[KADER] Anka'nın Savaşı (9.Bölüm!!) Kaldığımız yerden Devam

正在查看此主题的用户

erennuman_mb 说:
Bu ırada bir ses duydu.
Karşısındaki kişi, Anna’ydı. Swadyan prensesi!
Anna birkaç adım daha ilerleyerek
1.Sırada
2.Sofya
3.Sofya

Sofya mı? Ov, sen çok gerdide kalmışsın. Sofya prenses değil ki dostum. O artık kraliçe. Anna da, Sofya ve Yüküntür'ün kızı.  :mrgreen: :mrgreen:
 
harita olayını çok iyi yapmışsın sanırım bende bunun gibi bir dizi oluşturursam haritandan faydalanabilirim :razz:
 
BrKy07 说:
harita olayını çok iyi yapmışsın sanırım bende bunun gibi bir dizi oluşturursam haritandan faydalanabilirim :razz:

Harita çok basit bir harita aslında. Üzerinde hiçbir uğraş yok.  :mrgreen: :mrgreen:
 
Kızıl $aman 说:
BrKy07 说:
harita olayını çok iyi yapmışsın sanırım bende bunun gibi bir dizi oluşturursam haritandan faydalanabilirim :razz:

Harita çok basit bir harita aslında. Üzerinde hiçbir uğraş yok.  :mrgreen: :mrgreen:

olsun benim için farketmez :grin:
 
Kızıl $aman 说:
erennuman_mb 说:
Bu ırada bir ses duydu.
Karşısındaki kişi, Anna’ydı. Swadyan prensesi!
Anna birkaç adım daha ilerleyerek
1.Sırada
2.Sofya
3.Sofya

Sofya mı? Ov, sen çok gerdide kalmışsın. Sofya prenses değil ki dostum. O artık kraliçe. Anna da, Sofya ve Yüküntür'ün kızı.  :mrgreen: :mrgreen:
Pardon ya geride kalmışım gerçekten :???:
 
Kızıl $aman 说:
Archer, ormanın derinliklerinde ilerlerken Swadyan çavuşunu özlerini düşünüyordu. Öyle bir masala nasıl inanabiliyordu ki? Sadece oda değil üstelik. Kalradya’daki çoğu insan, Kıyamet getirenlerin varlığına inanıyordu. Bu insanların nesi vardı acaba? Bu ırada bir ses duydu. Erza kısık sesle fısıldayarak “Bekleyin!” demişti onlara. Archer, ne olduğunu anlamasa da onun dediğini yaptı. Bir an için ormanda rüzgârda salınan yaprakların ve uçan kuşların sesinden başka bir şey duyulmadı. Bunu, küçük bir çıtırtı sesi izledi. Erza ani bir hareketle kılıcını çekerek, “Sen, çabuk kendini göster!” diye bağırdı. Bunu yaparken, kılıcın ucu ile hemen ötesinde bulunan çalılığı gösteriyordu.


Bir süre sadece bekledi. Sonunda çalılığın ardından, genç bir kız çıktı. On yedi ya da on altı yaşında gösteriyordu. Beyaz tenli, sarı saçlara ve mavi gözlere sahip bir Swadyan! Erza gözlerini irice açarak “Sen!” dedi. “Sen ne arıyorsun burada”. Karşısındaki kişi, Anna’ydı. Swadyan prensesi!

Anna birkaç adım daha ilerleyerek “Ben… Ben seni arıyordum” dedi. “Sana sormak istediğim şeyler var. Babam hakkında…”       
Buralarda hatalar Var  fakat Hikayen Çok Güzel
Yüküntür Ölmedi Yüreyimizde Yaşıyor
 
Yazım hatalarımdan dolayı kusuruma bakmayın artık.  :roll:
Bu arada, beğenmene sevindim. :grin:

Yüküntür kısmına girmeyelim. İşin orası çok karışık- daha doğrusu karışacak :mrgreen: :mrgreen:
 
Arkadaşlar, biliyorum bnenden yeni bölüm bekliyordunuz. Ama ne yazık ki uzun bir süre yeni bölüm gelmeyecek gibi. İçimdeki yazma isteksizliğinden dolayı, hikayelerime bir süre ara vereceğim. Bilmiyorum, belki yazmayı tamamen de bırakabilirim. Bu mesajı, bilgilenmeniz amacıyla yazdım. Şimdi konuyu kilitliyorum. Eğer yazmaya devam etme kararı alırsam, kilidi açarım.  :roll:
 
Evettt!! 6. bölümle, hikayeye kaldığım yerden devam ediyorum.
Umarım beğenirsiniz.  :grin:

