Hanlar Savaşıyor (BİTTİ)

Users who are viewing this thread

Kara Bey

Sergeant Knight at Arms
Hanlar Savaşıyor'a Kalradya halkı için dergisinde yer veren YusufPasha'ya teşekkürü borç bilirim.

k6mLZr.jpg


Daha fazlası için dergiye şuradan ulaşabilirsiniz:
https://forums.taleworlds.com/index.php/topic,365025.0.html

Nogay.San said:
Hikaye akıcı iyi gidiyorsun, eline sağlık,
Teşekkürler.
 

Kara Bey

Sergeant Knight at Arms
Yeniden karşınızdayım. Tüm hızla devam ediyoruz...

O gün hayatımda unutamayacağım olaylar yaşayacağım belliydi. Gördüğüm manzaranın vahameti beni hayata bağlayan ideallerime zincir vuracak düzeydeydi. Kergit nökerleri Svadya şövalyelelerine güç yetiremez vaziyetteydi. Öyle ki, geride duran Noyanlardan birkaçı savaş meydanını terk etmek üzere arkalarını dönmüşlerdi. Bu sırada Ulusamai ile yaptığımız kavgayı unutup savaşın heyecanına yenik düştüm. Kılıcımı kınından çıkarıp haykırdım:

"Noyanlar, komutanlar, nökerler! Ne kaçıyorsunuz, geri dönün, kaçmayın!"

Yaklaşık 1000 küsür kadar nöker arkamdaydı. Svadyalılar ise bizimkileri kovalamakla meşguldü. Bu esnada savaş meydanına çıkmak için atıldım. Derken Kurtbaş kolumdan yakalayarak şöyle dedi:

-"Gaddar Noyan, sayı olarak azınlıktayız. Tulga'ya dönelim."
-"Ben kimseye Kergitler savaştan kaçtı dedirtmem. Şunu da unutma, Gaddar Noyan işini yarım bırakmaz!"

Bu sözlerim, askerleri savaşmak için şevklendirmişti. On binlerce Svadyalı, karşısında kendilerinin on katı kadar az olan Kergitleri bulacaktı. Tabi bu iş masallarda gerçek olabilirdi. Bir de benim hayal dünyamda...

Atıma atladıktan sonra nökerlere tepeyi dolaşarak meydana çıkmamız gerektiğini söyledim. Diğer yandan, Ulusamai Noyan ve nökerleri çoktan topuklamıştı. Onunla görülecek hesabımız vardı. Diğer taraftan tahta giden bu yolda sağ kalırsam, onu ve akrabalarını karşımda görecek olmanın hüznünü de yaşamıyor değildim. Bu düşünceleri bir kenara bırakarak savaşa odaklandık. Kergit atlılarının önünde savaş meydanına doğru hızlıca atımı sürdüm. Biraz sonra bu atağımızla Svadyalılar gafil yakalanmıştı. Onlar diğer nökerlerin peşinden giderken arkalarındaki tehlikeyi fark etmeleri zor olmuştu.
Arkalarından geldiğimizi gören Svadyalı askerler, lordlarının da emriyle bir anda savaşın seyrini tamamen kendi lehlerine çevirecek o hamleyi yaptı.

Bu hamle öyle muhteşem zeka gerektiren bir hamleydi ki, adeta elimizdeki kılıçları bırakıp seve seve teslim olmayı bile aklımdan geçirmiştim. Nökerler ise gördükleri bu manzarayla birlikte oldukları yerde donup kalmışlardı.
Svadyalıların üzerine hücum ederken duraklamamıza sebebiyet veren bu olay, onlarca Svadya askerinin yerin altından dışarıya fırlaması olmuştu.
Evet, ilk gördüğümde ben de şaşkına dönmüştüm ama bu gerçekti. Yerin altından asker fışkırmıştı. Üstelik bu askerler sadece karşımızda değil aynı zamanda arkamızda da belirmişti. Demek ki, Svadyalılar Sancar gibi sarayda karı kız avlamak yerine çalışmıştı. Savaşı kazanmak için mücadele etmişti. Bizden evvel savaş meydanına gelip askerlerini toprağa gömüp gitmişlerdi. Vakti geldiğinde de o askerler yardım için uyudukları hücrelerden uyanmışlardı. Toprağın altında nasıl nefes aldıkları konusu da ayrıca sorgulanabilirdi. Bu müthiş hamle Svadyalılara karşı hayranlık beslememe sebep olmuştu. Zamanı geldiğinde beni kendilerine hayran etmelerinin bedelini de Svadyalı kızları nökerlerin dudaklarına teslim ederek ödetecektim. Bir Kergit, asla başka bir ulusa hayran olamazdı. Onu taklit edemez, onun kültürünü benimseyemezdi. Eğer bunu yapıyorsa suç o Kergit'te değil, hayran olduğu kişide veya toplumdaydı. Bunun cezası da katliamdı.

Evet, sefil duruma düşmüştük. Svadyalılar ise bizi çembere almış, kahkahalar eşliğinde ölümümüzü kutluyorlardı. Bu esnada Hancıbey'in bana gösterdiği mühür ve onun sağ kalıp yanına gitmem yönündeki tavsiyesi aklıma gelmişti. Kılıcımı kınına geri sokup mırıldanmaya başladım:
"Üzgünüm Hancıbey. Buraya kadarmış..."
Evet, buraya kadar olduğunu düşünmüştüm. Bariyye'nin o kızgın sıcağında başlayan bu maceram, Melihan'da düşman tarafından öldürülerek son bulacaktı. Bu biraz da benim fevri davranmam yüzünden olacaktı.
Fakat Svadyalılar'ın unuttuğu bir şey vardı. Sadece Svadyalılar mı, hayır bizim de unuttuğumuz hatta bilmediğimiz ve daha önce karşılaşmadığımız bir şey vardı. İşte o bahsettiğim şey, birazdan ortaya çıktı.

