Hanlar Savaşıyor (BİTTİ)

Users who are viewing this thread

Kara Bey

Sergeant Knight at Arms
BİLGİ
- Okuyacağınız bu hikâye "Kahraman Bakış Açısı (ben)" ile yazılmıştır.
- Hikâye M&B Warband'de şahsımın açmış olduğu "Gaddar Noyan" karakterinden esinlenerek yazılmıştır.
- Keyifle okumanızı dilerim...

gOE2L5.jpg


Gün doğmadan uyandım. Benim için uzun soluklu bir macera başlıyordu. Yıllar önce ayrı bırakıldığım ata topraklarına dönmenin vakti gelmişti. Doğruldum. Hazırlanmam gerekiyordu.
Önce enseme kadar uzanmış olan saçımı bağladım. Ardından çöl kültürünün bana öğrettiği biçimde heybemi doldurdum.
Evet, burası çöl kültürünün doruk noktası olan Bariyye Şehri idi. Çocukluğumun bir bölümü ve gençliğimin ekseriyeti burada geçmişti.
Fakat tüm bunlara rağmen gece rüyalarıma giren bozkırın haşin rüzgarı beni Bariyye'de de yalnız bırakmamıştı.

Vakit daralıyordu. Yola koyulmadan evvel dostlarımla vedalaştım. Vedalaşmam gerekenler sadece dostlarım değildi. Bir kişi daha vardı: Annem...
Elime bir küp su aldım. Kapıyı kitledim. Son kez benliğimin harman olduğu fakirhaneme baktım. Dudaklarımdan dökülen şu ayrılık cümlesi yaşadıklarımın özetiydi belki de:
"Elveda kızgın güneşi bana yâr eyleyen hüzünlü yuvam..."

Düşünerek yola koyuldum. Omzumda heybem, elimde su dolu küpüm, belimde kılıcım, ve bana yâren olan atımla birlikte annemin huzuruna vardım. Annem bana babamdan kalan tek hatıraydı. Benim Sarranid hukukuna riâyet etmemin yegâne sebebiydi. Artık bir sebebim kalmadı.
Doğru, annemi kaybetmiştim. Beni bu topraklara bağlayan ruh ve o ruhu ayakta tutan beden de beni terk ettiğine göre buralarda daha fazla durmamın bir anlamı yoktu.
Annemin mezarının başına geldim. Elimdeki su dolu küp ait olduğu yere gelmişti nihayet. Annemle vedalaştım. Bu şehirde yapabileceğim başka bir şey kalmamıştı. Mezarlığın bulunduğu muhit şehre tepeden bakıyordu. Derin bir nefes aldım. Bu şehrin havasını belki de son kez içime çektim. Tam bu esnada sesli bir şekilde düşünmeye başladım:
"Hayallerime ulaşırsam bu şehre tekrar dönmüş olacağım. Belki de son bir nefes değildir Gaddar!"

Öğlen olmak üzereydi. Güneş tepemde kızgın yüzünü göstermeye başlamıştı. Geciktiğimin farkına vardım. Şehri terk etmek üzere oturduğum kaya parçasından kalktım. Fakat bir şey beni engelliyordu sanki. Düşündüğüm "bir şey" yüzünü gösterdi.
O da ne?
Atlılar çılgın gibi geliyorlar üstüme. Şaşırdım. Şaşkınlığım elimi belime sevk etmemi sağlamıştı. Kılıcımı kınından usulca çıkarmaya başladım. Güneş öfkesini gösterdikçe gösteriyor ve gözlerimi kamaştırarak karşıdan gelen üç çılgın atlının kim olduğunu görmemi engelliyordu. Aklımda iki soru vardı:
"Haydutlar mı? Şehir muhafızları mı?"
Aklımdaki soruların cevabını kısa süreliğine de olsa cevaplayamadım. Kılıcımı tamamen çıkarmıştım ki böyle bir vaziyette kınında duracak değildi. Biraz sonra usulca çektiğim kılıcımı şiddetli bir şekilde kınına geri soktum.
Gelenler ne hayduttu ne de şehir muhafızı...
2. Bölüm - Babamın Emaneti
3. Bölüm - Yiğit Nökerlerim
4. Bölüm - Özlenen Bozkır
5. Bölüm - Tulga'ya Hey Tulga'ya
6. Bölüm - İhanetin Tokadı
7. Bölüm - Hanlığın Kaderi
8. Bölüm - İtaatsizliğin Bedeli
9. Bölüm - İlk Görev
10. Bölüm - Komutan Gaddar
11. Bölüm - Beklenmedik Mükâfat
12. Bölüm - Mağarada Yankılanan Ses
13. Bölüm - Korkunç Manzara
14. Bölüm - Savaş Hazırlıkları
15. Bölüm - Beklenmedik Misafir
16. Bölüm - Savaşın Çığlıkları
17. Bölüm - Melihan Savunması
18. Bölüm - Mührün Sırrı
19. Bölüm - Komutan Atalan'ın Vazifesi
20. Bölüm - İsyancı Aşiretler
21. Bölüm - Eski Bir Dost
22. Bölüm - Meçhul Cinayetler
23. Bölüm - Hancıbey'in Sırrı
24. Bölüm - Esaret
25. Bölüm - Kergit Asileri
26. Bölüm - Gaddar Han
27. Bölüm - Kergit Fedaisi
28. Bölüm - Oyun İçinde Oyun
29. Bölüm - Hanlar Birleşiyor
30. Bölüm - Siyasi Dengeler
31. Bölüm - Hanlar Savaşıyor
32. Bölüm (Final) - Son Söz

KARAKTERLER

oVk207.jpg
6NXQ93.jpg
DDdEdl.jpg
LDn2nb.jpg
LDn2nz.jpg
5yQ4QA.jpg
6NXQyk.jpg
aYGj1d.jpg
EDRbyD.jpg
VDMA3R.jpg
 

Dracheon

Master Knight
VCNWWBM&BWF&S
Dörtyol Hanı'na uzun zamandır girmiyorum.Hikayeleri okumaya başlayacağım.Aklımda güzel bir fikir var.Neyse şimdi okuyamam ama okurum bir ara.Senin de bu işe girmen güzel.
 

likewarband

Veteran
Begim, gayet iyi yazmışsın. Yalnız bazı alışılmadık sözcükler kullanarak öykünü renklendirebilirsin.

Öyküde geçmiyor sanırım şu an ama;

Mutluluk yerine, mut
Üzüntülü yerine, mahzun
Nasip değilmiş yerine, nânasipmiş

Gibi...

