Anna, hızlı adımlarla yürümeye devam etti. Arkasından gelen sesleri duyabiliyordu. Erza, hala muhafızlarla dövüşüyor olmalıydı. Hızla saraya doğru ilerlerken, başını eğdi. Kimsenin onu burada tanımasını istemiyordu. Bu sırada, kendi yaşlarında bir erkek çocuğunun omzuna çarptı. Ama ona aldırmadan devam etti. Şu anda çok çabuk saraya dönmesi gerekiyordu. Annesi hala onu arıyor olmalıydı. “Geceyi neden bir handa geçirdik ki!” diye geçirdi içinden. Eğer öyle yapmasalardı, şu anda çoktan sarayda olmuştu. Ayrıca, Erza’nın da başı belaya girmemiş olacaktı. Bu düşünceler, onun zihnini biraz daha karmaşıklaştırmıştı. Kalabalık sokaklardan ilerleyerek, Sarayın dış kapısına geldi. Kapıdaki muhafızlar, şans eseri onu tanımıştı. “Prensesim!” dedi muhafızlardan biri şaşkınlıkla. Diğeri ise, diyecek hiçbir şey bulamıyordu. İki muhafızda karşılarındaki kıza baktı. Kendi yaşıtında olan erkek çocuklarından neredeyse hiçbir farkı yoktu. Eğer o ipeksi beyazlıkta teni, Swadyan kadınlarına özel, derin mavi gözleri olmasaydı, gerçekten bir erkek çocuğuna benzetilebilirdi. Uzun, sarı saçlı bir erkek çocuğuna. Hiçte soylu biri gibi gözükmüyordu. Tabii değerli kılıcını saymazsanız. Eğer daha önce Prensesi görmemiş olsalar, onu asla tanıyamazlardı.
Adamlar diz çökerek “Evinize hoş geldiniz” dedi. “Kraliçemiz sizi çok merak etmişti. Ülkenin her tarafında sizi aratıyordu”. Anna buna hiç şaşırmamıştı. Muhafızlara gülümsedi, “Buna hiç şaşırmadım”. Sonra, büyük kapıdan içeriye girdi. Şaşkın bakışların arasında, iç avluda ilerledi ve saraya girdi. Uzun bir süre koridorlarda yürüdükten sonra, bir odanın kapısında durdu. Kapıyı hafifçe vurdu. Nizar’ın yorgun sesi yükseldi içeriden “Gir!”. Anna kapıyı açarak odanın içini kontrol etti. Sonra içeriye girdi. Nizar gülümseyerek “Demek sonunda geldin” dedi. Anna koşarak sandalyede oturan Nizar’ın boynuna atladı. Nizar’ın ağzından neşeli bir kahkaha çıktı. “Ben geldim” dedi Anna, neşeli bir şekilde. “Üzgünüm, bu seferki kaçamağım biraz uzun sürdü”. Nizar onun saçlarını okşayarak “Bu kaçamaklardan hiç vazgeçmeyeceksin, değil mi?” dedi. “Anneni ne kadar meraklandırdığından haberin var mı senin. Bütün Swadyan ordusu seni arıyor”. Anna’nın yüzüne muzip bir gülümseme yayıldı. “Üzgünüm. Sanırım yine ortalığı karıştırdım biraz”. Nizar, Anna’nın bu sözü karşısında gülümsemekle yetindi.