"Hey! Siz Svadyalılar... Kergit Hanlığı'nın değil bir Noyan'ını, bir atını bile aşağılayamazsınız!"
Ardından biri daha seslendi:
"Bizi öldürebilirsiniz ama asla alaya alamazsınız!"
Derken bir anda üzerimize ok yağmaya başladı. Oklar öyle sert fırlatılıyordu ki, Svadyalı askerlerin korunmak için kaldırdığı kalkanların bile delindiğini ve kalkanı tutan askerlere okların saplandığını gördüm. Bu normal bir ok değildi. Daha evvel bu kadar kuvvetli bir temrene sahip ok görmemiştim. Bu oklar bizim üzerimizden ziyade Svadyalıların üzerine yağıyordu. Biz de tedbir amaçlı olarak kalkanlarımızla okların bize isabet etmemesi için savunmaya geçtik. Bu sırada Kral Harlaus'un arkalardan sesi duyuldu:
"Savunmaya geçin, geri çekilin!"
Kral Harlaus'un emri üzerine Svadyalılar geri çekildiler. Ama hâlâ bizden sayıca üstünlerdi ve bizim karşı koymamız mümkün değildi. Svadyalıların geri çekilmesini fırsat bilip nökerlerimle birlikte savaş alanından ayrılmak üzere hızlıca hareket ettik. Orada duramazdık çünkü okçuların oku bittiği anda Svadyalılar hücuma geçecekti. Sancar Han ve askerleri de çoktan Tulga'ya geri kaçmıştı. Yapabilecek başka bir şeyimiz yoktu. Bizim şansımız beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan okçular olmuştu.

Melihan Tepesi'ni tekrar dolanırken okçuların bu tepeden atış yaptığını fark ettim.
Tepenin etrafını dolaştığımızda okçuların bir anda ortadan kaybolduğunu görmemizle yeniden şaşkınlığa uğramamız bir olmuştu. Bunlar kimdi? Neden bize yardım etmişlerdi? Bütün bu soruların yanıtını ilerleyen zamanlarda alacağımı umuyordum.
Şimdi bize düşen Tulga'ya geri dönmekti. Acele etmeliydik zira Svadyalılar toparlanıp peşimizden gelebilirdi. Melihan bölgesinden çok kısa bir sürede ayrıldık. Canımızı kurtarmamızın mutluluğu ile savaşı kaybetmiş olmanın üzüntüsünü aynı anda yaşıyorduk. Senelerdir bizim olan ve oradan ciddi bir tarım geliri elde ettiğimiz Melihan, artık Svadyalılarındı.

Nihayet tehlike geçmişti. Svadyalıların peşimizden gelmediğine emin olduğumuz yer Uhhun Kalesi civarlarıydı. Bundan sonra Kergit Hanlığı'nın hudutları içerisine girmiş bulunuyorduk. Svadyalılar bu bölgeyi taciz edemezdi. Zira asker gücü olarak yetersizdiler. Uhhun Kalesi'ne yaklaştığımızda yoldaşlarım savaşın sonucunu ve hayatımızı kurtaran meçhul okçuları tartışmaya başlamıştı. Kargılı:
-"Hâlâ anlamış değilim. Bu herifler kimdi Noyan?"
Sessiz kaldım. Sessizliğimin nedeni aynı soruyu benim de sürekli kendime sormuş olmamdı. Kurtbaş'ın ise konuştukları beni iyice kendisine karşı şüphelendirmişti.
-"Kergit fedailerinin olmadığı kesin. Onlar ok kullanmazlar. Bunlar daha derinlerden bana kalırsa."
Kurtbaş'ın, "daha derinlerden" ifadesi aklımı kurcalamıştı. Derin derken neyi kastediyordu? Yoksa bildiği bir şeyler mi vardı?
Tulga'ya gelmeden evvel devamlı dinlendiğimiz Taşlık vadisine geldik. Geleneği bozmayarak buradaki pınardan su içtik. Kurtbaş'ın sözleriyle alakalı aklımdaki sorulara yanıt bulmak için kendisini tenha bir köşeye çekip sorgulamaya başladım.
-"Kurtbaş, bir şeyler biliyorsan söyle!"
-"Gaddar Noyan senin bilmediğin neyi bilebilirim?"
-"Sen bu ülkenin komutanlığını yaptın yıllarca. Devleti en iyi sen bilirsin."
-"Devlet dediğimiz ardına bile bakmadan kaçmadı mı Noyan? Savaştan kaçmayarak devletin kim olduğunu cümle aleme göstermedik mi?"

Kurtbaş haklıydı. Devlet dediklerimiz tepeden tırnağa kadar ödlek gibi kaçmıştı. Biz ise şerefimiz adına cenk meydanında durarak itibarımızı artırmıştık. Kurtbaş hakkında kafamda bir kuşku kalmamıştı. Orhun gibi onu da kaybetmek istemiyordum. Çünkü bu kutlu yolda en çok kendisine ihtiyacım olacaktı.
Taşlık vadisinden ayrıldıktan sonra devletin otoritesini sorgulamaya başladım. Tulga'ya doğru atlarımızla ağır ağır ilerlerken, bundan sonra ne olacağını düşünmeye koyuldum. Sancar ve beraberindeki Noyanlar kaçmıştı. Savaşa katılmayan Noyanlar da vardı elbette. Onların bu yenilgi karşısındaki tutumunun ne olacağı da merak konusuydu. Tabi bir de Ulusamai meselesi vardı. Kendisiyle girdiğimiz münakaşa, hanlığın bünyesinde yalnız başıma kalmama neden olacak gibiydi. Mutlaka bana destek olan birileri olmak zorundaydı. Mutlaka kendi safıma çekebildiğim kadar devlet adamı ve komutan çekmem gerekiyordu. Aksi takdirde töreyi ayakta tutacak bir dayanağım bile olmayacaktı.