Genel olarak harika olmuş, devamını ilgi ile bekliyorum.
 

Kara Bey

Sergeant Knight at Arms
Hızlıca üzerime gelen kişilerin dış görünüşleri bir hayduta yahut bir askere benzemiyordu. Fakat bir müddet içimi kemiren merak duygusu yerini zihnimi meşgul eden şaşkınlığa bırakmıştı.
Üç sert mizaçlı adam... Bir yandan çığlıklarla son sürat bana doğru yaklaşırken diğer yandan yeni uyanmış çöl tilkisi gibi yüzüme bakıyorlardı. Nihayet gelmişlerdi. Hâl ve hareketlerinden dolayı düşman olmadıklarını en baştan anlamıştım. Düşman olsalar ne yazardı ki?
Birini kılıcımla doğrarken, öbürüne hançerimi saplar ve sonuncusunu öldürdüğüm iki eniğin yanına gömerdim. Bunu yapabilecek kabiliyete sahiptim. Şehirdeki namım da bu hünerlerime dayanıyordu aslında. Bütün bunları düşünecek vaktim de olmamıştı.

Bu üç atlının birbirinden keskin bakışları kendilerine kısa sürede yakınlık hissetmemi sağlamıştı. Bunun sebebi neydi?
Çok geçmeden sebebini öğrenmiştim. Ortadaki geniş omuzlu, kendine güvenli duruşu olan adam konuşmaya başladı:
-"Selâm olsun sana bozkır ruhlu çöl kaplanı!"
Şaşkınlığım yerini tatlı bir meraka bırakmıştı. Elimle bıyığımı kaşıdıktan sonra karşılık verdim:
-"Selâmınızı aldım yiğitler. Bana adınızı bağışlayın."
-"Ben Kurtbaş. Bunlar da Kargılı ve Orhun."
Bir kez daha şaşırmıştım. Bu isimlerin çölde olması beni kuşkulandırmıştı. Bunlar yerli olamazdı. Burada oturmuş olsalardı adları "Muhnir,
Eşref, Seyfi" olurdu. Konuşmaya devam ettim:
-"Memnun oldum. Bana da Gaddar derler."
-"Noyan'ın oğlu Noyan olur, emrindeyiz Gaddar Noyan!"

Beynim bulandı. Uzun saçlarımın gizlediği ufak zihnimde fikir denilen o değerli hazine eriyip gitmişti. Bu adamlar beni nereden tanıyordu?
Babamın Kergit Hanlığı'nın bir Noyan'ı olduğunu kimden öğrenmişlerdi?
Çok geçmeden bu işin sırrına vakıf olacaktım. Kargılı gür sesiyle atıldı:
-"Beyim, hele bir soluklanalım. Sana anlatacaklarımız vardır."
Atlarımıza bindik. Sanki büyülenmiştim. Önümdeki üç yiğit nereye giderse ben de sorgusuz sualsiz o yöne doğru atımı sürüyordum. Düşünme yetimi kaybetmiş gibiydim. Bu vakitten sonra da düşünmeye niyetim yoktu.
Bir evin önünde durduk. Atlarımızı bağladık. Ardından eve girdik. Orhun bana ve diğer arkadaşlarına ayran ikram etti. Derin bir sessizliğin ardından Kurtbaş meselenin özünü anlatmaya başladı:
-"Adı gibi hırçın olan Hırçın Noyan'ın oğlu Gaddar. Biz bir vakitler babanın fedaisi ve Kergit Hanlığı'nın nökerleriydik."
Bir taraftan Kurtbaş'ın anlattıklarını dikkatle dinliyor, öte taraftan içine düştüğüm bu vaziyetin mahiyetini idrak etmeye çalışıyordum.
-"Hırçın Noyan bizi hususi olarak yetiştirip her birimizi ülkenin farklı yerlerinde vazifelendirmişti vaktinde. Bugün de babanın bize verdiği son görevi yerine getirdik."
-"Son göreviniz neydi?"
-"Sen Kergit Hanlığı'na geri dönene kadar sana gizlice refakat etmekti. Bugün de Hırçın Noyan'a verdiğimiz sözü tutmanın kıvancı içindeyiz."
Kelimeler anlamsızdı. Çocukluğumun kahramanı babam seneler sonra beni kendine yeniden hayran bırakmıştı. Ortada bir plan vardı. Bunu hissetmiştim. Yoksa haşmetli babam beni bunca yıl adamlarına takip ettirecek değildi.

Kurtbaş anlattıkça göz bebeklerimin büyüdüğünü hissediyor, hayallerime ulaşmak için bundan daha iyi bir fırsatım olmadığının farkına varıyordum. Başından beri ağzını bıçak açmayan Orhun gözüne kestirdiği geyiği zorlanmadan avlayan aslan kıvraklığıyla şöyle dedi:
-"Vazifemizi hakkıyla yerine getirdik. Bundan sonra yapmamız gereken sana itaat etmektir. Senin Kergit Hanlığı'na dönüşündeki maksadın nedir?"
-"Esasen benim hedefim babamın yarım kalan hesabını kapatmaktı. Sizlerle beraber bu arzum arşa ulaştı."
Bu sözlerimin ardından Kargılı heyecanlandı:
-"İşte, Hırçın Noyan'ın asil kanı!"
Hemen arkasından Kurtbaş keçi yünüyle yapılmış olan heybesinin içinden kırmızı bir bez çıkardı. Bunu yaparken de diliyle şu cümleleri sarf etti:
-"O vakit, intikamına memur olacaksın Gaddar Noyan! Bu sana babanın emanetidir, alasın."
Bezi elime aldım. Hayır, bu bez değildi. Kırmızı zemin üstünde bir gerilmiş yay ve bu yayı gerginleştiren üç beyaz ok. Bu babamın bana küçükken anlattığı sancaktan başkası değildi.
Başımı öne eğdim. Babamın bana anlattığı sancak hikâyesini hatırladım. Yanımdaki üç yiğit söylediklerimi tebessüm ederek dinliyordu:
"Üç ok... Ortadaki ok; devletimizin kurucusu Kergit Han, sağdaki ok; onun kardeşi Tulga Noyan, soldaki ok; en küçükleri olan Halmar Noyan.
Kırmızı ise; hanlığımızın kuruluşu için dökülmüş olan atalarımızın kanı."

