi aşağıya indim. Küçük bir oğlan "Kahvaltın hazır." diye seslenmesiyle irkildim. Küçük oğlan hancının ezberlettiği şeyleri kahvaltı da anlatırken bugünün planını da tasarlıyordum. Kışlaya gitme fikrim önceliğini koruyordu. Kahvaltıyı bitirdikten sonra küçük çocuğun saçını okşayıp evden ayrıldım. Kışlaya doğru yola koyuldum. Köprü başında bağırmakta olan tellala kulak misafiri oldum yolda yürürken. Dünkü ara sokakta işlenen cinayet hakkında konuşuyordu, katilin ortaya çıkması, çıkmaması durumunda tespit edildiğinde sonunun darağacı olacağını kısılmakta olan sesi ile duyurmaya çalışıyordu. Tüylerim diken diken olmuştu ama soğuk kanlılığımı koruyarak yoluma devam ettim. Sonunda kışlaya varmıştım. Talim kılıçlarının sesi ve nasıl bloklama yapılacağını öğretmeye çalışan eğitmenin sesine doğru ilerledim. Eğitmene arkadan yaklaşmak en büyük hatamdı şu ana kadar. Talim kılıcı ile boğazıma öyle dayanmıştı ki gırtlağımı bir iki kere yoklamıştım. Eğitmen bu samimi saldırısından sonra uyarısını yapıp ne istediğimi sordu;
-Ne istiyorsun delikanlı?
-Bende size sorsam olur mu?
-Benimle dalga mı geçiyorsun sen?
-Hayır, bu şehirde yabancıyım.
-Dün gece fark ettim burayı, işime yarayabilir demiştim.
-Pekala. Biz burada özel askerler yetiştiririz. Bu askerler kraliyetin özel birliklerini oluşturur. Kısacası senin 3-5 dinarla elde edemeyeceğin askerler var burada.
-Peki bu seçilmiş kişileri nereden topluyorsunuz?
-Yakın civarlardaki köylerden toplarız çoğunlukla. İlk önce ufak bir aşamadan geçirip iş görecekleri bir kenara ayırırız. Ardından da gördüğün gibi.
-Teşekkür ederim. Arena da kendimi denemek istiyorum, katılım için ne gerekli?
-Turnuva başı sandın gibi beni? Hadi kaybol.
Eğitmen ile konuştuktan sonra arena bir sonraki durağım oldu. Kapı da beni beklermiş gibi tavır sergileyen adamı dikkate almadan arenaya girecektim ki adam engel oldu;
-Bizde seni bekliyorduk, birazdan kapışma başlayacak.
-Turnuvaları düzenleyen sensin herhalde?
-Pek, tabi. Kapışmaya dahil olmak istiyorsan ekipmanını göstereceğim oda da bir köşeye bırakman gerek.
-Pekala.
Donumla arenaya çıkma vaktiydi. Benim gibi donu ile arenaya üç düzine daha adam doluştu. Herkese rastgele silah dağıtılırken bana asa denk gelmesi çok iyiydi. Arenanın ortasına ateşli bir okun düşmesi ile kıyasıya mücadele başlamıştı. Okçular konuşmadan anlaşmışlardı sanki. İlk işim onları dağıtmak olmuştu. Artık herkeste durum eşitti. Arena da geriye yedi-sekiz kişi kalmıştık ki arkadan yediğim saldırı ile afallamıştım. Artık geriye iki kişi kalmıştı. Gözlerim yarı açık onları izliyordum yattığım yerden. Kendimi toparlamayı denedim çünkü halen daha bir şansım vardı. Yerden ağır ağır kalkarken ikili arasındaki mücadele bitmişti. Asamın desteği ile ayağa kalkmayı başarmıştım. Geriye kalan rakibimi devirmek için karşıya doğru bakacaktım ki böğrüme yediğim tekme ile tekrar yerdeydim. Nefesim bir an kesildi sandım yerde kıvranırken yanımda hekim belirdi. Gerekenleri yaptıktan sonra diğer dövüşçülerin desteği ile beni odaya taşıdılar. Yerdeki samandan yatağa yatırdılar ve bir sonraki turnuva için odadan çıktılar. Tavana doğru bakarken odaya turnuva başı girdi;
-Beklediğimden daha fazlasını sergiledin evlat. Rakibin birinci oldu ama ödülü kurallara aykırı hareketinden ötürü kaybetti. Kısacası bu 500 dinarlık kese senin ayrıca ek olarak her devirdiğin adam kadar da içine birer dinar daha koyduk. Hayrını gör.
-Ciddisin değil mi? Şu an şaka kaldıracak kuvvetim bile yok.
-Ciddiyim elbette. Hadi toparlan, birazdan başka dövüşçülerde gelecek. Burada fazla bekleme biraz daha hırpalanmak istemiyorsan.
-Teşekkürler buna ihtiyacım vardı. Kendimi biraz daha iyi hissetmeye başladım.
Pılımı pırtımı topladıktan sonra arenadan çıktım. Karşımda dünkü karşılaştığım haydut ve yanında birkaç muhafız ile beni bekliyordu. Bir anda bağırmaya başladı "İşte bu p*ç! Cinayeti işleyen bu!"
 