*****
Erza, şimdi şehrin daha tenha sokaklarında koşuyordu. İmparatorluk ordusu tarafından yakalanmaya hiç niyeti yoktu. Dün gece, Anna ile beraber kaldıkları hanın bulunduğu sokakta durdu. Atını, bu hanın ahırına bağlamıştı. Han kapısını sertçe açarak içeriye girdi. Kesesinden birkaç altın çıkartıp, tezgâhın arkasında duran adama uzattı. “Atımı hemen verin!”, Erza’nın acelesi, ses tonundan ve yüzünden anlaşılıyordu. Hancı, Erza’yı hemen tanıdı. “Atınızı hemen hazırlıyoruz hanımım, merak etmeyin siz”. Bu sözün ardından, at çok kısa bir sürede ahırdan çıkarıldı. Erza çok hızlı ve çevik bir şekilde atına bindi. Ve şehrin büyük kapısına doğru dörtnala ilerlemeye başladı. Bu saatlerde şehre kervanların girişi artardı. Bu nedenle şehrin kapıları tamamiyle açılırdı. Dolayısıyla, kolaylıkla şehirden çıkabilirdi Erza. Atının üzerinde ilerlerken, kendisi ile dövüşen çocuğu düşünmeye başladı. Çocuk, İmparatorluk muhafızları ile dövüşürken birden önüne atlamıştı. Hiçte bir çocuk gibi kılıç kullanmıyordu. Gerçekten kılıç kullanmakta çok iyiydi, hatta fazla iyi. Ya o gözler! Öfke dolu, boğucu gözler? O gözler nasıl oluyordu da, bir çocuğa ait olabiliyordu ki? Erza düşündükçe, içini bir soğukluk kaplıyordu. Çocuğun, bir muhafızın sağlamlaştırılmış zırhını tek kılıç darbesiyle nasıl deldiğini düşündü. O zırh, birçok darbeye dayanıklı olarak yapılmış olmalıydı. Ama o çocuk, onu bir kâğıdı deler gibi kolaylıkla delmişti. Ya diğer muhafızın boynuna indirdiği darbe? Bunu sadece çok yetenekli kılıç ustaları yapabilirdi. O küçük çocuk ise, hiç hata olmadan bu hareketi yapabilmişti. Ve bunları yapmasına rağmen, gözlerinde en ufak bir pişmanlık ya da endişe belirtisi oluşmamıştı çocuğun. Aksine, heyecanlanmıştı. Sanki içinde sönmüş olan bir ışık tekrar parlamaya başlamıştı. Erza bunları düşünerek yutkundu. Eğer o çocuğun karşısında biraz daha dursa, kesinlikle öleceğini düşündü. Ve o anda içinde bir ürperti oluştu.
Bu düşünceleri aklından atmaya çalıştı. Karşısına baktı. Büyük şehir kapısı karşısındaydı ve tamamen açıktı. Erza atını daha da hızlandırarak şehirden çıktı. Ve ardına bakmadan, karargâhlarının bulunduğu ormana doğru yol almaya başladı. Yol boyunca, şehirde karşısına çıkan çocuğun görüntüsünü aklından çıkaramamıştı. Ama ormanın derinliklerinde yol aldıktan sonra, arkadaşlarının yanına geldiğinde o çocukla ilgili olan her şey aklından gitti. Çünkü artık daha önemli bir sorunları vardı. Archer ve diğerleri endişeli bir yüzle Erza’ya bakıyordu. Erza, atını tutan ipi, bir ağacın ince gövdesine bağladı. Sonra Archer’ın yanına gitti. Archer başını eğerek “Erza” dedi. “Sanırım başımız belada!”. Bunları söyledikten sonra yutkundu ve büyük bir ağacın dallarını gösterdi. Erza, dalın üstünde diz çökmüş bir halde onları izleyen bir adam gördü. Adamın yüzü, taktığı başlık nedeniyle neredeyse tamamen kapalıydı. Tamamiyle siyaha bürümüştü. Erza göz ucuyla adamı süzerken, Archer’a baktı. “O kim?”. Archer yutkundu. Endişesi ve şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. “Bilmiyorum? Ama çok şey bilen biri!”. Erza şaşkınlıkla “Burada ne arıyor?” diye sordu. Bu sırada adam ayağa kalktı. Sonrada dalın üstünden aşağıya atladı. Normal bir insan’ın bacağı kırılırdı bu atlayıştan sonra. Ama adam, yere indiğinde bir an için bile eğilmemişti. Sapasağlam ayakta duruyordu. Erza neler olduğunu anlamaya çalışırken, adam ona doğru yaklaştı. Erza ile bir an için göz göze geldi. Erza adamın kan kırmızısı gözlerine baktığında, ufak bir parıltı gördü. Sevgi dolu bir sıcaklık, Erza’yı sarıyordu. Erza, bir an için adamın huzur dolu bakışlarını hissetti. Ama o, bakışlarını Archer’a çevirdiğinde bu sıcaklık yerini bir boşluğa ve anlaşılmazlık duygusuna bıraktı. “Eee, seçimin nedir, Archer Clael?”. Archer öfke ve korkuyla karışık bakışlarını adama dikti. “Kim olduğunu bilmiyorum? Nereden geldiğini de tabii? Benim gerçek kimliğimi nasıl öğrendiğini bilmiyorum, bizi nasıl bulduğunu da!” Bunları söyledikten sonra oturduğu yerden kalktı. Kollarını iki yana açarak adama etrafı gösterdi. “Ama gördüğün gibi, benim artık savaşmak için bir nedenim yok! Özellikle de Rodok Kralıyla!”