Ayağa kalktım. Benim için geri dönülmez bir süreç şimdi başlıyordu. Tam bu esnada Kurtbaş haykırdı:
-"Gaddar Noyan hanlığımızın istikbalidir, biat edin!"
Göğsüm kabarmıştı. Üçü de elimi öptü. Daha sonra her biri elini hiddetli bir şekilde göğsüne vurarak bana olan bağlılıklarını gösterdi. Belki de yaşamım boyunca en anlamlı konuşmamı bu sırada yapmıştım:
-"Mademki ben Noyanınız oldum. O hâlde ordumuzun kılıçları çelikten bir vücut, atlarımız yoldaşımız, görklü sancağımız kutlu olacaktır!"

GÖRKLÜ SANCAĞIM
 

Kara Bey

Sergeant Knight at Arms
Akşam olmadan yola koyulduk. Kurtbaş, Kargılı ve Orhun'un gözündeki ışıltıyı fark etmek çok zor olmadı. Bana baktıklarında babamın ruhunu görür gibiydiler. En azından hâl ve hareketleri bunu andırıyordu. Şimdiden üç gözü kara yoldaşım olmuştu. Devamı muhakkak gelecekti.
Issız çölleri yavaş yavaş aşıyorduk. Bizim için ilk tehlike bu ürkütücü çölün orta yerinde karşımıza çıkacak çöl haydutlarıydı. Kalradya'da kervanların en az uğradığı şehir belki de Bariyye idi. Sebebi belli değil miydi? Bu hergelelerde ar ve şeref yoktu. Karşılarına çıkanlardan sorgusuz sualsiz haraç alırlar, sonra da acımadan masumlara işkence ederlerdi. Gaddarlıkları insanlıklarını aşmıştı. Ama bu civarda tek gaddar kendileri değildi. Adının hakkını veren birisi vardı. O birinin de kim olduğu çok açıktı.

Shariz Şehri'ne varmadan bir yerlerde konaklamak zorundaydık. Atlar çatlamak üzereydi ve bizim de onlardan pek farkımız yoktu. Bir müddet sonra uygun bir yer bulduk. Sadece dört kişinin sığabileceği bir çadır kurduk. Dinlenmeye başladık. Hava soğumaya başlamıştı. Çölün gündüzü her ne kadar sıcak ise de gecesi de bilakis soğuktu. İçimi kasvet bürümüştü. Yoldaşlarımı seyre dalmıştım. Kurtbaş düşünceli bir şekilde bıyığını buruyordu. Kargılı ise çok sevdiği oku ve yayıyla cebelleşiyordu. Diğer ikisine nazaran sessizliğiyle dikkatimi çeken Orhun da çoktan hülyalara dalmış bir vaziyette uyuyordu.
Uzun bir sessizliğin ardından aniden vuku bulan çığlık sesleri irkilmemize yetmişti. Dördümüz de kılıçlarımıza yeltendik. Dışarı fırladık. Gördüğümüz manzara bu acı feryadın sebebini öğrenmemizi sağladı. Bunlar çöl haydutlarıydı. Haysiyet yoksun zamparalar hatunun birine işkence ediyorlardı. Soğukkanlılığımı korudum. Sekiz kişilerdi. Adam başına iki köpek düşüyordu. Bu kalleşlere köpek demek köpeklere hakaretti. Bunlar olsa olsa çakal olabilirdi.
Kargılı bağırdı:
-"Hergeleler bırakın avradı gelin bakalım karşıma."
Orhun da altta kalmadı:
-"Sekizinizi birden avlarım bre ayyaş itler."
Kurtbaş ise hepsinden daha olgun bir şekilde şöyle dedi:
-"Ne istersiniz mazlumdan? Derdinizi deyin hele."
İçlerinden biri:
-"Bu hatunu isterdik şimdi de siz düştünüz payımıza."
Bu sözlerin ardından haydutlar o iğrenç kahkahalarını attılar. Ben ise hiç bir kelâm etmeden davrandım itlerin üzerine. Bir, iki, üç derken tam beşinin hakkından geldim. Çevikliğim yoldaşlarım arasında takdire şayan oldu. Diğer üçünü de arkadaşlarım avlamıştı. Daha sonra kadının yanına gittik. Karnına hançer yarası almıştı. Biraz sonra da can vermişti.

Bu elim olayın ardından tekrar yola koyulduk. Tek umudumuz Shariz'e sağ salim gitmekti. Öyle de oldu. Gün ağarırken Shariz Şehri'nin o muhteşem cazibesi görünür olmuştu. Kurtbaş, Kargılı ve Orhun'un yüzünde anlamsız bir tebessüm vardı. Birazdan şehrin kapısından içeri girdik. Handa dinlenmeye karar verdik. Zira çok yorulmuştuk. Hana vardığımızda yoldaşlarımın ettiği tebessümün sebebini idrak etmiştim. Beni görünce ayağa kalkıp selâm veren onlarca babayiğit Kergit Hanlığı'nın bağrından kopmuş nökerlerden başkası değildi.
Babam Hırçın Noyan'ın sadık askerleri... Shariz'e beni karşılamaya gelmişlerdi. Tabi ki asker kılığında değil gezgin kılığındaydılar. Sarranid topraklarında başka bir devletin askerlerinin olması hoş karşılanmazdı. Nökerlerden biri kendini tanıttı:
-"Ben Komutan Atalan. Askerlerin başıyım. Baban Hırçın Noyan'ın komutanlığını yaptım. Şimdi de babanın naibi olan sen benim Noyanımsın. Bundan böyle ben ve nökerlerim emrindeyiz."

Nihayet her biri bana biat ederek bağlılıklarını bildirdiler. Artık eskisinden de güçlüydüm. İçimdeki deli taylar haykırdı:
"Tulga, Tulga! Hayallerimin, umutlarımın şehri... Geliyorum, hakettiğin itibara erişmen için geliyorum. Kergit Hanlığı Kalradya'ya hükmedecek. İşte bu arzu ettiğim yegâne maksadım!"
 

Homerøs

Section Moderator
Dostum, seni tebrik ediyorum. Eline sağlık. Hikâye yazımı konusunda iyisin. Kargılı, Kurtbaş isimlerini sevdim, akılda kalıcı isimler. Sana tavsiyem bölümleri daha da uzatman. Okunabilir yazıyorsun, uzun yazmaktan bir şey olmaz.
 