Akşam olmak üzereydi. Ufukta Tulga şehri görünmeye başladı. Şehre girer girmez Hancıbey'in yanına giderek bana gösterdiği mührün ne olduğunu öğrenmem gerekiyordu. Şehre girdiğimizde halkın hezimeti duyduğunu öğrendik. İnsanlar bu ağır yenilgiyi üzülerek tartışıyor, bazıları ileri giderek Svadyalıların Tulga'yı istila edeceğini bile dillendiriyordu. Bütün bu hengamenin arasında halkı etrafıma toplayarak atımın üzerinde onları teselli edecek konuşmayı yaptım.

"Yüce Kergit Halkı!
Şunu bilin ki, bu aldığımız ilk yenilgi değildi. Kergit Hanlığı ihtiyar bir kurt olmaktan çıkıp yeniden küllerinden doğacaktır. Kergit Han'ın devleti kurmadan önce ordularıyla Sungetche'de aldığı mağlubiyeti ne çabuk unuttunuz? Kergit Han bu yenilginin ardından göçebe yaşayan kavmine devlet kurma sözü vermemiş miydi? Sonra da o devleti kurup, Sungetche'yi Sturgia soylularının başına yıkmıştı. Vaegirlerin bize karşı kinleri de bundan dolayı değil midir? Öyleyse ümitsizliğe kapılmayın ve bize güvenin!"

Bu konuşmamın ardından halkın benim için attığı sloganlar asla aklımdan çıkmayacaktı. İnsanların gönlünde biraz daha yer edindiğimi anlayarak huzurlu bir şekilde Hancıbey'in yanına gittim. Hana girdiğimde Hancıbey benim savaştan sağ olarak kurtulduğumu görmüştü. Bu yüzden sevinmiş olacaktı ki, boynuma sarılıverdi.
"Nihayet geldin Gaddar Noyan. Benimle mahzene gel sana diyeceklerim var."
Hiçbir şey söylemeden Hancıbey'in peşinden gittim. Bu esnada Hancıbey elemanına müşterilerle ilgilenmesini söyledi.
Mahzene girdiğimizde Hancıbey daha önce bana gösterdiği mührü yeniden önüme getirdi. Mühür o kadar eskiydi ki, üzerindeki işaretler biraz silinmişti. Mührün üzerinde atam Kergit Han'ın sancağındaki üç ok vardı. Bu üç ok aynı anda bir yay tarafından gerilmiş vaziyetteydi. Merakıma yenik düşerek sordum:
"Bu nedir? Neden bana bunu gösterdin Hancıbey hayrola?"
Cümlemi bitirir bitirmez bir anda mahzeni aydınlatan meşaleler sönüvermişti. Sadece Hancıbey'in yüzünü görüyordum. Korkmaya başladım çünkü Hancıbey'i daha önce bu kadar sır dolu görmemiştim. İstemeden de olsa elim kılıcıma doğru gitti.

Birazdan bir ses işittim. Sesin sahibi öyle gür ve etkileyici konuşmuştu ki, onun bu tok ve haşin sesi, beni kendisine esir etmişti. Konuşan kişinin söyledikleri neden burada olduğumu açıklar gibiydi. O günden sonra ise hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

"Ulular meclisine seçildin! Uluların himayesindesin!"

MÜHÜR
WDmzO8.png
 

Kara Bey

Sergeant Knight at Arms
Az önce bölümü bir daha okudum. Bazı devrik ve yanlış yazılmış cümleler olduğunu fark ettim. Yeniden düzenledim kusura bakmayın.
 

Altay Han

Regular
Spoiler vardır dikkat...
hikayenin en iyi özelliği her bölüm sonu bir merak bırakması. Ayrıca bu "Ulular Meclisi" eski Türk tarihinde olduğu bilinen fakat şimdi varlığı bir gizem olan "Aksakallılar" örgütüne benzettim. :grin: :grin: :roll: :roll: :roll: :
 

Nogay.San

Knight at Arms
WB
Hikaye çok akıcı, bu yüzden bölümler kısa geliyor biraz :wink: ,
ΗΕΓΙΚΛΜ said:
Bu hikayenin en iyi özelliği her bölüm sonu bir merak bırakması. Ayrıca bu "Ulular Meclisi" eski Türk tarihinde olduğu bilinen fakat şimdi varlığı bir gizem olan "Aksakallılar" örgütüne benzettim. :grin: :grin: :roll: :roll: :roll:
Bu kısmı spoiler içinde yazsan daha iyi olurdu, spoilerin bir amacı o zaten,
 

Kara Bey

Sergeant Knight at Arms
Yine karşınızdayım. Bu sefer bir geçiş bölümü oldu. Aksiyonun doruğuna sonraki bölümlerde ulaşacağız. Umarım keyif alırsınız...