Anna, Erza’nın yanından bir an bile ayrılmamıştı. Bakışları sürekli onun üzerindeydi. Archer ona bakarak oturduğu kütüğün üzerinden kalktı. “Demek sen Svadyan prensesisin ha!”. Anna usuca başını salladı. Şu anki görüntüsü ile bir prensese hiç benzemiyordu. Deri çizmeler, yine deri bir pantolon. Beyaz bir gömlek ve onun üzerinde de kahverengi bir yelek. Ve de, göz alıcı güzellikteki kılıcı. Archer onun kılıcını henüz görmemişti. Ama kılıcın kınındaki süslemelerden, kılıcı tahmin edebiliyordu. Zaten Anna’ya inanmasının nedeni buydu.

Diğer adamların bakışları da Anna’nın üzerindeydi. Küçük bir kız nasıl olmuştu da onların yerini bulabilmişti. Daniel, merakına yenik düşerek “Efendim” dedi Archer’a bakarak “Bu kız bizi nasıl bulabildi?” diye sordu. Archer gülümsedi. “Hiçbir fikrim yok”. Anna hemen atıldı. “Şey… Aslında karargâhınızın burada olduğunu tespit etmem o kadar uzun sürmedi. Ben Erza’yı arıyordum” Bu sözünden sonra Erza’ya baktı. “O Dhirim’den kaybolduktan sonra halkın arasına birkaç adam soktum”. Archer, şaşırmış ve biraz da etkilenmiş bir şekilde “Adam mı?” dedi. “Şey… Sarayda herkesin, güvendiği birkaç adamı olması gerekir. Sonuçta orada kimseye güvenemezsiniz. Herkes, her an arkanızdan iş çeviriyor olabilir”. Bunları söylerken, biraz utanmıştı. Archer ona doğru hayranlıkla bakarak “Saray yaşantısını çok iyi kavramışsın” dedi. “Anladığım kadarıyla kendi Anne’ne bile güvenmiyorsun”. Anna “Güvenmek farklı şeydir, tedbirli olmak farklı. Birine güvendim diye, tedbiri elden bırakamam, değil mi?” bunu söylerken gülümsedi. Sonra anlatmaya devam etti. “Halkın içine saldığım adamlardan edindiğim bilgiye göre, Reindi kalesi yakınlarında bir hırsız çetesi oraya çıkmış. Ararından biri de, çok iyi kılıç kullanan bir kadınmış. Ordu raporlarını biraz araştırdığımda, yüksek eğitimli İmparatorluk Muhafızlarının eşlik ettiği birkaç vergi arabası bu bölgede soyulmuş. Bunları yapanlar, sıradan haydutlar olamazdı. Ve bende, kendim halkın arasına girip araştırmak istedim bu olayı. Kılık değiştirerek halkın arasına girdim. Çevredeki köyleri dolaştım. Köylülerden öğrendiğim kadarıyla, her gün birkaç kişi köylere gelip, halka para dağıtıyormuş. Soyulan vergi arabaları aklıma geldiğinde, bu olayı hırsızların yaptığını anladım. Biraz daha soruşturduktan sonra, soygunlar için en el verişli bölgenin, bu orman olduğunu anladım. Sonuçta, bütün vergi arabalarını ve kervanların gittiği Dhirim yolu üzerinde ve saklanması en kolay bölge. Sonuç olarak kısa bir araştırmadan sonra burayı budum”.

Archer, karşısındaki genç kızın değerlendirmesine hayran kalmıştı. Bu kadar kısa sürede bu değerlendirmeyi yapmak, gerçekten liderlik yeteneği gerektiren bir işti. Gülümseyerek “Korumaların nerede?” dedi. “Birkaç hırsızın yanına, yanında korumalar olmadan mı geldin?”. Anna hiç düşünmeden cevap verdi. “İhtiyaç duymadım. Sonuçta siz, halka iyilik yapıyorsunuz. Kötü insanlar olamazsınız”. Archer’ın hayranlığı, kızın her konuşmasında artıyordu. Anna’nın kendine olan güveni, değerlendirme yeteneği, bakış açıcı, bir prenses ya da bir kadın gibi değildi. Bir kral gibiydi. Şu an bir ordunun önünde konuşma yapsaydı, bütün ordu hiç tereddüt etmeden bu küçük kızı izleyebilirdi. Erza’da bu duruma şaşırmıştı. Anna ile ilk karşılaşmaları hiç de iyi geçmemişti. Onun bu yönünü hiç görmemişti şu ana kadar. Şımarık, kendini beğenmiş bir prenses olarak tanımıştı onu. Ama şu an karşısındaki kız tamamıyla farklıydı. Yüküntür’ün kızı olduğu, duruşunda, sözlerinde, kendine olan güveninde belli oluyordu. Anna ona bakarak gülümsediğinde, bir an için Yüküntür’ün gülümsemesini gördü. Kendi toplayarak “Benimle ne konuşmak istiyorsun?” dedi. Anna, yüzü kızarmış bir şekilde “Özür dilerim” dedi. “Sana, Dhirim’deyken çok kötü şeyler söyledim. Umarım beni affedersin. Sadece seni biraz kıskanmıştım”.