Kara Bey

Sergeant Knight at Arms
Nihayet Shariz Şehri'nden ayrıldık. Artık dört kişi değildik. Komutan Atalan ve yanındaki yirmi yiğitle sayımız yirmi beş olmuştu. Bu hedefim için bir başlangıçtı. Daha önceden de dediğim gibi devamı muhakkak gelecekti. En azından ben böyle ümit ediyordum. Şimdi aklımda bir soru ve bunun yanında içimde zuhur eden tatlı bir heyecan vardı. Bundan sonra ne olacaktı? Öncelikle zihnimi uzun bir süre meşgul edecek olan bu çıkmaza bir an evvel yanıt bulmalıydım. Heyecanım ise başından beri değişmedi. Çocukken hayal meyal hatırladığım bozkıra geri dönmek, artık tay üzerinde deliler gibi koşturmak yerine at üzerinde kılıç sallayacak olmak içimi kıpır kıpır ediyordu.

Yolumuza emin adımlarla devam ediyorduk. Tam bu esnada Weyyah Kalesi'ne yakın bir yerde yeniden dinlenmeye karar verdik. Dinlenmek üzere durakladığımız bu muhit daha önceki yerlerden daha emniyetliydi. Muhitin sol tarafında Rodoklar, sağ tarafında Sarranidler, kuzeyinde Svadyalılar vardı. Buralarda haydutların, çapulcuların işi olamazdı. Adeta bölgenin üç tarafı bir güvenlik abidesiydi. Tabi bu üç devlet arasında savaş çıktığında burada neler olacağını kimse tahmin edemezdi. Sorun da bu değil miydi? Devletler savaşmıyordu. Son yıllarda Kalradya'da sessizlik hâkimdi. Devlet adamlarının çoğu rahatını bozacak hamlelerden kaçınıyor, halktan vergi almanın dışında bir de kalelerinde zevküsefa sürüyordu.
Hele ki Kergit Hanlığı'nın durumu içler acısıydı. Atam Kergit Han'ın töresini bozup tahtı ele geçirmeyi başaran Sancar Han denen ucube timsali hain herif Sarranid'in kışkırtmalarına karşılık bile veremiyordu. Bariyye'de Sarranid Sultanı'nın Kergit Han'ına üstünlüğü dillerde dolaşıyordu. Beni harekete geçmek zorunda bırakan sebep de buydu.

Weyyah civarında soluklanmaya başladık. Fırsattan istifade ederek etrafımda çember oluşturmuş bu yiğit askerlerimle sohbet etmeye başladım. Her biri umut dolu gözlerle pürdikkat beni dinlemeye başlamıştı.
-"Sizlerle tanışma şerefine nail olmak beni oldukça gururlandırdı. Atam Kergit Han'dan bugüne bu devlet için kanını ve canını esirgemeyen bütün yiğitlere minnet eylemeyi kendime bir borç bilirim. O yiğitler şimdi ebediyet âlemine göçtüler. Tarife hacet yoktur ki, sahip olduğumuz şu devlet nice badireler atlattı. İçinizde yaşı ilerlemiş olanlar o günleri benden daha iyi hatırlayacaktır. Babam Hırçın Noyan ve komutanları yaşamı boyunca Svadya akınlarına karşı Halmar'da büyük mücadeleler vermişti. O sıralar hanedanımızdan olan Sancar, Narra'da keyif çatmaktaydı. O vakitler çocuk olmama rağmen babamın bir hükümdar gibi Noyanlara ettiği serzenişleri çok iyi hatırlamaktayım."
Bu sırada Atalan söze girdi:
-"Ben de Halmar'da babanla omuz omuza mücadele etmiştim Gaddar Noyan. Çok iyi bilirim o zor günleri."
Kurtbaş:
-"Haşmetli Noyanımız Hırçın, bu Hanlık için verdiği emeklerin bedelini feci şekilde öldürülerek ödemişti."

Muhabbetimiz devam ederken genç olanların gözlerinde parıltı, benden yaşça büyük olanların gözlerinde de hüznü görebiliyordum. Devam ettim:
-"Şimdi bize düşen düştüğümüz bu çukurdan çıkmaktır. Sarranid'de namım az çok bilinir. Kergit Hanlığı da bu onurumdan payını almalıdır. Bunun için de aklımızı kullanarak devletimizi iliklerine kadar kemiren bu basiretsizlerle mücadele etmek, gerekirse de bize karşı duranları acımadan öldürmek lazım gelir."
Söylediklerim ne yapmak istediğimi yoldaşlarıma izah ediyordu. Töreye ihanet edenler acımadan katledilecekti. Bunun başka bir çıkar yolu yoktu. Merhamet merhametli olanlara gösterilmeliydi. Aksi takdirde babamın yaşadıklarını tecrübe etmek bize de düşecekti. Kalradya'da hüküm buydu. Bunu benden daha iyi bilen tek kişi de tahtta oturuyordu.

Hava kararmıştı. Yoldaşlarım uyumuştu. Sabaha karşı yeniden yola çıkacaktık ve yeterince dinlenmemiz gerekiyordu. Zira Tulga'ya kadar durmak yoktu. Ben de uzandım. Gözlerimi kapadım. Gün içinde anlattıklarımı düşünmeye başladım. Sarf ettiğim o cümleler beni çocukluğuma götürüyordu...
Bir gece yarısı gürültü duymuştum. Uykumdan uyandım ve babamın benim için yapmış olduğu tahta kılıcımı elime almıştım. Annem ve babam ortalarda görünmüyordu. Neler olduğunu daha iyi anlayabilmek için bulunduğum odanın camından dışarı bakmıştım. Kale meydanında kargaşa hâkimdi. Bozkır haydutları gibi yüzlerini siyah peçelerle örtmüş, ellerinde de ortasında at üstünde ok atan mor renkli bir sancak bulunan askerler babamı rehin almıştı. Oysa bu devletin sancağı üç ok değil miydi? Babamın bana anlattığı sancak hikâyesine aykırı olan bu sancak da neyin nesiydi? Sonraları sebebini anlayacaktım. Babamı oracıkta öldürmüşlerdi. Annemi de bana bağışlayıp bizi topraklarımızdan sürgün etmişlerdi. Sancar Han'ın kalemize girişini unutmam mümkün değildi. Üvey kardeşi ve Kergit Han'ın soyundan gelen Dustum Han töreye göre tahta oturmalıydı. Ama Tulga Noyan'ın soyundan gelen Sancar, taht üzerinde hak iddia edecek son kişinin kendisi olduğunu bilmesine rağmen bunu kabul etmemişti. Tahtı ele geçirip Kergit Han'ın soyundan gelen bazı Noyanları öldürmüştü. Daha fazla ileri gidip askeri kışkırtmak istemeyen Sancar, ordunun gücünü bildiği için diğerlerini sağ bırakıp kendine biat ettirmişti. Benim kendime vazife olarak gördüğüm ise atam Kergit'in ve babamın öcünü almaktı.