. Adam, Archer’ın bu sözünün ardından, ellerini onun omzuna koydu. “Merak etme, Düşmüş Kral. Sebep istiyorsan, senin için en uygun sebebi vereceğim. Rodok topraklarında üç köyün yağmalandığını biliyorsun, değil mi? Köylerdeki herkesin öldürüldüğünü de tabii!”. Archer bir anda, bütün dikkatini adama verdi. Bu olayı, para bırakmak için gittikleri bir köyde duymuştu şafak vakti. “Sana bunları kimin yaptığını söyleyeceğim. Köylerin yağmalanmasını emreden Rodok Kralıydı!”. Archer irkilerek “Saçma” dedi. “Kendi insanlarını neden öldürsün ki?”. Adam gülümseyerek “Köyler yağmalandıktan sonra ne olduğunu biliyorsun sanırım”. Archer gözleri aniden açıldı. Yutkunarak “Halk İmparatorluğa karşı isyanlar çıkarmaya başladı” dedi. Şimdi, adamın anlattıkları daha mantıklı geliyordu. Adam gülümseyerek “Tek tehlike bu değil, dedi. Güneyde, Ankron imparatorluğu orduları, Kalradya üzerine yürümeye başladı. Kuzeyde ise, büyük bir Nord filosu, Alai denizinde ilerliyor. Amaçları, Kalradya’yı kuzeyden işgale başlamak”. Archer, karşısındaki adamı dinlerken ürküyordu. Adam kırmızı gözlerini Archer’a dikerek “Bunun ne demek olduğunu biliyor musun?” dedi. Kalradya’daki sivil halk, çok büyük tehlike içinde. Sivillerin güvenliği, senin için her şeyden önemli değil mi?”. Archer’ın kalbi, çok hızlı atmaya başlamıştı. Karşısındaki adamın anlattıkları inanılacak şeyler değildi aslında. Ama bir nedenden ötürü, bu kim olduğunu bilmediği adama güveniyordu. Nedenini oda bilmiyordu aslında.
Archer başını eğerek “Bu söylediklerin doğruysa” dedi. “Ben ne yapabilirim ki? Ben basit bir hayduttum sadece. Böyle bir felaketi engellemek, İmparatorluğun görevi”. Adamın sesi daha neşeli çıkıyordu şimdi. “Merak etme, sana hepsini durdur gibi bir şey demeyeceğim. Zamanı geldiğinde, senden küçük bir şey yapmanı isteyeceğim sadece”. Archer, adama karşı içinde oluşan güven duygusunun da etkisiyle “Tamam” dedi. “Zamanı geldiğinde ne istersen yapacağım. Bana, sivillerin zarar görmeyeceğini garanti edebilir misin peki?”. Adam, Archer’ın omzunu daha sıkı kavrayarak “Merak etme” dedi. “Hiçbir sivil ölmeyecek”. Archer’ın kalbinde bir rahatlama duygusu oluştu. Dertlerinden kurtulmuştu sanki. Ve bunun nedeni, hiç tanımadığı bu adamın verdiği sözdü.
Adam bunları söyledikten sonra Erza’ya baktı. “Seninle de konuşmam gerekiyor, Meleklerin Kralı”. Erza şaşkınlıkla adama baktı. Meleklerin Kralı mı? Bu da ne demekti şimdi? Erza buna hiçbir anlam verememişti. Adam Archer’a bakarak “Onunla yalnız konuşabilir miyim?” dedi. Archer başıyla onaylayınca, Erza’nın omzundan tutarak, onu diğerlerinin göremediği bir noktaya götürdü. Erza, şaşkınlıktan dolayı hiçbir şey diyememişti. Adam başlığını çıkartırken “Seni çok özledim, küçük kardeşim” dedi. Erza’nın kalbi bir anda çok hızlı atmaya başlamıştı. İçinde, bir sıcaklık oluşuyor ve bütün vücuduna yayılıyordu. Bu sıcaklık hissinin geçtiği bütün noktalar, aniden dondurucu bir soğukla kaplanıyordu. Nasıl olabiliyordu bu? Aynı anda, hem sıcak, hem de soğuğu nasıl hissediyordu. Neydi bu? Vücudu bu tutarsızlık karşısında çaresiz kalmıştı sanki. Ellerini oynatamıyordu. Bütün hücreleri, bir anda çalışmayı kesmiş gibiydi. Bacaklarını hissetmemeye başlamıştı. Toprağa bastığını hissedemiyordu, uçuyor muydu şu an? Vücudundaki bu hafiflik neydi peki? Bu bir rüya olmalıydı. Evet, evet, bu kesinlikle bir rüyaydı. Ama o zaman kalbi neden bu kadar sızlıyordu. O anda, gözlerinden gelen yaşları silen eli hissetti. Bu rüya değildi. Gerçeğin ta kendisiydi. Yüküntür şu anda karşısında duruyordu. Hem de hiç değişmemiş gibiydi görünüşü. Hiç yaşlanmamıştı. Eskisinden tek farkı, gözlerinin kırmızı olmasıydı. Ama buna aldırmıyordu, çünkü karşısındakinin Yüküntür olduğunu biliyordu. Yüküntür onun kulağına doğru eğilerek “Sen ayrılmadan önce, sana ne söz verdiğimi unuttun mu kardeşim? Ne olursa olsun, ne kadar zaman geçerse geçsin, seninle tekrar görüşeceğimizi söylememiş miydim? Ölsem bile, senin için geri geleceğimi söylememiş miydim? İşte geri döndüm, senin için. Sen de sözünü tuttun, kendi ülkende bir kahraman oldun”.
