Dragon Age: Tainted Path

Currently viewing this thread:

LaggerLord

Knight
Best answers
0
.


Wattpad Adresi Tıkla

"Lekenin çağrısında bizlere katılın kardeşlerim. Bizlere uyumadan nöbet tuttuğumuz gölgelerde katılın. Tahammül edilemez acılarla yerine getirdiğimiz asla bitmeyecek görevimizde bize katılın. Şayet bu şanlı yolumuzda bizlere eşlik ederken düşerseniz, fedakarlığınızın asla unutulmayacağına ve bir gün Yaratıcı'nın yanındaki sizlerin arasına katılacağımızı emin olun. Daha büyük bir iyilik adına kendinizi karanlık lekenin kollarına bırakmaya hazır olun."​




Gri Muhafızlar Hakkında Kısa Bir Film



Işığın yokluğunda, gölgeler büyür...

Amaranthine adlı diyarın topraklarının eteklerinde küçük bir çiftlikte yaşayan, çok özel bir kızın etrafında şekillenecek destansı bir fantastik hikâye.

Ağabeyi ve babası tarafından hiç sevgi görmemiş, annesini ise doğar doğmaz kaybetmiş olan Bertha nefret dolu bir çocukluk geçirir.

Kendisini her zaman ailesinden daha farklı biri olduğunu hisseder. Bir gün büyük bir Gri Muhafız savaşçısı olup komutanın adamlarına katılmayı ve Derin Yollarda ki kara nesil ordularından Thedas'ı korumayı düşler.

Fakat babası tarafından Gri Muhafızlara katılması yasaklanıyor. Ama Bertha asla hayırı cevap olarak kabul eden bir insan değildir. Tek başına yollara koyuluyor. O şehirdeki büyük turnuvaya katılmaya ve ciddiye alınmaya kararlıydı.

Ancak çıktığı bu yolda onu hiç beklemediği şeyler bulacaktır. Soyluların aile dramları, iktidar savaşları, ihtirasları, aşk, entrika, kıskançlık, şiddet ve ihanetler ile uğraşmak zorunda kalacak. Ayrıca kendisinin de bilmediği gizemli özel bir kaderi olduğunu keşfedecek.

Bertha tehlikelere atılıp, tüm engellere rağmen olmak için can attığı Gri Muhafızlık için çabalarken öldü bildiği annesinden haber alıyor ve kendi hakkında bildiği her şeyin sadece bir yalandan ibaret olduğunu öğreniyor.

Sizleri güçlü bir kızın yaşayarak anlatacağı üzgün ama şanlı bir hikaye bekliyor.

"Savaşta, zafer. Barış içinde, tedbir. Ölüm de fedakârlık."

- Gri Muhafız Sloganı


Tarih: 9:33 Ejderha Yılı...

Thedas'ın güneydoğu krallığı olan Ferelden'in kuzeydoğusu kıyısı boyunca uzanan Amaranthine arlığı topraklarındaki yüksek bir tepenin üzerinde duruyordum. Bakışımı kuzeye çevirmiş ve yeni doğan güneşi izliyordum.

İnişli çıkışlı sanki bir Bronto'nun sırtını andıran vadiler ve tepeler, gözün alabildiğince uzanıyordu önümde. Bronto, çoğunlukla yer altında yaşayan devasa boynuzları olan güçlü hayvanlar. Cüceler tarafından yönetilirler.

Güneşin koyu turuncu ışınları sabah sisinin içinden parıldayarak, etrafa ruh halime uyum sağlayan büyülü bir hava veriyordu. Normalde ne bu kadar erken kalkarım, ne de babamın öfkesini üzerime çekeceği için evimden bu kadar uzaklaşıp, bunca yükseklere tırmanırdım.

Ancak bugün bunu içimden artık umursamak gelmiyordu. Özellikle bugün, beni yirmi bir yıldan beri baskı altında tutan onlarca kural ve görevi yok saymaya hazırdım. Sebebini bilmediğim bir şekilde bugün, diğerlerinden farklı hissediyordum. Sanki kaderimin çizileceği gün, bugün gibiydi.

Benim adım Bertha. İki çocuktan en küçüğü ve kız olanı, ayrıca babamın gözdesi arasında en son sırayı alan kişi, bugün nedense uzun yıllardır yaşamadığım kadar çok heyecanlıydım. Tüm gece gözüme uyku girmemişti.

Uykulu gözlerimle sürekli yatakta dönüp durmuş ve bir an önce güneşin doğmasını beklemiştim. Bugün özel bir şey yaşanacağını hissediyordum. Sanki elime hayatımı değiştirebilmem için geçecek ilk ve son fırsatım olacaktı.

Sonsuza dek bu çiftlikte mahsur kalarak ömrümün geri kalanı boyunca huysuz yaşlı babamla ve aptal ağabeyimle ilgilenmek zorunda kalmayı düşünmeye bile tahammül edemiyordum. Hayatım boyunca sadece tek bir şeyin hayalini kurmuştum o da: Gri Muhafızlara katılabilmek. Benim için yaşamın tek amacı buydu. Sizlere izin verirseniz hayranı olduğum bu savaşçılardan biraz bahsetmek istiyorum.

Gri Muhafızlar, Thedas'ın tümünde Yıkım'ın lideri olan Baş iblisleri ve onun kara nesil ordularıyla savaşmaya adanmış olağanüstü yeteneklere sahip savaşçılardan oluşan antik bir düzen. Ana karargâhları Anderfels'in güneyinde bulunan Weisshaupt Kalesi'dir, fakat diğer birçok ülkede de askeri varlıklarını sürdürmektedirler.

Beşinci Yıkım'ın bitiminde eski arlımız Rendon Howe'un hain olduğu ortaya çıkmış ve infaz edilmiştir. Ardından Amaranthine toprakları ise Ferelden Monarşisi tarafından büyük hizmetlerinden ötürü bir ödül olarak Gri Muhafızlara verilmiştir. Ayrıca tüm yönetim hakları hükümlerinden sıyrılmıştır.

Gri Muhafızlar, kişiyi karakter, yetenek veya beceri bakımından değerli bulursa, ırksal, sosyal, ulusal ve hatta suçlu bir geçmişi olsa bile göz ardı ettikleri herkesçe bilinen bir gerçektir. Küçük sayılarına rağmen, Gri Muhafızlar, şu ana kadar yenilen her bir Yıkım'da büyük etkileri olmuştur ve bu nedenle, yüzlerce yıl boyunca dünyanın bir bütün olarak ayakta kalması için yaptıkları faaliyetler insanlık için hayati önem taşımaya devam etti.