Duyduğum bu ses bana oldukça yabancıydı. Neler olup bittiğini anlamak fazla zaman almadı. Bu tok sesli adamın bahsettiği "Ulular Meclisi" acaba neydi? Beni oldukça meraklandıran bu durum, sonu olmayan bir başka maceranın başlayacağını hatta Bariyye çöllerinde doğan bu kutlu hedefin sadece benim hedefim olmadığını bana haber veriyordu.
Kısa süre oluşan sessizliğin ardından şöyle dedim:
-"Ulular Meclisi mi? Siz kimsiniz?"
-"Yaklaş."
Sesin geldiği yöne doğru adımımı attığımda mahzendeki meşaleler tekrar yanmıştı. Karşımda yüzü karanlık olan bir adam belirdi. Bu esnada şöyle sordum:
-"Yüzünü görebilir miyim?"
-"Senden olumlu bir cevap almadan hayır!"
-"Neymiş sorunuz? Ya da şöyle söyleyeyim, sen kimsin?"
-"Bizler yokuz! Sonsuza dek yok olarak kalacağız."

Hiçbir şey anlamamıştım. Belli ki bu herif soruları cevaplamak yerine lafı dolandırmayı tercih etmişti. Az sonra bu düşüncelerimin tam aksine adam kendisini ve ekibini tanıtmaya başladı.
-"Biz seni buraya getireniz. Biz seni devlet adamı yapanız."
-"Hmm, Demek öyle."
Şaşırmıştım. Hancıbey'e dönüp kaşlarımı çattım. Açıklamayı kendisinden duymak istedim. Ama onun yüzü karanlığa kilitlenmişti. Benim ona baktığımı fark etmesi zor görünüyordu. Derken Hancıbey aniden konuşmaya başladı. Duyduklarım o kadar hayret vericiydi ki, uzun süre kendime gelmem mümkün olmayacaktı. Meğer ulaştığım bunca makam mevki tesadüf değilmiş, meğer Hancıbey'in yanımda durmasının sebebi Sancar'ın esir alıp odasında keyiflendiği kızı değilmiş. Hancıbey bütün söyledikleriyle beni dumura uğratmıştı. O andan itibaren sadece Hancıbey'in dediklerine dikkat kesilmiştim.
-"Gaddar Noyan, artık bütün sırlara vakıf olmanın zamanı geldi. Eğer ki Uluların gölgesinde serinlemek istersen sana bütün sırlarımızı anlatmaya hevesli olacağım bilesin."
-"Biz bu yolda bereber olduk Hancıbey. Ne gerekiyorsa yapmaya hazırım. Anlat!"
O andan itibaren karanlıktaki adam konuşma yetkisini Hancıbey'e verdi. Yalnız Hancıbey konuştu. Ben ise dinledim...

-"Ulular Meclisi atamız Kergit Han'ın ölümünden sonra oğlu Tungay Han'ın, hanlığın bekası için kurduğu gizli bir örgüttür. Kergit Hanlığı ne zaman yozlaşıp yok olma tehdidiyle karşılaşsa bu meclis uyuduğu yerden uyanır, harekete geçip hanlığı korumak için mücadele eder. Bugün ise Sancar'ın ve düşman krallıkların tehdidine karşı, uyuyan hücreler uyanmış ve Kergit Han'ın soyundan gelen birini devletin başına geçirmek için harekete geçmiştir. O kişi sensin Gaddar Noyan! Bu yolda başarılı olursak kazanan devlet olur. Kaybedersek asıl kaybeden sen olursun, meclisimiz ise bir sonraki fırsatı bulana kadar yeniden uykuya geçer. Bunu göze alabiliyorsan bizimle ol. Bizimle olmak istemiyorsan bildiğin yoldan git. Fakat sırlarımızı açığa çıkarman senin aleyhine olur. Töreye itaatsizlik eden Sancar, olduğu yerde kalmaya devam eder. Sen ise ya zindanda olursun ya da mezarda. Kararını ona göre ver."
-"Madem bu kadar güçlüsünüz, o vakit Sancar'ın tahta çıkmasına neden müsaade ettiniz?"
-"Dediğim gibi, bizler başarılı oluruz veya olmayız. Başarırsak devlet kazanır, başaramazsak Sancar gibiler iktidarına devam eder. Bu yolda nice kahramanımızı yitirdik. Artık bunun sonu gelmeli."
-"Benden başka kimseyi bulamadınız mı tahta geçirmek için?"
-"Kergit Han'ın soyundan gelen tek kişi sensin. Töreye göre onun soyundan gelmeyenler Han olamaz bilirsin. Yaşadığından emin olmadığımız birçok soylu da yok değil. Ancak sadece senin hayatta olduğunu öğrendik. Bu sebepten ötürü Atalan'ı da sana biz gönderdik."