Benim savaşım, taht için, hatun için, para için, şan ve şöhret için olmayacaktı. Benim savaşım, benden zorla alınanı geri kazanmak için olacaktı. Bunu başarmak yumuşak başlıların işi değildi. Bunu başarmak acıma duygusunu sinesine çekmiş babayiğitlerin işiydi.
Yüreğimdeki kıvılcımı ateşe çeviren bu düşünceler eşliğinde sızıp kalmıştım. Gün doğarken herkesten evvel uyanmış olan Orhun'un bilediği kılıcından çıkan ses uyanmama sebep olmuştu. Biraz sonra yavaş yavaş toparlandık. Ardından tekrar yola koyulduk.
Her şeye rağmen ata yurdunda barınabilmek için Sancar Han'ın iznine ihtiyacımız vardı. Yol boyunca başta Kurtbaş ve Kargılı olmak üzere Atalan ile de istişarelerimi yapmıştım. Öncelikle Tulga'ya soylu gibi değil, bir seyyah olarak girmeyi kararlaştırmıştık. Bu kadar askerle şehre girmek ahmaklık olurdu. Bu yüzden şehir içine belirli aralıklarla birer ikişer girecektik. Maksadımız dikkat çekmemek olacaktı. Ondan sonrasına bakacaktık.
Weyyah bölgesini geride bıraktıktan sonra farklı bir iklimle tanıştığımın farkındaydım. Uzun yıllar çöl kültürüne adapte olmuş bu ruh ve beden yeni kültürü kaldırabilecek miydi? Benim için bozkır kültürü yeni değildi elbette. Sadece paslanmış bir kılıç gibi hissediyordum kendimi. Bütün bu olumsuzluklara rağmen özümü kaybetmediğim de başka bir gerçekti. Ufak bir kıvılcım içimdeki bozkır ruhunun yeniden dirilmesine vesile olacaktı.

İşte yaklaşıyorduk. Yola çıkarken hissettiğim kararlılık yerini endişeye bırakmıştı. Hava iyiden iyiye ısınmaya başlamıştı. Fakat gökyüzünde güneş bir görünüyor, bir gizleniyordu. Çöl sıcağından farkı da kimi zaman buydu. Unuzdaq Kalesi'ne doğru yaklaştık. Kurtbaş temkinli bir şekilde atını seri olarak ileri sürdü. Amacı Kergit askerlerinin bulunduğu muhiti öğrenmekti. Ona göre yolumuzu değiştirmeye karar verebilecektik. Bir müddet sonra geri döndü.
"Tehlike yok Noyan! Yolumuza devam edebiliriz."
Tehlikeli olan şimdilik Kergit askerleriydi. Çünkü askerler bizi sorgulamak için kaleye götürebilirdi. Neticede farklı bir diyardan geliyorduk ve kalabalıktık. Kergit Hanlığı sınırına yaklaştığımızda daha önce de kararlaştırdığımız gibi birer ikişer ayrılmamızın vakti gelmişti. Yoldaşlarıma emrimi verdim ve bölük bölük ayrılarak yolumuza devam ettik. En başında olduğu gibi Kurtbaş, Kargılı ve Orhun bana refakat edecekti. Sonra da hepimiz Tulga'da buluşacaktık.
Hanlığın hudutlarına gelmiştik artık. İçimi heyecan ve kasvet bürümüştü. Bozkırın nefesini iyiden iyiye ensemde hissetmeye başlamıştım. Biraz sonra da vicdanını küçükken kaybetmiş şu haşin yüreğim gözümden damlayan yaşlara mâni olamamıştı. Çektiğim acılar, gördüğüm zulümler adeta bardaktan boşanırcasına gözlerimden süzülüp toprağa akmıştı. İşte bu sırada bozkırları ne kadar çok özlediğimi yeniden fark etmiştim.

Sınırda gördüğümüz ilk şey Sancar Han'ın o meymenetsiz sancağıydı. Birkaç tane nöker sınırda orta büyüklükteki bir çadırda nöbet tutuyordu. Bizi fark etmeleri zor olmadı. Zaten fark edilmemek gibi bir niyetimiz de yoktu. Bizden evvel bir kervanı durdurmuşlardı. Tahminime göre yapacakları tek şey nereden gelip, nereye gittiğimizi sormak olacaktı. Kervandan sonra sıra bize geldi. Usulca çadırın yanına yaklaştık. Sarranid'deki uyuklayan nöbetçi askerleri gördükten sonra bu yiğitlerin dikkatini ve kendinden emin bir şekildeki duruşlarını gördükten sonra geleceğe dair umutlarım bir nebze olsun artmıştı. Ben bu askerlerle hayalleremin sınırlarını zorlayıp, imkânsızı başarabilirdim. Bunları düşünmek için çok erkendi. Nöbetçilerden birisi sordu:
-"Kimsiniz? Nereden gelip nereye gidersiniz?"
Cevapladım:
-"Seyyahız. Sarranid Sultanlığı'ndan geliriz. Tulga'ya gideriz."
Nökerlerden biri umursamaz bir tavırla şöyle dedi:
-"Peh. Bu gezginlerden çektiğimiz nedir böyle? Boş boş gezin bakalım. Kergit Hanlığı diğerlerine benzemez. Çok gezgin avladılar burada."
Bu sözlerin ardından nöbetçilerin attığı kahkahalar göğü inletti. Biz ise hafif bir tebessüm ederek yolumuza devam ettik.

Nöbetçi askerlerin gördükleri bu yüzler ilk ve son olmayacaktı. Seyyah olarak girdiğimiz bu ülkeden ya devletine asi olmuş hainler olarak çıkacaktık ya da az önce de dediğim gibi imkânsızı başaracaktık. Her iki durumda da bütün ülke bizi konuşacaktı.
Artık Tulga Şehri için önümüzde bir engel kalmamıştı. Yol üstündeki Halmar ve Narra Şehirlerine uğramayı düşünmüyorduk. Akşam olmak üzereydi. Tulga'ya kadar durmadan devam etmemiz gerekiyordu. Ama işler planladığımız gibi gitmedi. Atlarımız habire kişniyordu. Atlarımızın yorulduğunu bu acı feryatlarından anlamıştık. Yakınlarda dinlenecek bir yer aramaya başladık. Bir yandan da aklım Komutan Atalan ve diğer nökerlerdeydi. Onlar da belirli aralıklarla şehre girecekti. Aklım onlardaydı çünkü nöbetçi askerler Atalan'ı tanıyabilirdi. Anlattığına göre kendisi Kergit Hanlığı'nı terk edeli iki yıl olmuştu. Yeniden ülkeye dönmesi Tulga'daki devlet büyüklerini kuşkulandırabilirdi.
Derken dinlenmeye fırsat bulacağımız bir mekân imdadımıza yetişmişti. Peshmi Köyü...
Bu vakitten sonra geceyi burada geçirip sabaha karşı yeniden yola koyulabilecektik. Bu kutlu yolda devletin kurtuluşu için ilk durağımız bu köy olacaktı.
 