Gri Muhafızlar eyaletleri inceleyerek, seçkin ordularına halktan ya da soylular arasından bile katılmaya gönüllü olanları ya da büyük özenle kendi seçtikleri kişiler için gezerler. Bir Gri Muhafız komutanı statü gözetmeksizin istekleri dışındaki kişilerinde gruplarına katılmaya zorlayabilirler. Yine de bu olumsuz tepki çekeceğinden pek tercih etmezler.

Fakat bu olay, nadiren gerçekleşiyordu. Çünkü bir muhafız kolay seçilmiyordu. Buna layık görülenler kaliteli zırhlar ve iyi dövülmüş silahlarla donatılırlar. Ancak komutan tarafından katılımcılar onaylansa bile hala gerçek bir Gri Muhafız sayılmazlar.

Bunu Gri Muhafızlara katılmaya giden herkes maalesef bilmez. Öncelikle gizemli bir iştirak ayinine sokulur katılanlar. Bu sınav bir Gri Muhafız ve bir Gri Muhafız Komutanı gözetiminde yapılır. Seremoni sırasında kişi veya kişilere bir kâse dolusu kara nesil kanı içmesi gerektiği söylenir. Ancak bu genellikle ölümlerle sonuçlanır. İçen herkes hayatta kalmamaktadır. O ana kadar bu ödenecek bedel katılımcılardan gizlenir.

Hayatta kalanlar ise sonsuza kadar lekelenerek değişirler. Artık yaşlanmaları durur ve çevrelerindeki kara nesil hareketlerini görmeden uzun mesafelerden hissedebilirler. Yine de otuz ya da bilemedin kırk yıl içinde vücutları içlerindeki leke yüzünden zarar görür ve kaçınılmaz sonlarıyla yüzleşerek ölürler.

Bu efsanevi grup hakkında tüm bunları nasıl bildiğime aranızda şaşıranlar olabilir, sanırım hayatım boyunca yakaladığım her fırsatta bu konularla alakalı çok fazla kitap okuyup araştırma yaptığım içindi. Gri Muhafızları tanımak benim hayata olan bakış açımı değiştirdi ve belki de onlara olan sevgim sayesinde şu ana kadar hayata tutunabildim.

Onlar sanki benim gerçekten hiç tanışamadığım ama uzaktan bildiğim ailem gibiydiler. Öz babam ve ağabeyimden bana daha derinden olan bağlarla yakındılar. Bir gün Yüce Yaratıcı'nın beni onlara kavuşturacağını hissediyordum. Eğer gerçekten olur da bunu başarırsam; ömrümün geri kalanında, kalbimde Yaratıcı'ya ve Gelini Andraste'ye olan inancımın gücüyle ve Gri Muhafızlara olan adanmışlıkla beraber şanlı yolumda ilerleyecektim.

"Yaratıcı, Gri Muhafızlara üzüntüyle gülümsüyor, bu yüzden Mabet diyor ki, hiçbir fedakârlık onlarınkinden daha büyük değildir."


Ufku izliyordum, Gri Muhafızlardan gelecek bir hareketlilik görebilmeyi umuyordum. Çiftliğimize uzanan tek yol olan bu noktadan gelmek zorunda olduklarını biliyordum ve onları gören ilk kişi olmayı umuyordum.

Etrafa dağılmış vahşi Halla sürüleri isyan ediyor, otlakların daha lezzetli olduğu dağın aşağısına inmek için hep beraber homurdanarak ses çıkarıyorlardı. Halla: ormanlarda yaşayan boynuzlu büyük beyaz kürklü bir geyik türüdür.

Dalish Elfleri kültüründe zerafetin ve güzelliğin sembolü olan bu akıllı hayvanlar tarafından bile olsa, dikkatimin dağılmasını istemiyordum. Onları umursamamaya çalışıyordum. Yıllarca ev işleriyle ilgilenip, babamın ve ağabeyimin uşaklığını yapmamın dayanılabilir hale getiren tek şey, bir gün buradan ayrılacağıma dair beslediğim umuttu.

Bir gün, Gri Muhafızlar geldiğinde, beni küçümseyen herkesi şaşırtacak ve aralarına seçilen kişi ben olacaktım. Sonra hızlı bir hareketle Gri Muhafızlara ait at arabasına atlayarak, eski olan her şeye veda edecektim. Beni hiçbir zaman ciddiye almayan babam, tabii ki beni ne Gri Muhafızlara ne de herhangi bir iş için aday olarak görmüyordu.

Babam tüm sevgisini ve ilgisini ağabeyime ayırmıştı. Büyüğüm olan kardeşimle aramda sekiz yaş vardı. Hayatım oldukça zorlayıcı hale geldi ben daha doğar doğmaz. Ya yaşça birbirimize uzak olmamızdan ya da hiçbir ortak noktamız olmadığı için her zaman benden uzak dururdu kardeşim. Bir araya geldiğimizdeyse, küçük düşürücü sözleriyle ve hırpalayıcı hareketleriyle, bana hiç huzur vermezdi .

Babam ise çoğu zaman varlığımdan haberdar değilmiş gibi gözükürdü. Bunun hissettiğim bir diğer sebebi ise benim doğduğum gün annemin vefat etmesiydi. Onun ölümünden hep beni sorumlu tuttuklarını düşündüm.

Yüzüme karşı bunu itiraf etmeseler bile içlerindeki bana karşı olan nefretin kaynağının bu olduğuna neredeyse emindim. Bu yüzden hiçbir zaman doğum günü kutlamam yapılmadı. Çünkü o kötü günü hatırlatıyordu onlara.

İşleri daha kötü bir hale sokan ise ağabeyimin benden daha uzun ve güçlü olmasıydı. Her fırsatta bunu bana fark ettirirdi. Bende çok kısa sayılmazdım ama bacaklarım, ağabeyimin devasa gövdesi karşısında titrerdi.

Babamsa bu durumu düzeltmek bir yana, sanki bundan hoşlanıyormuş gibi görünüyordu. Ağabeyim dövüş eğitimi alırken, ben ev işleriyle ilgilenmek ve onun körelen kılıçlarını bilemem için yollanırdım.

Babam bundan sesli olarak bahsetmese bile, hayatımın sonuna kadar burada kalıp, büyük işler başaracak ağabeyimi izlemek zorunda kalarak geçirmemi planladığı belliydi. Babamla ağabeyimin benim için gerçekleşmesini istedikleri tek dilekleri, kaderimin ailemin ihtiyaçları için bu çiftlikte unutulup gitmekten başka bir şey olmamasıydı.