İşte şimdi aklımı kaçırmak üzereydim. Atalan'ın benim yanıma gelmesinin altındaki nedenin bizim bildiğimiz gibi olmaması beni oldukça derinden sarsmıştı. Sanki rüyadaydım ve bu söylenenler gerçek değildi. Başımı öne eğdim, dişlerimi olabildiğince sıktım, ellerimle saçımı sıvazladım. Duyduklarım kabul edilebilecek türden değildi. Hancıbey konuşmaya devam etti:
-"Biliyorum şaşkınsın. Şunu bil ki, devlet sana kıymet vermeseydi bunları konuşmuyor olurduk. Komutan Atalan Kergit Hanlığı için kendini feda etti. Bu meclisin emriydi. Senin Bariyye'den ayrıldığını haber alır almaz onu vazifelendirdik. Baban Hırçın Noyan'ın peşine taktığı yoldaşlarından Orhun da bize ister istemez yardımcı oldu. Belki de bu kaderin cilvesiydi. Orhun Atalan'a haber verinceye kadar yaşadığından haberdar değildik."
-"Sen ne diyorsun Hancıbey? Ben Atalan'ı boşuna mı Sancar'ın önüne attım? Orhun'u hain Atalan'a yerimizi söylediği için boşuna mı öldürdüm? Peki ya kızın? Kızını Sancar'ın zorla saraya aldığından da mı sahte?"
-"Benim kızım yok. Bildiğin gibi Kergit askerinin evlenmesi yasaktır. Ben de ordudan ayrıldıktan sonra evlenmedim. Orhun'a gelecek olursak, onun ölümü bizim açımızdan iyi oldu. En ufak bir azarlamada itaat ettiği beyine baş kaldıran birini yanımızda istemeyiz. Onun gerçek yüzünü görmüş olduk."
-"Nasıl yani? Orhun meclisinize hizmet etmiyor muydu? Ya Kurtbaş ve Kargılı?"
-"Hiçbirisinin böyle bir meclisten haberi yok. Biz senin yaşayıp yaşamadığından bile haberdar değildik."
-"Sancar tahtı ele geçirdikten sonra bizi sürgün etmişti. Onu da mı bilmiyordunuz?"
-"Sancar nice evladımızı tahta geçer geçmez katletti. Tahta geçtikten sonraki yıllarda yaptığı işlerin mahiyetini, öğrenemedik. Dedim ya, biz asılız, bu hanlığın aslıyız. Fakat kimi zaman yapmak istediklerimizi yapamadık."
-"O zaman Sancar'ın varlığınızdan haberi var."
-"Haberi olsa bile bizi bulamazdı. Bizi bulsa bile yok edemezdi. Yok etse bile yeniden doğardık."

Hancıbey'e öfkelenmiştim. Onun beni bu yalanlarla bugüne kadar idare etmesi onurumu incitmişti. Hancıbey ona karşı olan kırgınlığımı anlamış olacak ki, bana şöyle dedi:
-"Aklındakini sor Gaddar Noyan. Biz şüpheci olanlarla yolumuza devam edemeyiz."
-"Aldatılmak kanıma dokunuyor Hancıbey."
-"Devlet için aldanmaktan mı yakınıyorsun?"
-"Beni anlamıyorsun. Bunca zaman koca bir yalan üzerine yaşamışım. Kendimi adamdan sayıp yoldaşlarımla tahta geçeceğimi hayal etmişim."
-"Emin ol sen bu hanlığın gördüğü en büyük cengâversin. Amacın töreyi ayakta tutmak değil mi? O halde haydutların hükümranlığına son vermek için bizimle ol!"
-"En başından beri bu tertipten haberim olmalıydı. Bunca yalana da gerek kalmazdı."
-"İnanmazdın Gaddar Noyan. Tuzağa çekildiğini hissederdin. Kim olsa öyle hisseder. Atalan'ın sözde ihanetini Sancar'a ispatladığında onun gözüne girdin."
-"Peki ben nasıl Noyan oldum?"
-"Selenge'yi esir alan haydutlar bizdendi. Devletin içindeki adamlarımız da bu işin cabası. Onlar seni Sancar'a övmekle vazifeliydi. Neticede bu kadar çabuk yükseldin."
Hancıbey'in anlattıkları gözümde çok basit ve dayanaksız kalmıştı. Her ne kadar bazı şüphelerim olsa da bütün bu işittiklerimi kestirip atmak o kadar kolay değildi.

Hancıbey'den ve yüzü görünmeyen esrarengiz adamdan müsaade istedim. Tekliflerini düşünmem gerektiğini ve ona göre karar vereceğimi söyledim. Onlar da bunu kabul etti. Handan ayrılıp dışarı çıktığımda olanları düşünmeye koyuldum. Eğer Hancıbey'in anlattıkları doğruysa Atalan'a ve Orhun'a yazık olmuştu. Fakat aksi bir durum söz konusuysa durumlar daha farklı olacaktı. Arkamda hiç olmadığı kadar büyük bir gücün olduğunun farkına varacak ve buna göre davamı sürdürecektim. Şimdi tek istediğim bir işaretti, Hancıbey'in anlattıklarına dayanak teşkil edecek en küçük bir işaret...
Bu esnada arkamdan gelip kulağıma fısıldamaya başlayan kişinin söyledikleri ve bu sözleri söyleyen kişinin kendisi kafamdaki tüm soru işaretlerini kaldırmaya yetecek gibiydi:

"Melihan'da seni düşmanın elinden kurtaran vazifeli okçuları unutma!"
 

Kara Bey

Sergeant Knight at Arms
Çok teşekkürler. Başladığım işi yarım bırakmak hoşuma gitmiyor. Ama bu da zorla yazdığım anlamına gelmez tabi. Fırsatım olsa her gün yeni bir bölüm atmak istiyorum ama yoğun oluyorum kimi zaman.
 

Afrandez

Archduke
WBNWVCWF&SM&B
Kara Bey said:
Çok teşekkürler. Başladığım işi yarım bırakmak hoşuma gitmiyor. Ama bu da zorla yazdığım anlamına gelmez tabi. Fırsatım olsa her gün yeni bir bölüm atmak istiyorum ama yoğun oluyorum kimi zaman.
Kendini zorlamaman iyi bir şey. Bahse varım buradaki hikayelerin en az %80'i bu sebeple yarım kaldı.
Her neyse, yeni bölümü bekliyoruz
 

Kara Bey

Sergeant Knight at Arms
Sizlerle beraber 20'yi devirdik. Ölmez sağ kalırsam nice 20'lere bu hikâyede inşallah.
Şaka bir yana kahramanımız olan Gaddar Noyan "kutlu" diyerek başladığı bu maceranın sonuna adım adım yaklaşıyor...
Tabi bu bahsettiğim "son" yakında mı, uzakta mı ona mutlaka şahit olacağız. Bildiğim tek şey var, o da bu hayatta Gaddar Noyanların bitmeyeceği, bitemeyeceği...