Kara Bey

Sergeant Knight at Arms
Bozkır iklimine dair hatırladığım nadir şeylerden biri, havanın kararmasına yakın gökyüzünü kaplayan hüzünlü bulutlardı. Nitekim öyle olmuştu. Olacak bu ya, o iç bunaltan bulutlar havanın serinlemesine merhem olamıyordu. Bu serinliğin şiddeti köyün içindeki hanelere yansıyor, biraz sonra bacalardan çıkan duman yaşanan bu doğa olayına daha fazla tahammül edemiyordu.
Peshmi Köyü de böyleydi. Atalarımın toprakları, vuslatıma aşık olurcasına gökyüzünden aman dileyip yağmur bekliyordu. Gökyüzü de bu arzuyu geri çevirmiyor, hafif de olsa göğsüne ağırlık veren yağmurun çiselemesine göz yumuyordu.

Biz dört arkadaş yolumuza emin adımlarla devam ederken, yorgunluğumuzu burada gidermeye karar vermiştik. Lakin bu memleketin insanını hayal meyal hatırladığımdan olsa gerek, köyün içine vardığımızda karşılaşacağımız muameleyi kestiremiyordum. Bu endişemi dumura uğratacak o sihirli sözcükleri efendiliğiyle güvenimi kazanan Kargılı söylemişti.
-"Köy ahalisi misafiri geri çevirmez Noyan. Hele ki belinde kılıcı, sırtında kalkanı olan misafiri başının tacı yapar."
Bunun sebebini merak etmiyor değildim. Şöyle dedim:
-"Ahali eli kılıç tutandan korktuğu için mi kendisine baş tacı eder Kargılı."
-"Bilakis, eli kılıç tutandan değil, yüreğinde haysiyet taşımayandan korkar."
Kargılı'nın ne demek istediğini anlamıştım. Kendimden emin bir şekilde konuşmaya devam ettim:
-"O vakit yüreğinde haysiyet olmayanlar, yağma ve talana geldiğinde karşısında bizi bulacaktır."
Bu sözlerimden sonra ufak tefek gülüşmeler muhabbetin yerini aldı. Evet, bahsettiğimiz haysiyet yoksunları haydutlardı. Köylüler de haydutlara karşı eli kılıç tutana varını yoğunu vermeye razıydı.

Köye gittikçe yaklaşıyorduk. Hanlığın girişinde olduğu gibi gerçek hüviyetimizi açık etmeyecektik. Neticede yola seyyah olarak çıktık, seyyah olarak da bu meşakkatli yolu tamamlamalıydık. Köy yolu genellikle patikalardan oluşuyordu. Bu patikalar güvenli değildi. Güvenli olması için de bir sebep yoktu. Çünkü yağmacıların saklanabilmesine olanak tanıyan ortam burada fazlasıyla vardı. Etraf sakin ve ıssızdı. İleriye dair görebildiğimiz yegâne şey az önce de sözünü ettiğim gibi bacası tüten hanelerdi. İklimin şartları gereği fazlaca büyümesine olanak vermediği bodur ağaçların yanından geçiyorduk.
Tam bu esnada sağlam bir sesle irkildik.
"Tak!"
Bu sesi işitmemizle başımızı sol tarafa çevirmemiz bir oldu. Yanından geçmekte olduğumuz ağaca bir ok atılmıştı. Bu okun hedefinin ne olduğu az sonra ortaya çıkacaktı. Derken o çılgın sesler kulaklarımızı çınlatır oldu:
"Uh!.. Uh!.. Uh!.. Uh!.."
Bu sese kulağım aşinaydı. Yoldaşlarımın da öyle. Sesler beni kısa süreliğine de olsa küçüklüğüme götürmeye yetmişti.
Evet, evet... Bu sesler babamın ordusuyla sefere çıkarken kale meydanında nökerlerinin attığı savaş naralarıydı. Biraz sonra ellerinde tuğları olan, altlarında narin kısrakları bulunan bir grup asker yanımıza doğru yanaştı. Göz kararı saydım. Yaklaşık otuz, otuz beş civarındaydılar.

Bu asker grubunun önünde bıyıkları bile terlememiş, zayıf vücutlu, başında da Kergit soylusunu andıran börkü bulunan genç bir komutan beliriverdi. Orhun alçak sesle:
-"Hanlığımızın nökerleri bunlar." dedi.
Kurtbaş ise hiç istifini bozmadan:
-"Şimdi ne yapacağız Noyan? Biz muhtemelen tanınırız." dedi.
Ben de elimden geldiğince soğukkanlılığımı korumaya çalıştım. Ardından şöyle dedim:
-"Biz de kendimizi tanıtırız Kurtbaş. Ucunda ölüm olsa bile."
Yüzü ay gibi parlayan o toy komutan askerleriyle yanımıza geldiğinde elini havaya kaldırıp yumruğunu sıktı. Askerler olduğu yerde durdu. Şimdi durumun mahiyetini daha iyi idrak edebilecektik. Askerlerin çoğu gençlerden oluşuyordu. Öyle olacaktı ki, hiç birisi ne Kurtbaş'ı, ne Kargılı'yı, ne de Orhun'u tanımadı. Komutanları suskunluğunu bozdu:
-"Kimsiniz? Yüzünüz yabancı gelmiyor, buranın yerlisi misiniz?"
Yüzümüzün yabancı gelmemesinin sebebi herhalde yüz hatlarımızın ülkenin yerlilerine benzemesiydi. Kuşkusuz öyleydi. Bizler bu ülkenin insanıydık. Başka bir durum söz konusu olamazdı. Önce sağıma sonra soluma baktıktan sonra komutanın yüzüne baktım ve cevapladım:
-"Bizi yolumuzdan eden sizsiniz. Siz söyleyin bakalım kimsiniz?"
Bu sırada heyecanına yenik düşen tecrübesiz nökerlerden biri atıldı:
-"Bre hadsiz! Sen kim olursun da Sancar Han'ın oğlu Altar'a sual edersin?"
Bu cevabın ardından komutan elinin tersiyle askerin suratına sertçe vurdu. Asker, bu şamarın etkisiyle atından düşerek yere kapaklandı.
Mesele anlaşıldığında hepimiz şaşkınlığa uğradık ve bir müddet yaşadığımız bu olayı birbirimizin yüzüne bakarak anlamlandırmaya çalıştık.