Erza, şaşırarak “Kıskandın mı?” dedi. “Neden?”. Anna başını eğdi. “Sen kısa bir süre de olsa babamı görmüştün. Onu tanıyordun. Bense onu sadece kitaplardan ve bana anlatılan hikâyelerden tanıyorum. Sanırım bunu kıskanmıştım”. Erza ona bir süre baktıktan sonra “Merak etme” dedi. “Ona çok benziyorsun. Onu hiç görmemiş olman önemli değil. Düşünce şeklin, kararların, davranışların, gülüşün… Her şeyin ona çok benziyor. Sonuçta sen onun kızısın”. Anna, Erza’nın gözlerinin içine baktı. Erza, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. “Ayrıca bende özür dilemeliyim. Sana o gün çok ağır şeyler söyledim”. Anna gülümseyerek “Tamam o halde” dedi. “Artık barıştık”. Archer aniden ikilinin konuşmasını böldü. “Evet. Sizin bu sevgi dolu konuşmanızı bölmek istemezdim doğrusu, ama sanırım prensesin gitme vakti geldi”. Herkes Archer’a baktı. “Sen şu anda sarayda olmadığına göre, muhtemelen Kraliçe bütün İmparatorluğu seferber etmiştir seni bulmak için” dedi alaycı bir tonda. “Eh! Buda askerlerin her yeri didik didik araması demek. Hal böyle olunca da, bizim hareket kabiliyetimiz azalır. Köylere gidip bu paraları dağıtamayız”. Bunu söylerken, tek ayağını sandığın üzerine koydu. Erza gülerek “Sanırım o haklı” dedi. Anna gitmek istemiyordu. Erza ile biraz daha vakit geçirmeyi istiyordu. “Merak etmeyin” dedi. “O şu anda bir konsey toplantısıyla meşgul. Ayrıca bütün İmparatorluğa, benim kayıp olduğumu söyleyip onlardan yardım istemez. Bu, ona olan güveni zedeler. Yani sadece Swadyan askerleri beni arıyordur şu an!”. Umut dolu gözlerle Archer’a baktı. “Üzgünüm. Bu da işimizi zora sokar. Sonuçta şu an Swadyan topraklarındayız”. Anna başını öne eğdi. “Sanırım haklısın” dedi üzgün bir şekilde. O sırada, Erza’nın elini başında hissetti. Erza onun saçlarını okşayarak “Sanırım seni Dhirim’e kadar ben bırakacağım” dedi.

Bu sözü duyunca, gözleri parıldadı. Erza ile biraz da olsa birlikte vakit geçirebilirlerdi. “Tamam” dedi memnun olmuş bir şekilde. Archer onlara baktı. Gerçekten de birbirilerine çok benziyorlardı. Acaba onlarda bunun farkında mıydı? Sonra gözlerini, ağaç yapraklarının hemen ardından sızarak kendilerine ulaşan ay ışığına çevirdi. Dolunayın ışığı, ormana büyüleyici bir güzellik katıyordu. Bu manzarada, birkaç peri, ağaçların arasından ışıldayan kanatlarıyla çıkıp etrafta uçsa, garipsenmezdi büyük ihtimalle.

*****

Yüküntür, yerde son nefesini vermek üzeri olan adama baktı. Adamın vücudu kesikler içineydi. Son bir hayretle, boğazından hırıltılar çıkararak Yüküntür’ün gözlerinin içine baktı. Kırmızı gözler, onu adeta boğuyordu. İnsanlığını çoktan yitirmiş birinin gözleriydi bunlar. Artık kaybedecek bir şeyi olmayan, umudunu ve duygularını bir kenara atmış biri. Sonsuz hayata mahkûm edilmiş, öldürmekten başka bir iş yapmayan biri. Gözleri her şeyi anlatıyordu adama. Kendisi ölmek üzere olmasına rağmen, Yüküntür’e acımıştı birden. En son hisside bu olmuştu zaten. Çok geçmeden gözleri kapandı ve yerde hareketsizce yığılı kaldı bedeni.