İşte yeni bölüm!

Bu ses bana oldukça tanıdık gelmişti. Ses tanıdık olmasına tanıdıktı ama bu adam kimdi? Bu kişinin söylediği sözler, Ulular Meclisi'nin teklifini onaylamama yetecek gibiydi. Melihan'da Svadyalıların elinden bizi tepedeki okçular kurtarmıştı. Hatta Tulga'ya dönerken bile yol boyunca bu okçuların kim olduğunu defalarca kendime sormuştum.
Daha fazla merakıma dayanamayıp olayın iç yüzünü öğrenmek üzere arkamı döndüm. Arkamı döner dönmez karşılaştığım kişi ve bu kişinin bana karşı ettiği tebessüm, beni Ululara sadık bir hizmetkâr yapacaktı, ta ki tahtı ele geçirene kadar...

"Ta ki" dedim çünkü Uluların bana söylediği, Kergit töresini yeniden ihya etmek için mücadele ettikleriydi. Ben tahta geçtiğimde bu sorun çözüme kavuşacaktı. Bir hükümdara da hükmedecek değillerdi...
Bütün bu düşünceler için erken olduğunu düşündüm ve kulağıma bu sözleri fısıldayan kişinin Brula Noyan olduğunu öğrendim.
Evet, bu kişi Brula Noyan'dı. Bir devlet adamının Ulular Meclisi'nden haberdar olması demek, Hancıbey ve o yüzü karanlık esrarengiz adamın söylediklerinin doğru olması demekti. Brula Noyan konuşmama fırsat vermeyerek bana şunları söyledi:

-"Gaddar Noyan! Artık kuşkularının seni esir alması son bulmuştur ha?"
-"Son buldu Brula Noyan! Senin bu meclise bağlı ol..."
Brula Noyan elini sağ omzuma atarak sözümü kesti ve şöyle dedi:
-"Sancar Han huzuruna bekliyor. Onu fazla bekletmeyelim. Zira beyefendi mağlubiyetin acısını bizden çıkarmak isteyecektir."

Brula Noyan gibi bir devlet adamının bana karşı güven dolu bakışları içimi titretti. Bu bakışlar bana, hedeflerime giden bu yolda yalnız olmadığımı gösterdi. Ayrıca Uluların desteğiyle hem babamın intikamını alacaktım hem de bozulmuş düzeni yeniden sağlayacaktım. Tabi bu söylediklerim benim dirayetim ve ferasetim ölçüsünde gerçekleşecekti.
Brula Noyan sözünü bitirdi ve saraya doğru yol aldı. Ben Noyanları nasıl benim safıma çekerim diye düşünürken, adeta şapkadan çıkan bir tavşan gibi olan Ulular, bunu benim yerime çoktan yapmıştı bile. Kim bilir diğer Noyanların içinde, ordunun içinde, hatta halkın bile içinde ne kadar vazifeli insanlar vardı. İşte iktidar olmanın yolu buralardan geçiyordu. İktidar olmak örgütlenme meselesiydi. Fakat bu örgütlenmenin iktidar olduktan sonra başıma açacağı sorunları hiç düşünmek bile istemiyordum.
"Hele bir tahta oturayım da ondan sonra tüm bunları düşünürüm." kafasındaydım.

Brula Noyan'ın ardından saraya doğru yöneldim. Derken Kargılı uzaktan beni görmüş olacaktı ki, koşar adımlarla yanıma geldi. Kargılı:
-"Gaddar Noyan Sancar Han seni huzurunda görmek istiyor."
-"Biliyorum Kargılı."
-"Gaddar Noyan..."
-"Ne var?"
-"Kurtbaş saray koridorunda, Noyanların bir kısmını senin hakkında mesnetsiz konuşurken duymuş."
Bir anda durakladım. Hakkımda konuşulmaya başlandığına göre Ulusamai Noyan çoktan ahbaplarını bana karşı kışkırtmayı başarmıştı. Bu Noyanların kim olduğunu Kargılı'ya sorduğumda bilmediğini sadece Kurtbaş'ın bildiğini söyledi. Kolay değildi. Neticede Noyanlardan birinin nökerini öldürmüştüm. Haklı olsam bile bu bir itibar meselesiydi. Ulusamai bu mağduriyetini sonuna kadar kullanacaktı. Kullanmalıydı da... Çünkü ne kadar düşman bertaraf edersem o kadar güçlenip büyüyeceğimin farkındaydım. Bu kutlu ve çetin yol dostluk şarkılarıyla değil ancak ve ancak düşmanlık naralarıyla aşılabilirdi.

Sarayın kapısına geldim. İçeri doğru adımımı atar atmaz muhafızlardan biri haddini aşarak beni durdurdu ve sinirlerimi tepeme çıkaran şu sözleri sarf etti:
-"Affedersiniz Gaddar Noyan! Kılıcınızı almam gerek."
Kargılı:
-"Geri bas bre sümsük! Senin ne haddi..."
El işaretimle Kargılı'nın sözünü kestim ve atıldım:
-"Aklını mı yitirdin sen muhafız? Bu ne cüret?"
-"Efendimiz ben emirleri uyguluyorum. Sancar Han'ımız bu şekilde emretti."
Mesele az çok anlaşılmıştı. Ulusamai iti çoktan tılsımlı sözlerini Sancar'a fısıldamıştı ya da ben öyle zannediyordum. Ne demek istediğim Sancar'ın huzuruna çıkınca anlaşılacaktı.