Doğrusu hanedandan birine bu kadar erken rastlamak aklımızın ucundan bile geçmemişti. Sancar'ın oğlu Altar yere savurduğu askerine hitaben diğerlerine de gözdağı vermeyi ihmal etmemişti.
-"Benim sözümün üstüne söz söylemek haddin midir? Derhal askerin en arka safına geç, derhal!"
Niyetim de buydu açıkçası. Kendimi tanıtmadan evvel karşımdakinin kim olduğunu öğrenmeyi amaçlamıştım. Başarılı da oldum. Ama aklıma yatmayan bir şey daha vardı. Böyle bir hadsizliğin bedeli, askere tokat atıp azarlamak mıydı? Kendimi Altar'ın yerine koydum ve düşündüm. Böyle bir edepsizliğin cezası bu olamazdı, mümkün değildi. Sanırım ben o askerin kellesini oracıkta alırdım. Altar'ın bu hareketi içimi ferahlatmıştı. Toy bir delikanlı olması da cabası. Altar sözlerine devam etti:
-"Beni tanıdınız. Sancar Han'ın oğlu Altar benim. Şimdi siz kimsiniz onu deyin hele?"
Başımı öne eğip derin bir nefes aldım. Ardından vereceğim cevabı kararlaştırdım. Gerçek kimliğimizi açık etmemiz bizim için daha hayırlı olacaktı. Zira bugün gezgin olduğumuzu söylersek yarın Tulga'da Altar'ın yüzüne bakamazdık. Neticede buraya Sancar'a hizmet için, daha doğrusu kendi çıkarımız için gelmiştik. Hafif bir gülümsemeyle soruyu cevapladım:
-"Ben ki, Hırçın Noyan oğlu Gaddar. Bunlar da arkadaşlarım, Kurtbaş, Kargılı ve Orhun. Sizinle tanıştığımıza memnun olduk. Seneler önce ayrıldığımız bu topraklara geri döndük ve yolumuz Tulga'yadır."
Konuşmama devam ederken yoldaşlarımın Altar'ı tanımadığının farkına vardım. Nasıl tanıyabilirlerdi ki? Sancar tahtı ele geçirip babamı öldürdüğünde bu üç yiğit de canını zor kurtarıp ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı. Altar ise sonraları doğmuş olmalı ki henüz çok genç birisiydi.
Altar yüz ifadesinde oluşan şaşkınlıktan ötürü gözlerini kısarak şöyle dedi:
-"Hanlığımızda böyle bir Noyan olduğunu daha önce işitmemiştim. Sanıyorum soylu değilsiniz. Babanız devlete hizmet etmiş sıradan bir komutan olmalı. Yoksa bu ismi duymamam mümkün değil."
Sancar dersine iyi çalışmıştı. Eminim tahtı nasıl haince ele geçirişini de oğluna anlatmamıştır. En azından ben öyle hissetmiştim.

Bu esnada havanın kararmak üzere olduğu barizdi. Bizim de bir an evvel köye ulaşmamız gerekiyordu. Altar bizden önce davranıp bizi Peshmi Köyü'ne davet etti. Kendileri de dinlenmek üzere Peshmi Köyü'nü tercih etmişlerdi. Az gittik uz gittik ve nihayet köye ulaştık. Köyün girişinde bekleyen köpekler yaklaşan yabancıları havlayarak geri çevirme gayreti içerisindeydiler. Daha sonra ahaliden birkaçı askerlerin çığlıklarıyla meydana çıkmıştı. Biraz sonra köy meydanı kalabalıklaştı. Herkes Altar'ı tanıyor gibiydi. Zira ahalinin hoşgörülü karşılaması bunu tam anlamıyla doğruluyordu. Hepimiz atlarımızdan indik. İhtiyarın biri bizi karşıladı.
-"Köyümüze şeref kattınız Altar Bey'im. Hoş geldiniz, safâlar getirdiniz."
-"Hoş gördük. Buraya gelmeyeli uzun süre oldu. Özlemişim sevgili Kubay."
-"Biz de özledik. Ne zamandır köyümüze bir devlet adamı uğramıyordu."
Bütün bu olanların ardından Kubay adlı bu ihtiyar bize dönerek şöyle dedi:
-"Siz de hoş gelmişsiniz beyim. Buyrun evime geçelim."
İhtiyarın evine misafir olduk. Açıkça söylemek gerekirse bu misafirperverlik beklemediğim bir şeydi. Tabi bunda Altar'ın payı da büyüktü.

Geceyi burada geçirecektik. Kubay yalnızdı. Öğrendiğimize göre hanımı vefat etmişti. Bundan sonraki hayatını tek başına geçirecekti. Yemekten sonra Altar ile uzunca bir sohbet etme imkânı bulduk. Bize bu kadar güvenmesinin sebebi babamdı. Zira bu toy delikanlı Sancar'a hiç çekmemiş, devletine hizmet edenlerin evlatlarına bile saygıyı eksik etmemişti. Altar'ın nökerleri dışarıda köyü çevreleyip nöbet tutarken biz de içeride derin bir muhabbete dalmıştık. Altar şöyle dedi:
-"Sohbetimiz yarım kalmıştı Gaddar Bey'im. Babanızın Noyan olduğunu söylemiştiniz. Soyunuz kimlere dayanır? Göçmen misiniz?"
-"Soyumuz hanlığımızın kurucusu Kergit Han'a dayanır Altar Bey'im. Çocukken yüce Han'ımız Sancar Han tahta oturduktan sonra biz bu topraklardan ayrılmak zorunda kalmıştık. Devletimiz sağ olsun, Sancar Han var olsun."
Gizleyecek bir şeyim yoktu. Altar bu söylediklerimi önünde sonunda öğrenecekti. Benden duymuş oldu. Sözlerim Altar'ın yüzünü ekşitti. Ama aynı hanedana mensup olmamız kendisini neşelendirmişti de. Ayağa kalktı ve bana sarılarak şöyle dedi:
-"Babalarımız geçmişte ne yaşadı bilmiyorum ama biz evlatlarına düşen görev devletimize sadık olmaktır. Seninle akraba olmamız beni çok mutlu etti Gaddar Bey."
Evet, hanedanın bu içi saf ve halis niyetli gencinden olumlu bir karşılık almıştım. Taht varisi olduğunu biliyordum. Bu yüzden ilerleyen zamanlarda karşı karşıya gelmemiz muhtemeldi. Altar diğer yoldaşlarımın da vaktinde devletine hizmet etmiş kişiler olduğunu öğrendiğinde ise kendisinin bize olan güveni daha da artmıştı.