İşin garip tarafı ise, ağabeyimle babamın nedense bazen benden korktuğunu da hissediyordum. Bu durum, bana attıkları tüm bakışlarda, yaptıkları tüm hareketlerde belli oluyordu. Nedenini bilmesem bile, ağabeyim ve babamda kıskançlık veya tedirginlik gibi bir his uyandırdığımı fark etmiştim.

Belki bunun sebebinin onlardan daha farklı olmam, onlar gibi hareket etmeyip, konuşmuyor olmamdan kaynaklanıyor olabilirdi. Onlar gibi bile giyinmem yasaktı. Babam en güzel giyecekleri mor ve kızıl cüppeleri ve en gösterişli kılıçları ağabeyim için ayırırken, ben ise sadece en ucuzundan paçavraları giyerdim ya da bunlar genellikle ağabeyimin eskittiği kıyafetler olurdu.

Defalarca yıkamama rağmen üstlerindeki pis koku gitmezdi, yırtık pırtık delik içindeydiler. Sürekli iğneyle dikiyordum ve benim için fazla büyüktüler. O şeylerin içindeyken kendimi hiç kadın gibi hissetmiyordum. Uzun saçlarım olmasa neredeyse erkek gibiydim. Bana dayatılmış tüm bu zorluklara rağmen, elimdekilerle yapabileceğimin en iyisini yapmaktan geri durmazdım.

Üzerime oturmayan cübbemin etrafına bir kuşak sararak, onu giyilebilir hale getirirdim. Yaz da gelmiş olduğuna göre artık cübbemin kollarını kısaltarak, hafifçe esen rüzgârların bir kıza göre yapılı duran kollarımı serinletmesine izin verebilirdim.

Sahip olduğum tek pantolon kalitesiz keten kumaşından yapılmıştır ve ayaklarıma geçirdiğim en ucuz deriden imal edilmiş botların bağcıkları, kaval kemiğimin ardında birleşiyordu. Yani kısacası, tam bir dilenci gibi giyiniyordum.

Fakat fiziksel özelliklerim açısından hiç de bir dilenciye benzer halim yoktu. Uzun ve hayli çeviktim. Heybetli ve asil görünümlü çenem, yüksek elmacık kemiklerim, ela renkteki gözlerim ile yanlış işe verilmiş bir savaşçıya benziyordum.

Dalgalar halinde sırtımın hizasına inen düz kahverengi saçlarım, ışıkta parıldayan gözlerle birleşiyordu. Her gün ağabeyimin geç saatlere kadar uyumasına izin veriliyordu. Bense sabahın beşinde kaldırılarak çiftliğimizdeki hayvanlarla ilgilenmek zorunda bırakılıyorum.

Deliksiz uyku ardından doyurucu bir yemek ziyafeti çekiyordu. Diğer taraftan ben öğlene kadar aç çalıştırılıyorum. Özellikle bugün en iyi silahlarla donatılarak babamın desteğiyle Amaranthine Şehrinde efsanevi Gri Muhafız Komutanı Ireial'ın şerefine tertiplenen büyük bir turnuvaya seçmeler için gönderilecekti.

Haftalardır bunun için antrenmanlar yaparak hazırlanıyordu. Bana ise bunu izlemem için bile izin verilmeyecekti. Bir kere babamla bunun hakkında konuşmaya çalışmıştım. Fakat babam konuyu kesin bir dille kapattığı için, bir daha onunla böyle bir tartışmaya girmek istemedim.

Ancak bu durumu hiç de adil bulmuyordum. Âmâ ben babamın belirlediği yazgıya karşı çıkmakta kararlıydım. Babamla yüzleşecek ve onun cevabı ne olursa olsun, mücadeleye katılmak için gidecektim ve bunu kazanarak kendimi Gri Muhafızlara tanıtacaktım.

Babamın beni durdurmasına imkanı yoktu. Bunları düşünmek bile şimdiden midemde düğümlenmeye benzer bir his uyandırıyordu.

"Onları koruyacaksın ama yine de fırsat bulduklarında senden nefret edecekler. Ne zaman aktif bir şekilde yüzeye sürünen bir Yıkım tehdidi yoksa insanlık sana ne kadar ihtiyaç duyduklarını unutmak için elinden geleni yapacaklar ve aslında bu bizler için iyi bir şey. Bunu yapman için seni zorlasalar bile onlardan uzak durmalıyız. Zamanı geldiğinde zor kararlar verebilmemizin tek yolu budur."

- Kristoff, Kutsal Çağ'da Orlais'li Gri Muhafız Komutanı İştirak Ritüeli Konuşması

Yeni doğmaya başlayan güneş artık epeyce yükselmişti ve mor gökyüzünün üzerine nane yeşili bir katman ekliyordu. İşte tam o an ufukta beliren kafileyi tespit ettim. Dimdik ayaklarım üzerinde doğrulmuştum ve tüylerim diken dikendi.

Ufukta silik şekilde görünen at arabalarının kaldırdığı tozlar, etrafa yayılıyordu. Seçebildiğim her yeni at arabasıyla beraber, kalbim daha hızlı atmaya başlıyordu. Bu mesafeden bile Griffon armalı koyu gökyüzü mavisi renkli at arabalarının güneşin altında parlayışını görebilmek mümkündü, tıpkı sudan fırlayan bir Muhafız Balığının asaletine sahiptiler.

Tamı tamına altı araba saydıktan sonra artık daha fazla dayanamayacağımı fark ettim. Göğsümde hızla atan kalbimle, hayatımda ilk defa sıkıntılarımı unutarak, düşe kalka tepeden aşağı inmeye başladım. Kendimi onlara gösterene kadar durmak niyetinde değildim.

Var gücümle tepeden aşağı inerken, ne soluklanmak için duruyor ne de vücudumu çizikler içinde bırakan dalları umursuyordum. Bir açıklığa vardığım zaman durup, önümde uzanan yaşadığım alana baktım. Uzaktan bu sessiz sakin görünen çiftliğin içinde, çatıları sazla örtülmüş, duvarları kille sıvanmış yapılar yer alıyordu.