Erza şu an nasıl hissetmesi gerektiğini bilmiyordu. Sonunda ellerini hareket ettirip Yüküntür’ün boynuna doladı. Başını onun göğsüne dayadı. Karşısındaki kişi gerçekten Yüküntür’dü. Onun kokusunu alabiliyordu, sıcaklığını hissedebiliyordu Erza. Şu anda neler olduğunu sorması gerekirdi. Ama yapmıyordu. Ne olduğu onun için hiç önemli değildi ya da nasıl olduğu. Onun tek ilgilendiği, şu anda Yüküntür’ün yanında olmasıydı. Gözyaşları yanaklarından süzülürken “Seni çok özledim abi” dedi. “Lütfen, bir kez daha beni yalnız bırakma”. Bunu söylerken, küçük bir kız çocuğu gibi görünüyordu. Ailesini kaybetmemek için yalvaran, küçük bir kız çocuğu! Yüküntür onun saçını okşayarak “Merak etme” dedi. “Artık yanındayım. Seni bırakmam”. Erza, bunu söyleyen Yüküntür’e baktı. Kırmızı gözlerinin içindeki masumiyeti ve doğruluğu görebiliyordu. Onu bir daha kaybetmemek istercesine, kollarını daha da sıkı doladı Yüküntür’e. Yüküntür ona bakarak “Bana güveniyor musun?” dedi. Erza hiç düşünmeden kafasını salladı. Yüküntür, Erza’nın yüzünü ellerinin arasına alarak “O zaman bana hiçbir soru sormanı istemiyorum. İki haftalığına ortalıktan kaybolacağım. Sadece iki hafta! Sonra, sonsuza kadar birlikte olabiliriz kardeşim. Tamam mı?”. Erza, Yüküntür’ün gözlerine bir kez daha baktı. Ona güveniyordu. “Tamam!” dedi. Yüküntür cebinden bir kolye çıkarttı. Onu Erza’nın bileğine doladı. Kolye, beyaz, parlak bir taştan yapılmıştı. İki kanat şeklindeydi. “Bunu al” dedi. “Böylelikle, yaşadıklarının gerçek olduğunu anlarsın” Alaycı bir dille “Rüya olduğunu sanıp, benim öldüğümü düşünmeni istemem”. Erza’nın yüzünde bir gülümseme oluştu. Koluna dolanan kolyeye bakarak “Neler olduğunu bilmiyorum” dedi. “Senin neler yaşadığını da. Ama bildiğim bir şey var, espri anlayışın hiç değişmemiş”. Yüküntür gülümseyerek “Merak etme” dedi. “Sen yanıma geldiğinde, geliştirmem için sonsuz zamanımız olacak. Belki bana ders verirsin ha?”. Erza “Kesinlikle olmaz” dedi. Yüküntür’ün yüzüne baktığında, ayrılma zamanının geldiğini anladı. Yüküntür’e doladığı kollarını serbest bıraktı. Yüküntür ona doğru bakarak masumca gülümsedi. “Merak etme, her şeyi seni yanıma getirmek için yapıyorum. İki hafta daha beklemek zorundasın ama”. Erza bir şey demedi. Şu anda yaşadıklarına hala inanamıyordu. Yüküntür arkasını dönmeden önce, “Şimdi arkadaşlarının yanına dön” dedi. “Kimseye benim hakkımda bir şey anlatma. Ve iki hafta bekle. Ne olursa olsun bekle. Ayrıca, Archer’ın yanından da ayrılma”. Sonra arkasını dönüp ormanın içinde ilerlemeye başladı. Yaprakların saklamaya çalıştığı gökyüzüne dikti gözlerini. “İki hafta ha! Sonra her şey başlıyor…”