Yüküntür etrafına baktı. Bu, bu gün yok ettikleri üçüncü gruptu. Üç birlikte elli kişilik gruplardan oluşmuştu. Toplamda yüz elli adam demekti bu. Yüz elli adam katlolmuştu tek bir gecede. Onun yüzünde ise, tek bir duygu belirtisi yoktu yine. Üzerinde, altın sarısı bir zırh vardı. Zırhın göğüs kısmında ise, kırmızı renk ile işlenmiş bir ağaç vardı süsleme olarak. Sırtındaki kırmızı pelerin ile zırhı tam bir uyum içindeydi.

Ay ışığının, zırhın üzerine gelerek parlaması, onu büyüleyici bir varlık haline getiriyordu. Kanla kaplı kılıcını, avuç içiyle hafifçe kılıcını okşayarak sildi. Yüküntür’ün elinin geçtiği noktalar, parlamaya başlıyordu. Kılıcını tamamıyla sildiğinde, kılıç beyaz bir ışık yaymaya başlamıştı. Kılıcını kınına sokarak, arkasında duran altı kişiye baktı. Onlarında üzerinde savaş zırhları vardı. Ve onların zırhları da, Yüküntür’ünki gibi görkemli zırlardı. Aralarından ikisinin, vücut hatlarından kadın olduğu anlaşılabiliyordu. Onlarında silahları, etrafına farklı renklerde ışıklar yayıyordular. Elinde parlayan bir yay tutan adam Yüküntür’e bakarak “Şu anda kızını arıyor olmamız gerekmez miydi?” diye sordu. Onun da gözü, Yüküntür’ün ki kadar olmasa da kırmızıydı. Yüküntür adama bakarak “Merak etme” dedi. “O şu anda gayet iyi”. Bunu söyledikten sonra, bakışlarını gökyüzüne çevirdi.

“Bu Rodoklar biraz fazla olmaya başladı! Ne yapacağız?”.
Yüküntür bu soruyu kendine soran adama baktı. Adam, sol omzunun üstünde bir insanın taşımasının mümkün olmayacağı büyüklükte bir balta taşıyordu. Balta’nın üzerinde işlenmiş asker figürleri vardı. Ve bu işlemlerin hepside parlak ve değerli taşlardan yapılmıştı. Balta, kocaman bir kayayı tek vuruşta ikiye bölebilecek gibi görünüyordu. Ama onu taşıyan kişi, normal vücut ölçülerine sahip gözüküyordu. Buna rağmen silahını taşırken, hiçte zorlanır gözükmüyordu. Adamın tek gözü kırmızıydı. Diğer gözü ise, kırmızıya dönük bir renk almıştı. “Rodoklar konusunda ne yapacağız, Kral!” dedi şakacı, birazda iğneleyici bir tonda.”Graveth’i ziyaret etsek mi acaba?”. Yüküntür, adamın konuşmalarına alışmış gibiydi. “Onlara şu an karışamayız” dedi. “Eğer onlar olmazsa, istediğime ulaşamam”. “Eee, şimdi ne yapacağız o zaman”. Bunları söyleyen, iki gözü de kırmızı, sarı saçlı bir kadındı. Yüküntür’ün göz rengine en yakın renk, bu kadının gözlerindeydi. Ama aynısı değildi. Yüküntür’ün gözlerindeki kırmızılık, diğer herkesinkinden koyuydu.
Yüküntür karşısında duran altılıya bakarak “Şimdi beni izleyin” dedi. Ve hepside, bir anda gözden kayboldular.

Tekrar ortaya çıktıklarında, bir tepenin başında bulunuyorlardı. Tepenin hemen aşağısında, küçük bir köy vardı. Yüküntür, donuk bakışlarını köye çevirerek kılıcını kınından çıkardı. Diğerleri de, köye saldırmaya çoktan hazırlanmıştı. Kızıl saçlı bir kadın Yüküntür’e bakarak “Bunu niçin yapıyoruz?” dedi. “Az önceki Rodokları öldürmemiz, bu köyleri yağmalanmaktan korumak için değil miydi?”. Yüküntür gözlerini köyden ayırmadan kadına cevap verdi. “Rodokları öldürdüm. Çünkü canım öyle istedi. Bu köyü korumak gibi bir niyetim yoktu. Bu köyün yağmalanması, gelecek için çok önemli” dedi. “Eğer bu işi Graveth’in ellerine bırakırsam, çok üzün sürecek. Bu yüzden işleri biraz hızlandırmaya karar verdim”. Bunu söyledikten sonra, gözlerini kapattı, sırtında kartal kanatları oluşma başladı. Kanatlar siyahtı. Yüküntür’ü gören okçu adam “Demek eğlence başlıyor” dedi. Onunda sırtında alevden kanatlar oluşmaya başladı. Kanatları tamamlandıktan sonra, etrafında sıcak bir rüzgâr oluşturarak köye doğru havalandı. Elindeki parlayan yayın kirişini gerdi. Etraftaki hava, bir ok şeklini aldı ve alevlendi. Adam kirişi bıraktığında, ok büyük bir hızda giderek, evlerden birini vurdu. Okun değdiği evde büyük bir patlama oldu ve hemen ardından yangın başladı. Evden çığlıklar yükselmeye başlamıştı.