Evimizin bacasından çıkan dumanı görünce, ailemin çoktan uyanmış olduğunu ve kahvaltılarını hazırladıklarını anladım. Amaranthine'ın liman kentine bir buçuk günlük mesafede olan bu huzursuzlukla dolu yerleşkenin bir zamanlar amacı, olası tehlikeleri önceden tespit edebilmekti. Tıpkı bölgenin sınırlarında yer alıp, tarımla uğraşan diğer köyler veya çiftlikler gibi, burası da vatanımızın çarkında işleyen dişlilerden sadece biriydi.

Tozu dumana katarak koşuyordum, çiftliğimize uzanan son açıklığı da hızla geçtim. Beni gören tavuk ve köpekler, dehşetle önümden çekildiler ve ardımdan ses çıkararak bağırmaya başladılar. Fakat ne bu hayvanlar ne de herhangi bir şey için yavaşlamak niyetinde değildim. Hızla evimin yolunu tutmaya devam ettim.

Ortadan ayrılan evimizin tek odasının bir tarafında babam, diğer tarafında ağabeyim uyuyordu. Eve bitişik haldeki tavuk kümesi ise benim uyumak için kaldığım kısımdı. İlk başlarda ağabeyimle birlikte yatıyordum, fakat onun zamanla büyüyüp, kabalaşması ve babamın gözünde daha özel bir yere gelmesiyle beraber, yanlarında istenmediğimi anlamıştım.

Başlarda buna çok bozuluyordum, ama zamanla kendime ayrılan bölümde hayvanlarla birlikte memnuniyet duymaya ve hatta ağabeyim ile babamdan uzak olduğum için keyif almaya bile başlamıştım. Zaten evin istenmeye kişisi olduğumu düşündüğümden, kümese yollanmamla beraber artık bundan iyice emin olmuştum. Hızla ön kapıdan içeri daldım, hızımı kesmeden ilerlemeyi sürdürdüm.

"Baba!" diye bağırdım, bir yandan soluklanmaya çabalarken. "Gri Muhafızlar geliyorlar!"

Çoktan üzerine en güzel kıyafetlerini geçirmiş olan babam ve ağabeyim, kahvaltı masasının üzerine çökmüşlerdi. Haberi alır almaz yerlerinden fırladılar. İkisi de suratıma bile bakmadan ve omuzlarını çarparak, doğru evden dışarı fırladılar.

Peşlerinden koşuyordum, onlarla beraber ufku izlemeye başladım.

Ağabeyim, "Ben kimseyi göremiyorum" dedi kalın sesiyle. Geniş omuzları ve kısa kesilmiş saçları olan ağabeyim, bana her zamanki gibi küçümseme dolu olan kahverengi gözlerini çevirdi.

"Bende göremiyorum" diye onayladı babam. Şaşırmadığım şekilde her zaman yaptığı gibi onun yanını tutarak.

Onlara, "Geliyorlar!" diye karşılık verdim. "Yemin ederim!"

Babam bana dönerek, omuzlarımdan sertçe tuttu.

"Geldiklerini nereden biliyorsun?" diye emreder gibi sordu.

"Onları gördüm."

"Nasıl? Nereden?"

Köşeye sıkışmıştım. Şüphesiz ki babam, onları görebileceğim tek yerin tepenin üstü olacağını çok iyi biliyordu. Bu yüzden ne cevap vermem gerektiğinden emin olamadım.

"Ben... Tepeye tırmanmıştım-"

"O kadar uzaklaşmaman gerektiğini biliyordun! Ayrıca bugün ağırdaki hayvanları yemleyip sulamayı da unutmuşsun."

"Ama bu sıradan bir gün değil ki. Onları görebilmek istiyordum. Bu benim hayalim."

Babam bana öfkeyle dolu bir bakış attı.

"Derhal içeri gir ve ağabeyinin kılıçlarını getirdikten sonra, silahlarının kınını cilalamaya başla. Muhafız konvoyu geldiği zaman, oğlumu en iyi haliyle takdim edebilmek istiyorum."

Benimle işi biten babam, tekrar ağabeyimle beraber yolu izlemeye koyuldu.

Ağabeyim, "Sence turnuvayı geçebilecek miyim?" diye babama sordu.

Babam, "Bu fırsatı kaçırman senin aptallığın olur" diye cevapladı ve sonra konuşmasına devam etti:

"Geçen birkaç yılda ellerindeki adam sayısı epey bir düştü. Hasat bu kadar kötü olmasaydı, kapıları gezerek katılımcıları toplamaya tenezzül bile etmezlerdi. Dik dur, göğüs dışarı ve kafa hafif yukarı.

Doğrudan gözün içine bakma, fakat bakışların etrafta da dolaşmasın. Güçlü ve kendinden emin dur. Sakın ola ki herhangi bir zayıflık belirtisi gösterme. Gri Muhafızlar katılmak istiyorsan, sanki çoktan onun bir mensubuymuş gibi davranmayı unutma."

Babamın talep ettiği pozisyonu alan kardeşim, "Emredersin, baba" dedi.

Arkasını dönerek babam, bana ters bir bakış attı.

"Sen neden hala buradasın?" diye sordu. "Doğru içeri!"

İki arada kalmıştım, yerimden kıpırdayamadım. Her ne kadar babamın emirlerine karşı çıkmak istemesem bile, onunla konuşmam gerekiyordu. Ne yapmam gerektiğini düşünürken kalbim heyecandan duracak gibiydi.

Babamın sözünü dinleyip, kılıçları getirdikten sonra içimden geçenleri onunla paylaşmanın en iyisi olacağına karar verdim. Doğrudan onun karşısına dikilmenin, işleri daha da kötü yapacağının farkındaydım.

"Bizler Gri Muhafızlarız! Birimiz ve hepimiz! Savaş adalet için, kalkan intikam için! Düşmanlarımızı ezmek için! Birimiz ve hepimiz!"

- Gri Muhafız Şarkısı

Eve girip ağabeyimin odasında silahın bulunduğu kısma ilerledim. Ağabeyime ait kılıca yaklaştım. Bu kılıcın gördüğüm en güzel şey olduğunu düşünürdüm her zaman. Kusursuz bir işçiliğin ürünü gümüş kabzayla taçlandırılan kılıcı ağabeyime alabilmek için babam yıllarca çalışıp durmuştu. Yerinden aldım, her zaman olduğu gibi bu sefer de ağırlığı karşısında şaşırmıştım. Kılıçla beraber evden dışarı çıktım.

Kılıcı sahibine verdikten sonra, babama yaklaştım.

"Cilalamadın mı?" diye sordu ağabeyim.

Sinirlenen babam henüz ağzını açmadan, ben konuştum.

"Baba, lütfen. Seninle konuşmam gerekiyor!"