Kılıcımı muhafıza teslim edip içeri girdim. Saray koridorlarında yürürken daha önce hiç rastlamadığım birinin arkamdan bana seslendiğini duydum. Arkamı döndüğümde kır sakallı, kendinden emin en acısı da kılıcı belinde bir adam gördüm. Bu oldukça acıydı. Çünkü bir Noyan olarak benim belimde kılıç yoktu.
Bu adam yanıma gelip bana şöyle söyledi:
-"Ah Gaddar Noyan. Melihan'da az sayıdaki nökerle düşman hatlarını nasıl yardığını duydum az önce. Buna rağmen galip gelememişiz. Orada ben olacaktım ki, seninle sırt sırta çarpışma şerefine nail olurdum. Ama başka sefere artık."
-"Beni gururlandırdınız fakat sizi tanıyamadım efendim."
-"Ah evet benim hatam. Ben Tonju Noyan! Brula Noyan'ın amca oğluyum."
-"Tanıştığıma memnun oldum Tonju Noyan."
Tonju Noyan hanlığın ileri gelenlerindendi. Adını duymuştum fakat kendisini hiç görmemiştim. Savaşa da katılmamıştı. Tahminime göre Belir Noyan ile birlikte devlet adamlarının yaşça en büyüğüydü. Brula Noyan ile akraba olması da benim için olumlu bir durumdu. Çünkü olası bir anlaşmazlıkta Tonju Noyan'ın arkamda olacağını tahmin edebiliyordum.

Tonju Noyan ile birlikte içeri girdik. Gördüğüm kadarıyla Noyanların çoğu toplantıya iştirak etmişti. Tabi gelmeyenler de yok değildi. Benim merak ettiğim en önemli sorun ise kılıcımın saray kapısında alınmasıydı. Bu olayın sebebini birazdan öğrenmeyi umuyordum.
Benim için ayrılan yere oturdum. Diğer Noyanlar gibi ben de sessiz bir şekilde Sancar'ın içeriye girmesini beklemeye başladım. Kim var kim yok diye etrafıma bakarken, suratsız Ulusamai Noyan'ın tam karşımda oturduğunu fark ettim. Yüzüme öyle bir sert bakıyordu ki, bina olsa yıkılır, taş olsa çatlardı. Tabi taş çatlar, çelik durur mu? İsmimin yüzüme yansıdığına şahit olanlar listesine bakışlarımla Ulusamai'yi de yazdırmaktan geri durmadım. Ona öyle bir sert bakışla karşılık verdim ki, yanındaki Akadan Noyan'ın dirseğiyle koluna vurması ancak onu kendine getirmeye yetmişti. Ulusamai yanlış kişiye çattığının farkında değildi. Umuyordum ki farkına varmasın. Farkına varsa bile o artık benim düşmanımdı. O, zafere çıkan merdivenlerdeki eksik basamağımdı. Onu oraya koymadan yoluma devam edemezdim.

Bir müddet sonra kapı açıldı. Sancar Han burnundan soluyarak içeri girmişti. O içeri girer girmez ayağa kalktık. Hafifçe başımızı eğerek hürmetlerimizi bildirdik. Töremize göre hükümdar da olsa önünde vücudumuzu eğmek yasaktı. Sadece saygı davranışı olarak boyun bükmeye müsaade vardı. Çünkü eğilmek sadece töreye karşı olabilirdi. Hükümdar bile töreye karşı eğilmek zorundaydı. Tabi bu iz sürmez, töre bilmez, kıçını silmez Sancar için geçerli değildi.
Sancar tahtına oturmadan evvel şöyle dedi:
-"Kutlu akşamlar beylerim!"
-"Kut sizinle olsun yüce Han'ımız!"
-"Buyurun oturun."
Hepimiz yerimize oturduk. Artık Sancar konuşacaktı biz dinleyecektik. O soracaktı biz cevaplayacaktık. Derken Sancar Han hesap sormaya çoktan başlamıştı bile.

-"Evet Noyanlar. Nerede hata yaptık, neden kaybettik?"
Ulusamai:
-"Yüce Han'ım kendini bilmez işgüzar Noyanlar yüzünden kaybettik diye düşünüyorum."
Ulusamai bu sözleri söylerken suratıma bakıyordu. Alçak herif tepenin ardında titreyerek beklediğini, nökerler hezimete uğrayınca da topuklayıp kaçtığını çabuk unutmuştu ya da işine gelmiyordu.
Sancar Han:
-"Kimmiş bu işgüzar Noyan? Savaş meydanından kaçan herkes işgüzardır. Hepiniz işgüzarsınız."
Sancar kendisinin de savaş meydanından kaçtığını es geçmişti. Tabi bir hükümdar herkesin içinde kendine hakaret edemezdi.
Ulusamai:
-"Han'ımız, bazı Noyanlarla da bu durumu konuştum. Burası devlet meclisi ve bence her şey açıkça konuşulmalı. Gaddar Noyan savaş esnasında benim askerimi keyfi olarak öldürdü. Bu da askerlerimizin moralini bozdu."
Ulusamai'nin bu sözlerinin ardından ortalık karıştı. Bir anda Noyanlar birbirine bakarak şaşkınlıklarını dile getirmeye başladılar.
"Ne? Nasıl olur? Olamaz!"
Bu esnada kendimi savunmaktan başka çaremin olmadığını idrak ettim. Gür sesimle Noyanları yatıştırmaya çalıştım.
-"Noyanlar! Beni dinlemeyecek misiniz? Burası dost meclisi değil midir?"
Ulusamai:
-"Değildir Gaddar Noyan sen katilsin!
Noyanlar hep bir ağızdan:
"Evet, evet. Bu katillik!"