Yüküntür de havalandı ve kılıcını şiddetli bir şekilde savurdu. Bu savurmanın oluşturduğu rüzgâr, yanan evin etrafında toplanmaya başlayan köylülerin bulunduğu noktaya geldi. Rüzgârın hedefi olan noktada bulunanların vücutları parçalanmıştı. Çevrede olanlar ise etrafa savrulmuştu. Sonunda diğerleri de kanatlanıp bu saldırıya katıldılar. Kızıl saçlı kadın, ışıktan oluşan beyaz kanatlara sahipti. Bir meleği andırıyordu adeta. Tabii, altın renkli bir parıltı yayan kızıl gözleri saymazsanız. Şimdi Yüküntür de dâhil yedi kişinin kızıl gözleri de, altın renkli bir parıltı yayıyordu. Her birinin, öldürdüğü insan sayısı arttıkça yüzlerindeki gülümseme artıyordu. Sarı saçlı kadın, parlak kırmızı gözleri ile harabeye dönmüş köyü inceledi. Beyaz kanatları, bir kuşun kanatlarını andırıyordu. Altın renginde parlayan gözleriyle etrafı süzdükten sonra, “Hepsi öldü” dedi. Sonrada, usulca ayakları toprağa deydi. Onun ardından, Yüküntür ve diğerleri de indiler. Yere inişlerinin hemen ardından kanatları kayboldu. Gözlerindeki parıldama gittiğinde, yedilini yüzlerindeki gülümseme ve heyecan da kayboldu. Yüküntür’ün yüzü, yine hiçbir duygu belirtmeyen bir ifade almıştı. Boş ve ümitsiz gözlerle “İki köy daha var” dedi. Sonra bir anda, arkalarında bir harabe ve çok sayıda ceset bırakarak kayboldular.

Tekrar ortaya çıktıklarında, iki köy daha yok edilmiş ve birçok insan daha katledilmişti. Yüküntür kılıcını omzuna koyarak, siyah bulutların ardında kaybolmaya başlayan dolunaya baktı. Ay ışığı, bulutların azaldığı her noktada dışarı sızmaya çalışıyor, adeta kaybolmamak için bir savaş veriyordu. Duygusuz bir şekilde “Anlamıyorum” dedi. “Bu işe yaramaz dünyayı aydınlatmak için neden bu kadar uğraşıyorsun ki?”                   
 
ve Kral geri döner!
Yazmak hastalıktır evet bu doğru,çünkü aynı hastalık bendede var:smile:
Çok güzel olmuş ellerine sağlık,ellerin dert görmesin :smile:
 
Findecano 说:
ve Kral geri döner!
Yazmak hastalıktır evet bu doğru,çünkü aynı hastalık bendede var:smile:
Çok güzel olmuş ellerine sağlık,ellerin dert görmesin :smile:

Oley! Kral oldum.  :cool: :cool:
Şaka şaka.  :lol: :lol:

Bir döndüm, pir döndüm, sabahtan beri yazdıklarımın haddi hesabı yok. Ve halada yazmaya devam ediyorum şu an. Durduramıyorum kendimi .Çok pis gaza geldim valla.  :grin: :grin:
 
Dörtyol Hanının En İyi Yazarı diye bir ödül verilmeli bence.ama Thermiciasın senin tek engelin olacağı kesin ben yinede ikinizide destekliyorum!
 
Findecano 说:
Dörtyol Hanının En İyi Yazarı diye bir ödül verilmeli bence.ama Thermiciasın senin tek engelin olacağı kesin ben yinede ikinizide destekliyorum!

Öyle bir şey olursa, ben o yolu Thermi'ye açarım. Ve onu sonuna kadar desteklerim. Benim en iyi olmak gibi bir niyetim yok. Gerçi onunda olduğunu sanmıyorum.  :mrgreen: :mrgreen:
 
后退
顶部 底部