Maalesef yine görseller olmayacak bu bölümde. Yapmakta olduğum sahnede başka çalışmalarımdan ötürü oyundan atılma gibi sıkıntı ile karşı karşıyayım. Tadı olmayacak ama Steam'den ekran görüntülerine bakarak hikayede geçen kısımları vesaire görebilirsiniz.
 
En çok sonu beğendim bu çip :smile:
Güzel olmuş .eline ağzına. ....Sağlık.  devam ettir güzel yazıyorsun diyicem ama istek çıkmadı galiba. :roll:
 
3. Bölüm

Neden her türlü bela beni bulmak zorunda? Neden! Bir elim kılıcımın kabzasında hazır bekliyordu. Arenada aldığım hasar ve yorgunluk beni muhafızlara karşı direnemeyecek kadar güçsüz bırakmıştı. Şerefsiz haydut pis sakalının altından sırıtıyor ve muhafızları galeyana getirmeye çalışıyordu. Muhafızın birisi öne çıkarak "Bize karşı direnemezsin." dedi. Evet, direnecek gücüm yoktu artık. Kendimi serbest bıraktım ve yere diz çöktüm. Muhafızlar iki kolumun arasına girerek yerden kaldırdılar. Mahkum arabasına bindirerek şehrin merkezindeki darağacına doğru sürdüler. Durduğumuzda vaktimin geldiğini anlamıştım. Bu diyarda bir maceraya başlayamadan sonunu getirmiştim. Uzun bir bekleme oldu. Dışarıdan gelen kalabalık gürültüsü, protesto eder gibiydi. Muhafızlar yere indirdikten sonra kafama çuval geçirdiler. Çuvaldaki toz kokusu ile öksürmeye başladım. Arkadan ittire ittire gözüm kapalı beni darağacına çıkarmaya çalışıyorlardı. Nefesimi kesecek olan ip boynuma geçirilmişti. Son iki günde yaşadığım şeylere kadar hayatım canlandı gözlerimde. Tellal idam sebebimi okuduktan sonra talimat verildi ve bir anda alttaki kapak açıldı. Boynumun çıkacak düzeye gelmesiyle boşluğa sallandım. Çırpınıyordum ama nafile...
Tanrı bana gülümsedi ve ip koptu. Aşağı düştüm, nefes almaya çalışırken çuvalın tozlu olması buna engel oluyordu. Muhafızların çuvalı çıkarıp tokatlaması ve suratıma kovayla su dökmeleri ile dünyaya bir kez daha gelmiş gibiydim. Yerde sürükleyerek muhafız "Ölümden dönmek nasıl bir duygu?" demişti. Konuşmaya çalışıyordum ama sesim kısılmıştı. Tekrar esir arabasına bindirildim. Yanıma oturan muhafıza sesimi zorlayarak;

-İdamımdan neden vazgeçildi?
-Bir kadın cinayeti işlediğini itiraf etti.
-Nasıl? Kadın nerede?
-Az önce boynu vuruldu. Yazık, kadının ufak bir oğlu vardı. Eşinden kalan hanı işleterek geçimini sağlıyordu.
-Peki beni nereye götürüyorsunuz?
-Zindana atılacaksın. Cinayet şahidinin yalan söylediği ve sende buna itiraz etmediğin için zindana atılacaksın. Hakkında verilecek kararı bilmiyorum.
-Eşyalarım nerede?
-Birazdan zindandaki bekçiye bırakırım.