"Sana cilalama-"

Öfkeli gözleri bana çevrili olan babam, meraklanmıştı. Yüzümdeki ciddi ifadeyi görünce dayanamadı ve sordu, "Evet?".

"Ben de ağabeyimle beraber takdim edilmek istiyorum. Gri Muhafızlara katılabilmek için."

Ağabeyimin yükselen kahkahası, beni utandırdı. Ancak babam gülmemişti. Bilakis, suratındaki düşünceli ifade hepten derinleşti.

"İstediğin bu mu?" diye sordu bana.

Hevesli şekilde kafamı salladım.

"Yirmi bir yaşındayım. Yani katılmak için uygunum."

Omzunun üzerinden bana küçümseyen bir bakış atan ağabeyim "Bunun yaş ile ilgisi yok." dedi "Ben varken, gerçekten de seni seçebileceklerini mi düşünüyorsun?"

"Seni alacak olsalar, sanırım bir ilk olurdun. Çok küstahsın, her zaman olduğun gibi." diye ekledi ağabeyim.

Ona dönerek, "Sana bir şey sorduğum yok" dedim ve ardından tekrar, kaşları halen çatık olan babama döndüm.

"Baba yalvarırım" dedim. "Bana bir şans tanı. Tüm istediğim bu. Zaman içinde kendimi kanıtlayacağım."

Babam olumsuz manada kafasını salladı.

"Bak kızım, sen bir asker değilsin. Kardeşin gibi hiç değilsin. Çiftçilik bizim işimiz. Hayatın burada, benim yanı başımda geçireceksin. Sana verdiğim görevlerin hepsini hakkıyla yerine getireceksin. İnsanlar, kendilerini hayallere fazla kaptırmamalı. Yaşamını olduğu gibi kabullen ve onu sevmeyi öğren."

Kalbim kırılmıştı. Kurduğum tüm hayaller, gözlerimin önünde yıkılıyordu. Hayır, diye düşündüm. Bunun olmasına izin veremem.

"Fakat baba-"

"Sessizlik!" diye kükredi babam. "Seninle daha fazla uğraşamam. İşte, geliyorlar. Yoldan çekil ve onlar buradayken sakın yanlış bir hareket yapayım deme."

İlerlemeye başlayan babam, beni sanki bir eşyaymış gibi iterek, yoldan uzaklaştırdı. Babamın beni iten avucu, adeta göğsüme saplandı.

Yaklaşan gürültüyü duyan hayvanlar fırlayarak yolun kenarından kaçışmaya başladılar. Kafilenin geldiğini haber veren büyük bir toz bulutunun ardından çiftliğe giren bir düzineye yakın at arabasından çıkan ses, adeta bir gök gürültüsü gibiydi.

Kafile, bize yakın bir mesafede durdu. Şahlanan atlar, burunlarından soluyorlardı. Kalkan tozun içinde kalan kafileyi görmeye çalışıyor, askerlerin üzerindeki zırh ve kılıçları seçebilmeye uğraşıyordum.

Gri Muhafızlara daha önce hiç bu kadar yaklaşmamış olduğumdan, aşırı heyecanlanmıştım. Kafilenin en önündeki askerin atından inmesi ile, hayatımda ilk defa gerçek bir Gri Muhafız İle karşı karşıya geldim.

Gri Muhafız armalı parlayan gümüş zincir zırhı ve sırtında asılı duran uzun bir yayı, belinde de takılı çift hançeri olan bu adam, otuzlarının başlarında olmalıydı. Arkadan bağlı uzun saçı, kirli sakalı, yaralarla dolu suratı ve savaştan kırdığı burnu ile gerçek bir askerdi. Hayatımda bu kadar sağlam yapılı bir adam hiç görmemiştim. Kafiledeki herkesten daha iri ve geniş omuzları olan bu askerin suratındaki ifade, onun yetkili biri olduğunu belli ediyordu.

Sıraya dizilmiş hazırola geçmiş bekliyorduk. Ardından adam toprak yola atladıktan sonra yanımızda ilerlemeye başlamıştı. Mahmuzları şakırdıyordu. Gri Muhafızlara katılmak demek, savaş meydanlarında geçirilecek onurlu bir yaşam, şan, şöhret, zafer ve zenginlik manasına geliyordu. Kişinin ailesini de onurlandıracak böylesi bir yaşam için atılması gereken ilk adımdı bu.

İçi büyük turnuva için ağzına kadar katılımcılarla dolu olan geniş, at arabalarını inceliyordum, bunların fazla kişi alamayacağını biliyordum. Çünkü burası büyük bir arlıktı ve bu askerlerin daha gezmeleri gereken onlarca yer olmalıydı. Seçilme şansımın düşündüğümden bile az olduğunu fark edince, yutkundum.

Kendi ağabeyim de dahil, diğer dövüşçüler olan tüm adayları yenmem gerekecekti ve bunu düşünmek, beni iyice kaygılandırıyordu. Sessizce bizi inceleyen askere bakıyordum, umut dolu gözlerim istemeden onunkilerle buluştuğunda nefesim, tıkanacak gibi olmuştu. Adam yavaşça ilerliyordu.

At arabalarının pencerelerinden bize bakan kalabalığa gözüm takıldı. Her ırktan genç ya da orta yaşlı erkek ve kadınlar vardı. Her biri kendileri veya aileleri için bu turnuvaya adlarını yazdırmalarına rağmen, içten içe yaşadıkları ama Gri Muhafızlara yansıtmak istemedikleri şeyi yani tedirginliği yüzlerinden okuyabiliyordum. Pek çoğu seçilebilmek için bildiği tüm duaları içlerinden okuyor, bazıları ise korkularına teslim olup titriyordu. Aralarında çoğunun iyi bir Gri Muhafız olamayacağı baştan belliydi.

Bu adil değildi. Çünkü bana göre, en az onlar kadar turnuvaya katılma hakkım vardı. Ağabeyimin benden sadece iri ve güçlü olması, benimde oraya çıkıp, seçilemeyeceğim anlamına gelmemeliydi. Babama karşı içim büyük bir öfkeyle doldu.

Babama doğru yaklaşan asker, tam önümüzde durdu. Ona bakarak "Benim adım Nathaniel Howe. Yüksek kıdemli bir Gri Muhafız'ım. Burada bulunuş sebebimizi bildiğinizi farz ediyorum." dedi. Bu muhafızı tanıyordum. Eski Arlımız rahmetli Rendon Howe'un oğluydu.