Bu sırada Sancar Han bağırarak günah keçisi arayan ağzı kokuşmuş Noyanları susturdu. Ardından şöyle dedi:
-"Duyduklarımız doğru mudur Gaddar Noyan? Anlat bakalım."
-"Yüce Han'ım, kıymetli Noyanlarım! Gördüm ki, çabuk kabullenir olmuşsunuz. Önünüze atılan her eti oğlak sanmaya ne meraklıymışsınız. Evet ben öldürdüm. Öldürdüm çünkü Ulusamai'nin bu korkak nökerleri kaçmaya başlamıştı. Töreye göre er meydanından kaçmanın bedeli ölümdür bilmez misiniz?"
Hitabetimle Sancar Han da dahil bütün Noyanları mest etmiş gibiydim. Böyle düşünüyordum çünkü bir anda ortalık durulmuş, ağzından salyalar akan Ulusamai bile gözlerini yere devirmişti. Bu esnada Sancar söze girdi:
-"Dediğin gibiyse yaptığın doğru bir davranıştır. Yanlış bir davranış olsa bile savaşı kaybetmemizin sebebi bu olamaz. Ha, nöker öldürmek derken aklıma geldi Gaddar Noyan. Bu senin ilk vukuatın değil biliyorsun."
-"Af buyrun, anlayamadım hükümdarım."
-"Bre kendinden bihaber insan! Neden saray kapısında kılıcını aldırdım bilmez misin?"

Sancar'ın bu tepkisi beni oldukça şaşırtmıştı. İlk vukuatım bu değildi demek de ne demekti? Yoksa Sancar Orhun'dan mı bahsediyordu? Onu bizim öldürdüğümüzü öğrenmiş olmalıydı. Derken kılıcıma el konulmasının sebebinin bu olmadığını Sancar'ın söylediği şu sözlerle öğrendim:
-"Hatırlar mısın bilmem. Seni Tulga'nın civarındaki dağlarda haydut avla diye görevlendirmiştim."
-"Hatırlarım efendim."
-"Demek hatırlarsın. Sana bu görevi verirken birtakım nökeri de emrin altına vermiştim öyle mi?"
-"Öyle."
-"Demek öyle. Hadsiz! Sen nasıl olur da benim nökerimi benden habersiz öldürüp, diğer nökerlere de "Bu haindir!" diyerek gözdağı verirsin?"
Mesele anlaşılmıştı. Kurtbaş, Kargılı ve ben mağaranın gizli bir bölümünde Komutan Beyrek hakkında plan yapıyorduk. Bu sırada bizi gizlice dinleyen nökerlerden birini öldürmüştük. O nökerin Sancar'ın casusu olduğu gün gibi ortadaydı. Sancar da ağzıyla bunu ispatlamış oldu. Demek Sancar'ın bana duyduğu öfkenin sebebi buydu. Demek o günün hesabını bugün soruyordu. Bana da kendime has tavrımla durumu izah etmek düşüyordu. Şöyle dedim:
-"Sancar Han'ım. Kurtbaş, Kargılı ve ben haydutları nasıl yok edeceğimiz hakkında konuşuyorduk. Bu esnada sizin bana emanet ettiğiniz bu nöker bizi gizlice dinliyordu. Ben de bunu fark ettim ve cezasını kestim. Düşman casusu olduğuna kanaat getirdim. Bu olaydan sonra da Komutan Beyrek yanımıza geldi. Svadya ordularının savaş için hazırlandığını bana bildirdi. Hatam olduysa affedin."

Belli ki Sancar casusunun bu şekilde öldürülmesini kendine yedirememişti. Aklı sıra benim gizli işler çevirip çevirmediğimi bu nöker sayesinde öğrenecekti. Onu öldürdüğümü de kendisine, yanımda bulunan başka bir casus nöker haber etmiş olmalıydı. Sancar bir süre düşündü ve şöyle dedi:
-"Kılıcını geri alabilirsin. Fakat ikinci bir emrime kadar sinek öldürmeyeceksin, sinek!"
-"Emredersiniz Sancar Han'ım!"
Kaybettiğimiz savaşın durum değerlendirmesini yaparken hiç beklemediğimiz bir olay cereyan etti. Saray muhafızları kapıyı şiddetli bir şekilde çalmaya başladı. Bunun üzerine Sancar Han hiddetlendi ve ayağa kalkarak şöyle dedi:
"Bu ne edepsizlik? Gir içeri derhal!"
İçeri giren muhafızlardan biri Sancar Han'a hürmetlerini bildirerek şöyle dedi:
-"Yüce Han'ımız mühim bir hadise var. İzniniz var mıdır?"
-"Lafı geveleme söyle!"
-"Hükümdarım! Distar Kalesi civarındaki Khuzait aşiretleri ve Uhhun Kalesi yakınlarındaki Ak Kergit boyları ayaklandılar!"
 
Seriye başlayalı 1-2 saat oldu sekizinci bölümü devirdim :smile: Eline emeğine sağlık.. Keşke oyun içerisinde de böyle farklı hikayelerle devam edebilsek..
 
Top Bottom