Anlam veremedim. Daha dün gece tanıştığımız bir kadın benim hayatımı canını feda ederek kurtarmıştı. Geride bir öksüz bırakmıştı. Ne olursa olsun o çocuğa sahip çıkmalıyım. Bunun için bir an önce kaçmanın yolunu bulmalıyım. Çok geçmeden at arabası tekrar durdu. İhtişamlı bir kale kapısı önünde durmuştuk. Kapı açıldıktan sonra içeri alındık. Karşımda uzunca bir merdiven vardı. Merdivenin yanları son basamağına gelinceye kadar çevreyi göremeyecek şekilde örülmüş. Surlar üzerindeki muhafızlar dikkatle bizi izliyorlardı. Okçular her daim tetikteydi. En çok dikkatimi çeken şey yapıtların üzerinde melek heykelleriydi. Her yapıtta üç melek vardı. Meleklerin bir kısmı şehrin sağ tarafına bir kısmı ise sol tarafına bakıyordu. Ortadaki melekler ise bu uzun merdiveni izliyordu. Muhafız konuşmaya başladı;

-Bu yol imparatorun yoludur.
-Neden bu kadar uzun?
-Ben inşa etseydim seve seve cevap verirdim. Melekler şehrimizin koruyucularıdır bizim için. Sağ ve sola bakan melekleri anlamışsındır. Ortadaki melekler ise bu yoldan geçenleri gözler.
-Niye?
-Artık sessiz ol.

Sonunda uzun yolun sonuna gelmiştik. Kapıdaki muhafız gerekli bilgileri aldıktan sonra içeriye girdik. Etraf adeta cennet gibiydi. İmparator ve ailesi için tüm koşullar sağlanmış vaziyetteydi. Etrafa bakınırken ağaçların kesilmekte olduğu bir bölge gördüm. Belirlenmiş alandaki ağaçları kesiyorlardı. Fark etmeden durmuştum ve muhafız beni çekiştiriyordu. Biraz daha yürüdükten sonra zindanın olduğu yere geldik. Muhafız "Buraya kadar, gerisini gardiyanlar halledecek." dedi ve bir gardiyan, muhafızdan eşyalarımı aldı ve beni tartaklayarak zindana soktu. Beni bir odaya ittirip eşyalarımı da masasına geçip karıştırmaya başladı.
Eşyalarımı karıştırması bir yana buradan nasıl kaçacaktım?

Bir müddet sonra karşı tarafa da haydutu atmışlardı. Kaçma fikrim yerine intikam hırsı bürümüştü beni. Odamın içinde taze bir ceset vardı.  Postal çizmelerinin birisi yoktu. Cesedin üzerini aramaya başladım. Şansım vardı ki kilidi kırabilecek kadar eski bir maymuncuk bulmuştum. Haydut küfretmekten yediği dayak ile uyku çekerken bende gardiyanın gözden kaybolmasını bekliyordum. Gardiyan diğer odaya geçinceye kadar cesedin diğer çizmesini aradım. Bulduğumda içinden yine eski bir hançer çıkmıştı, bir gardiyanı en azından yaralayacak ve intikamımı alabilecek kadar. Sonunda! Gardiyan dışarı çıkmıştı ve işe koyuldum. Korku ve kan ter içinde maymuncuğun yardımı ile kilidi bir ileri bir geri kilidi çözebildim. Haydutun kafesine yöneldim sinsice. Sıra da onun kilidini kırmak vardı. Daha maymuncuğu sokar sıkmaz kırılması bir oldu. Haydut uykusunda iken benim başka bir çözüm aramam gerekiyordu. Gardiyan geriye dönmek üzere olduğunu su birikintilerine basarak belli ediyordu. Kapının kenarını geçip soğukkanlılık ile beklemeye başladım. Gardiyan geçtiğinde hançeri tüm gücümle kafasına saplamak istemiştim. Eski hançer işte delmesini beklemek mucize gibiydi ve tabi ki kırıldı. Gardiyan kılıcını çekip "Beni öldürmek ha? Senin icabına bakacağım." dedi ve karga sesiyle haydutu uyandırdı. Haydut zevkle izliyor bir yandan da küfrediyordu. Öğrendiğim silahsızlandırma teknikleri ile gerekeni yaptım. Gardiyanı kendi kılıcı ile öldürmem çok onursuzca bir hareketti bana göre. Haydutun gözlerinin akı belli olmuştu gardiyanı yerde görünce. Gardiyandan anahtarı aldıktan sonra haydut üzerine yürüdüm. Bağırmaya başlayacaktı ki sesi ebediyen kesildi.