Sonra dikkatini ağabeyimi çevirip baştan aşağı süzen adam, etkilenmiş gibiydi. Adam da oldukça uzun olduğu halde boyu ağabeyimin sadece burnuna geliyordu. Kılıcının kınını tutarak, sıkılığını görmek için yerinden çekti, ardından suratında sırıtan bir ifade belirdi.

Ağabeyime "Henüz kılıcını hiçbir savaşta kullanmadın değil mi dostum?" diye sordu.

Hayatımda ilk defa o an ağabeyimin endişelendiğini görmüştüm.

Yutkunan ağabeyim, "Hayır, komutanım. Ancak onunla çok fazla idman yaptım ve umuyorum ki-"

"Ha! Umuyormuş,"

Kâh kayı basan asker, dönüp de diğer Gri Muhafızlara bakınca, onlar da eşlik ederek ağabeyime gülmeye başladılar.

Utançtan suratı kızaran ağabeyimin bu hali, beni şaşırtmıştı. Çünkü genelde başkalarını utandıran kişi, hep kendisi olurdu.

"O zaman unutturma da karanesile senden korkmaları gerektiğini söyleyeyim. Hani idmanlarda çok iyiymişsin ya!"

Muhafızlardan oluşan güruh tekrar kahkahalara boğuldu.

"Ardından babama dönen asker, kirli sakalını okşayarak, "Oğlunun malzemesi sağlam" dedi. "Bu işimize yarayabilir. Cüssesi uygun. Gerçi deneyimi yok ama neyse. Elemeleri geçebilmek istiyorsa, daha çok çalışması gerekecek."

Bir an durdu.

"Seni koyabilecek bir yer buluruz sanırım. Biraz sıkışacaksın."

Kafasıyla yük arabalarından birini işaret etti.

"Çabuk ol. Fikrimi değiştirmeden hemen önce bin."

Büyük bir sevinçle yerinden fırlayan kardeşim, hızla arabaya doğru ilerledi. Babamın yaşadığı sevinç, gözümden kaçmamıştı. Ancak yine de Gri Muhafızın görmesini istemediğin den belli etmese de onun böyle ayrıldığını görmek, babamı hüzünlendirmişti.

Asker atına doğru ilerlemeye başlamıştı ki, daha fazla dayanamadım ve "Efendim!" diye bağırdım.

Öfkeyle bana dönen babam bile artık umurumda değildi.

İlerleyişini kesen adam, yavaşça bana doğru döndü.

Kendimden eminmiş gibi bir tavırla ileri doğru bir adım attım, aslında heyecandan bayılacak gibiydim.

"Beni incelemediniz, efendim." dedim.

Şaşıran asker, bunun bir şaka olup olmadığını anlamak ister gibi baktı bana.

"Öyle mi yapmışım güzelim?" diye sorduktan sonra, kahkahalara boğuldu.

Fakat artık ne onun ne de diğer adamların kahkahalarına aldırmıyordum. Bu benim tek fırsatımdı. Başka bir şansın daha çıkmasını bekleyemezdim.

"Ben de Gri Muhafızlara katılmak istiyorum!" dedim askere.

Adam bana doğru ilerlemeye başladı.

"Gerçekten mi?"

Eğleniyormuş gibi bir havası vardı. Sonra bana cevap şansı tanımadan avazı çıktığınca bir kahkaha daha attı ve diğerleri de gene ona katıldı.

"Seni gören düşmanlarımızın kaçacak yer arayacaklarından hiç şüphem yok."

Gururum kırılmıştı. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Bu işin peşini bırakamazdım. Asker tam benden uzaklaşmaya başlamıştı ki, ileriye fırlayarak bağırdım, "Efendim! Büyük bir hata yapıyorsunuz!"

Asker tekrar bana döndüğünde kalabalık, nefeslerini tuttu.

Bu sefer askerin bakışları sertleşmişti.

Omzumdan çekiştiren babam, "Salak kız, içeri gir!" diye bağırdı fısıldayarak.

"Girmeyeceğim!" diye bağırdım, babamın elinden kurtuldum.

Askerin bana yaklaştığını gören babam, geriye çekildi.

Asker öfkeyle, "Bu dönemde bir Gri Muhafıza hakaret etmenin cezasının ne olduğunu biliyor musun?" diye sordu.

Bu işin geri dönüşünün olmadığını biliyordum.

"Lütfen onu affedin, efendim" dedi babam. "O henüz çok cahil ve-"

Asker "Seninle konuşan yok babalık" diyerek babama attığı bakış, onu geri çekilmeye zorladı.

Ardından tekrar bana dönen asker, "Bana derhal cevap ver." dedi.

Yutkundum, nutkum tutuldu. İşler hiç de kafamda planladığım gibi gitmiyordu.

Başımı önüme eğmiştim. Hafızamı yokladıktan sonra, "Gri Muhafızlara hakaret etmenin, Ferelden Kralı'nın kendisine hakaret etmekten hiçbir farkı yoktur." diye cevapladım.

"Evet, bu," dedi asker sonra "Aferin tatlım. Yani istesem şu an sana kırk kırbaç cezası verebilirim demek oluyor."

"Hakaret etmek istememiştim, efendim. Tek istediğim fırsat. Lütfen! Hayatım boyunca bunun hayaliyle yaşadım. Rica ediyorum. İzin verinde katılayım. "diye karşılık verdim.

Askerin suratındaki sert ifade biraz yumuşadı. Bir süre bana baktıktan sonra, başını salladı.

"İtiraf etmeliyim gerçekten çok güzelsin. Ayrıca cesursun ama kayıtlar bir hafta önce kapandı. Belirli listenin dışındaki kişileri alamıyoruz. Kusura bakma, yapamam. Emirler böyle."

Bunu dedikten sonra bana hiç bakmadan atına doğru ilerledi ve hızla hayvanın üstüne çıktı.

Yıkılmış haldeydim, köyden ayrılmak için harekete geçen kafilenin ardından bakakaldım. Gelmesiyle gitmeleri bir olmuştu.

Gördüğüm son şey, yük arabasının arkasında oturan kardeşimin, benimle dalga geçen suratıydı. O buradan uzağa, daha iyi bir hayata doğru gözlerimin önünde yol alıyordu.

Sanki içimde bir şeyler ölmüş gibiydi. Demin yaşananların içimdeki heyecanı dindi.

Omuzlarımdan yakalayan babam, "Yaptığının ne kadar salakça olduğunun farkında mısın, şapşal kız?" diye öfkeyle bağırdı. "Senin yüzünden ağabeyin de seçilemeyebilirdi!"