Şafak sökmek üzereydi. Yolumuz fazla uzun değildi. Varmamız gereken yer Tulga idi. Bu da beni gereğinden fazla heyecanlandırıyordu. Altar Tulga'ya gittiğimizde beni Sancar Han'ın huzuruna davet etmişti. Ben ise Tulga'da bir takım işlerimizin olduğunu, bu meseleleri hallettiğimizde Sancar'ın huzuruna şahsi olarak çıkacağımı kendisine bildirdim. Altar bu söylediklerime olur verdi. Yolda ağır ağır giderken sohbete devam ettik.
-"Altar Bey'im af buyrun, sizin bu muhitte bulunmanızın sebebi devletin hayrınadır ümit ederim."
-"Hayrına Gaddar Bey'im hayrına. Kelle avcılarının bir çoğu vazifesini yapmaz olmuş. Eşkıyalarla cenk etmek yerine kervanlara musallat olmuş. Babam da ihtiyarladı. Bu meselelerle uğraşmam için beni görevlendirdi. Ben de buraya kelle avcılarını avlamaya geldim."
Durum vahimdi. Altar'ın anlattıkları hanlığın bekasının tehlikede olduğu izlenimini uyandırmıştı bende. Şöyle dedim:
-"Sancar Han en iyisini bilir fakat durumlar pek iç açıcı değil gibi Altar Bey. Bu eniklerle uğraşmak kolay değildir elbette. Ben de devletim için elimden ne geliyorsa yapmaya hazırım. Haydutlarla ve başıbozuk avcılarla uğraşmanın yolunu iyi bilirim. Sancar Han'ın huzuruna çıktığımda gerekirse kendisinden bu iş için vazife de isterim."
-"Beni memnun ettin Gaddar Bey. Umarım hanlığımız için hayırlısı olur."

Tulga'ya yaklaşıyorduk. Bu sırada nökerlerin hep bir ağızdan söylediği marşlar beni benden almıştı. Babamın bana uyumadan okuduğu şiirin aynısı nökerlerin dilindeydi. Adet bu imiş, Tulga'ya yaklaşırken askerler hep aynı marşı söyler imiş. Biz de eşlik ettik. Şimdiden ordularımla düşman üzerine yürüdüğümü hayal edebiliyordum.

"Nökerler can verir, sancak solmaya,
Bozkırlar başlar, vatan olmaya,
Kısraklar nallanır, düşman üstüne,
Tulga'ya Hey... Tulga'ya... Tulga'ya Hey... Tulga'ya..."

Bu coşkuyla şehrin girişine doğru ilerlemeye devam ettik. Şehrin kapısında nöbet tutan askerler Altar'a selâm durdu. Biraz sonra Altar ile vedalaştık. Şimdi bizim yapacağımız şey belliydi. Öncelikle Komutan Atalan'ın dediği hana gidecektik. Orada da Hancıbey isimli kişiyi bulacaktık. Sonrasında da Atalan ve diğerleriyle handa buluşacaktık. Atlarımızı alelacele bulduğumuz bir seyise emanet ettik. Döndüğümüzde parasını ödeyecektik. Yolun geri kalanını yayan gidecektik. Şehir içinde atlarla dolaşmak askerlerin dikkatini çekebilirdi. Altar ile birlikte şehre girdiğimizden bu yana peşimize iki tane asker çoktan takılmıştı bile. Bunlar Sancar'ın adamı olmalıydı. Muhtemelen namımız devlet erkânınca dillere dolanacaktı. Sorun değildi. Nasıl olsa devletin huzuruna çıkacaktım.
Hancıbey isminden de anlaşılacağı üzere hancıydı. Atalan'ın söylediğine göre kendisi vaktinde orduda nökerlik yapmış. Yaşlandığı için de emekliye ayrılıp hancılık yapmaya başlamıştı. Hakkında daha fazla malumata sahip değildim. Kendisini bulduğumuzda detaylıca konuşacaktık. Sorduk soruşturduk. Nihayet hanın yerini öğrendik. Hanın önüne geldik. Etrafta kimsecikler yoktu. Gündüz vakti handa hiç kimse olmasa bile en azından bir yudum ayran içip tavuk butu yemeye gelen, tüccarlar olurdu. Neticede Kalradya'nın ayran içip tavuk yiyen tüccarları çok meşhurdu.
Kapıyı araladım. Yoldaşlarım ise etrafı gözetliyordu. Kapının açılırken çıkarttığı gıcırtı sesi kulaklarımı tırmalıyordu. İçeri adımımı atmamla boynuma hançerin dayanması bir oldu. Aynı şekilde yoldaşlarımı da rehin alıp bizi hanın içine savurmuşlardı. Dördümüz birden yere düştük. Başımı kaldırdığımda gördüğüm manzara beni şok etmişti.
Bundan sonra neler olacağını sadece bizi rehin alanlar biliyordu...
 

Homerøs

Section Moderator
Çabucak okudum. Neredeyse hatasız bir bölümdü (çok çok ufak hataları söylemeye gerek yok). Öyle bir yerde bitirmişsin ki kafamda bir sonraki bölümle ilgili onlarca tahmin belirdi. Neler olup bittiğini öğrenebilmek için sabırla beklemem gerekecek. Hikayenin, Dörtyol Hanı'nın şu anki haline baktığımızda, çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Sakın yarıda keseyim deme.

Aklımdaki tahminler şöyle:

1- Altar, Gaddar'dan kuşkulanıp babasını haberdar etmiş olmalı. Onları takip eden adamların işi olabilir.

2- Ya da Gaddar'ın adamlarından biri ihanet içerisinde. Onları hana yönlendiren Atalan olabilir.

3- En zayıf ihtimalim Gaddar'ın tanınmış olabileceği.
 
Top Bottom