Eşyalarımı toparladım ve bahçeye bir parmaklık pencereler arasından fırlatmayı başardım. Ardından gardiyanın kılığına girip cesedini ışık girmeyen bir odaya sürükledim. Zırhtaki delik ve kan lekeleri dikkat çekmemesi için keten sargı ile sardım. Zindandan dışarı çıkıp eşyalarımı almaya yöneldim. Eşyalarımı aldıktan sonra buradan kaçmanın yolunu bulmalıydım. Buradan çıkmanın tek yolu imparatorun yoluydu. Ne yapabilirim diye düşünürken ağaçların kesildiği bölgeye ilerledim. Sadece işçilerin olması işimi kolaylaştırdı. Kütükler arkasına eğilerek konuşmakta olan işçilere kulak misafiri olmaya başladım.

-Lod az önce kraliyet yemekhanesine tuz istemeye gitti. Halen daha gülüyorum acaba ne yaparlar diye?
-Tuz istemeye kraliyet yemekhanesine mi gitti, deli bu adam.

İşte fırsat buydu. Lod adlı işçiyi etkisiz hale getirip buradan çıkabilirdim. Lod tuzu almayı başarmış ve geliyordu. Gizlendiğim yeri değiştirdim ve Lod'un geçebileceği yolun yanındaki kütükler arkasına geçtim. Lod tam geçmek üzere iken zarar vermeden odun yardımı ile bayıltıp kütükler arkasına çektim. Tekrar kılık değiştirmem gerekti. Hava kararmak üzereyken işçiler tekrar konuşmaya başladı;

-Nerede kaldı bu Lod? Bugünkü mesaimiz bitmek üzere.
-Tuzsuz et mi yenir be kardeşim? Yarın hesabını sorarız, mutlaka işinden kaytarmak için bir deliğe girmiştir.
-Lod bu kadar gecikmez aslında, neyse.

İşçiler eşyalarını toparladıktan sonra grup halinde kalenin çıkışına yöneldiler. Aralarına karışırsam beni ele verirlerdi. En iyisi tek başıma çıkmaktı ama o da ayrı bir dert. Biraz vakit geçtikten sonra kalenin çıkışına bilerek koşmaya başladım. Muhafızlar durdurdu ve konuşmaya başladım;

-Ah efendim az önce arkadaşlarım çıktı gibi? Tuvalete gidip gelinceye kadar bekleyin demiştim oysa ki?
-Arkadaşların az önce çıktı ama sen kurallarımızı bilmiyor musun? Zaman dilimlerine uyum göstermemen cezasını bir daha ki sefere ağır ödersin. Söyle bakalım ismin ne?
-Alayen efendim.
-Alayen mi? Listede böyle bir isim yok?
-Ah efendim özürlerimi kabul görün. Annemin koyduğu isim Lod'u kullanıyorum halk arasında. Tekrar bakar mısınız?
-Evet, burada. Hadi çabuk terk et burayı.

Bir an dalgınlığım ile kendimi ele vermek üzereydim. İmparatorluk yolu uzun ve tehlikeliydi? Ya cesetler fark edilseydi? Hızlı adımlarla basamaklardan indim ve son kapıya yaklaştım. Son kale kapısı açıldığında çanlar çalmaya başladı. Muhafızların yaşadığı kargaşa ile kapıdan hemen çıktım. Anlaşılan gardiyanın ve haydutun cesedi bulunmuştu ya da Lod muhafızlara haber vermişti.
 
Back
Top Bottom