Babamın ellerini sertçe ittim ve onun verdiği karşılık, elinin tersiyle vurmak oldu. Hızla yere yapışıp suratımı çarptım.

Canım yandı, öfkeyle yerden babama baktım. Ömrümde ilk defa babama karşılık vermek istiyordum ama zor da olsa kendimi tuttum.

"Git ve koyunlara yem ver. Derhâl! Ve geri döndüğün zaman, benden yemek falan bekleme. Bu gece hiçbir şey yemeyecek ve yaptığın hatayı düşüneceksin."

"Senden nefret ediyorum!" diye bağırarak, öfkeyle oradan ayrıldım. Evimden bir an önce uzaklaşmak için tepeye doğru yöneldim.

Babam ardımdan "Bertha!" diye bağırıyordu.

Her şeyi geride bırakmak istiyordum. Koşmaya başladım, o sırada gözlerimden süzülen yaşların bile farkında değildim.

"Her ırktan erkekler ve kadınlar, savaşçılar, büyücüler, barbarlar ve krallar... Gri Muhafızlar karanlığın dalgasını durdurmak için her şeylerini feda etti ve galip geldi."

- Duncan Ferelden'in Eski Gri Muhafız Komutanı

İçimde dolup taşan öfkeyle, saatlerce tepelerde dolaşmıştım. En sonunda yorgunluktan oturacak bir yer buldum ve buradan ufku izlemeye koyuldum. Derin düşünceler içine dalarak, uzakta kaybolan at arabalarını ve arkalarından kaldırdıkları tozu uzun süre izledim.

Burayı bir daha kimsenin ziyaret etmeyeceğini biliyordum. Artık benim kaderim, elime geçecek başka bir şans umuduyla, yıllarca bu çiftlikte beklemekti. Tabii eğer dönerlerse ve babam da izin verirse. Hayır, bu ihtimal imkansıza yakındı. Gerçekleşecek tek şey vardı o da: ömrümün geri kalanını babamla o evde tek başına geçirecek olmamdı.

Babamın ayrıca bunu burnumdan getireceğine dair hiçbir şüphem yoktu. Ben, babamın uşaklığını yaparken yıllar geçecek ve onun gibi önemsiz, sıradan bir hayatın içerisinde hapsolarak yok olacaktım. Kardeşim ise bu sıralarda belki zafer, şöhret gibi şeylerin peşinde koşacaktı.

Ailemin beni böyle küçük düşürmüş olmasına tahammül edemiyordum. Beni bekleyen hayat bu olmamalıydı. Bundan emindim ve bu gidişata bir çözüm bulmak için saatlerdir kafa patlatıyordum. Ancak acı da olsa, yapamayacağım bir şey olduğu gerçeğini kabul etmek üzereydim. Hayatın bana dağıttığı kağıtlara isyan edemezdim.

Bu halde saatlerce oturduktan sonra, umutsuz bir şekilde yerimden doğruldum. Çok iyi bildiğim bu tepelerde tekrar dolaşmaya ve sürekli daha yükseğe doğru çıkmaya başladım. En sonunda ise kaçınılmaz olarak en yüksek noktaya, yani Halla sürüsünün olduğu yere geri dönmüştüm.Tepeye tırmandıkça güneş batmaya başlamıştı ve havaya yeşilimsi bir ton katıyordu.

Acelem yoktu, bu yükseklikten harika görünen Amaranthine'nın manzarasını bir kez daha hayranlıkla seyretmeye başladım. O an içimde biriken öfkeyi boşaltma isteği uyandı. Bunun için uzanıp yerden pürüzsüz bir taş aldım. Kafam o an pek yerinde değildi, sanki karşımda babam ve ağabeyim varmış gibi tüm gücümle elimdeki taşı fırlattı verdim.

Hızla fırlayan taş, uzakta üzerinde sevimli bir sincabın bulunduğu ağaçlardan birinin dalını yerinden düşürdü. Neyse ki hayvana bir şey olmamıştı. Hayvanı neredeyse öldürecek olduğumu fark ettikten sonra bunu bir daha yapmamaya karar verdim, çünkü bana hiçbir zararı olmayan bir hayvanın canını bu şekilde yakmak istemiyordum.

Ağabeyimin şu anda nerede olabileceğini düşünüyordum. Hala çok öfkeliydim. Muhtemelen bir gün içinde Amaranthine Şehrine varırlardı. Onu şehrin girişinde karşılayan şık giyimli insanları ve onurlarına yapılacak töreni kafamda canlandırabiliyordum.

Ferelden Kralının ve Kraliçesinin, yanında ünlü Gri Muhafız komutanı ve diğer savaşçıları da onları selamlamak için orada olacaklardı. Büyük turnuva sonrası eğer kazanırsa ağabeyime kışlalarda kalacakları bir yer temin edilecek, komutanın özel arazisinde Vigil's Keep kalesinde en iyi silahlarla eğitimine başlayacaktı.

Kıdemli bir Gri Muhafızın yanında silahtarlık görevine atanacaktı. Sonra bir gün eğer şanslıysa hayatta kalarak Gri Muhafızlık unvanını alacak ve şahsına özel atına binip, onun için özel olarak dövülmüş bir kılıcı kuşandıktan sonra, kendi silahtarına emirler yağdıracaktı.

Thedas'ın kurtarıcılarından biri olacaktı. Tüm dünyadaki festivallerin ve Kralların, Kraliçelerin yemek masasının ayrılmaz bir parçası haline gelecekti. Bu büyülü yaşam şansı, parmaklarımın arasından kayıp gitmişti.

Kendimi tükenmiş hissediyorum. Tüm bu olumsuz düşünceleri kafamdan uzaklaştırmaya çalışıyor, fakat bunu pek başaramıyordum. Kafamın derinliklerindeki bir ses, sanki bana haykırıyordu. Pes etmemem gerektiğini, beni bundan daha önemli bir yazgının beklediğini söylüyordu. Gerçi bunun ne olduğunu bilmesem bile, en azından bu yerde olmadığını biliyordum.

Her zaman kendimi diğerlerinden daha farklı hissetmiştim. Hatta belki biraz daha özel biriymiş gibi. Diğer insanlar beni anlayamıyor ve üstüne üstlük bir de küçümsüyorlardı. Kendini beğenmiş bir insan asla değildim ama hissettiğim buydu işte.

Tepenin en üstüne çıkmıştım, her zamanki tanıdığım Halla sürümü gördüm. Benim için bu hayvanların özellikle de bu sürünün önemli bir yeri vardı. Bu tepenin eteklerine yıllardır çıkıyordum ve onlar ile tesadüf üzeri karşılaşmıştım.

Zamanla arkadaşlar gibi olmuştuk. Aslında onlar dostum diyebileceğim tek canlılardı. Beni hiç sıkılmadan dinleyerek, derin yalnızlığımda bana destek oluyorlardı. Canım çok sıkıldığında hep buraya onları ziyarete geliyordum.

Onları görünce moralim hemen düzelirdi. Hayvanlar bir arada duruyor ve kayda değer ne kadar ot varsa çiğniyorlar. Hep yaptığım gibi can sıkıntısından onları saydım. Fakat ardından dehşete düştüm. Çünkü içlerinden biri eksikti. Tekrar ve tekrar saydım. Sahiden de birinin kaybolmuş olduğuna hala inanamıyordum.

Daha önce sürüden doğal yollar dışında tek bir hayvan bile kaybolmamıştı. Bunun arkasında hastalık veya yaşlılık olsa hemen anlardım. Endişelenmeye başlamıştım. Hallalarımdan birinin tek başına, vahşi hayvanların arasında kalmış olabileceği düşüncesi beni kahretti. Böylesine masum ve kutsal bir şeyin acı çektiğini görmek dayanabileceğim bir şey değildi.

Tepenin kenarına ulaştım. Buradan etrafı incelemeye başladım. Hayvanı uzaktaki tepelerden birinde tespit ettim. Bu sürünün asisi olandı. Hayvan kaçarak batıda ki ormana girmişti. Bunu görünce yutkundum.

Çünkü o ormana sadece hallaların değil, insanların da girmesi yasaktı. Çiftliğin sınırları dışında kalan bu yere girilmemesi gerektiğini neredeyse yürümeye başladığım günden beri biliyordum. Bu yüzden daha önce oraya adımımı dahi atmamıştım. Efsanelere göre oraya giren kişiyi kesin bir ölüm beklerdi.

İçerisinin canlı delirmiş ağaçlarla ve vahşi kurt adamlarla kaynadığı söylenirdi. Kararan gökyüzüne bakıyordum, ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. Hallamı öylece bırakıp bu duruma kayıtsız kalamazdım. Eğer hızlı olursam, eski dostumu zamanında kurtarıp, tepeye geri dönebileceğimi düşündüm.

Son bir kez sürüme baktıktan sonra, gökyüzünde toplanmaya başlayan bulutların altından batıya, yani lanetli olduğu iddia edilen ormana doğru hızla koşmaya başladım. Kendimi güçsüz hissetsem de, bacaklarımı zorluyordum. Zaten istesem bile artık geri dönemeyeceğimin farkındaydım.

Yaptığım bu işin, bir kâbusun içinde uyanıp kurtulmak için koşmaktan hiçbir farkı olmadığını biliyordum.

"Gri Muhafızlar, dünyayı kötülükten korumak için fedakârlıklarla dolu zorlu bir yaşam süren yalnız nöbetçilerdir. Bunun için çok az kişi gönüllü olur: acı, yalnızlık ve şiddetli bir ölümün uğruna edilen yemin. Fakat Gri Muhafızların yolun da mutlak cesarette yer alan en önemli erdemlerden biridir. Kendilerini bu davaya adayanların alacakları tek ödül, geride bıraktıkları eski benliklerinden daha ulu bir şey haline geleceklerini bilmeleridir."

- Ireial Ferelden Gri Muhafız Komutanı ve Amaranthine Arlı

Hızımı hiç kesmeden tepeleri aşarak, lanetli ormanın sınırına vardım. Hallaya ait izler, ağaçların başladığı noktada kesiliyordu. Ayaklarımın altında kalan yaprakları ezerek, bu ürkütücü yerin içine doğru ilk adımlarımı attım.

Ormana girer girmez etrafımı saran ağaçlar, gökyüzünü kararttı. Burası, dışarıya göre epey soğuktu. Daha girişte olmama rağmen bir esinti hissetmeye başlamıştım. Fakat bu esintinin kaynağı tek başına karanlık veya soğuğun kendisi değil, şu an adını koyamadığım başka bir şey gibiydi sanki. Bir şeylerin beni izlediğini düşünmeye başlamıştım.

Gövdeleri iki yetişkin insan kalınlığında olan tarihi ağaçların, rüzgârda sallanan ve çatırdayan dallarını izliyordum. Ormanın elli metre kadar içine girmiştim ki, ne tür bir hayvana ait olduğunu bilmediğim sesler duymaya başladım. Dönüp arkama baktığım zaman, giriş yaptığım yeri zar zor görebildim. Biraz daha ilerlersem buradan asla çıkamayacağımı düşünüp, tereddüt ettim.

Bu orman her zaman düşüncelerimin dışındaki gizemli bir yer olarak kalmıştı. Şimdiye kadar buraya girmeye cesaret edebilen hiçbir insan olmamıştı. Hatta buna babam ve ağabeyim bile dahil. Bu ormanla ilgili efsaneler hem korkutucu hem de akılda kalıcıydı.

Ancak bugünü benim için farklı kılan o şey her neyse bu efsaneleri umursamamak ve tüm tedbirleri elden bırakmama neden oluyordu. Çünkü içten içe sınırlarımı zorlamak ve evimden olabildiğince uzaklara gitmek istiyordum. Hayatın beni nereye sürükleyeceğini merak ediyordum.

Biraz daha gittikten sonra hangi yöne ilerlemem gerektiğinden emin olamadığım için durakladım. Yerdeki ezilmiş dalları takip etmeye karar verdim. O anda kara bulutların içinde saklanan yağmur taneleri kendilerini göstermişti ve şiddetli bir sağanak yağmur başlamıştı.

Sırıl sıklam ıslanmış bir şekilde ormanın derinliklerinde ilerlerken, tamamen kaybolduğumu fark etmem bir saati buldu. Arkamı dönerek geldiğim yönü anlamaya çalışsam bile, bunu başaramadım. Yağmur sonunda durmuştu ama ben yeterince üşümüş ve korkmuştum.

Ürpermeye başladım, tek çıkış yolumun ilerlemek olduğuna karar verip, yürümeye devam ettim. İlerdeki ağaçların arasından sızan güneş ışıklarını fark ettim, adımlarımı o yöne çevirip gitmeye başladım. Işığın düştüğü yerdeki küçük bir açıklığa ulaştım, karşımda gördüğüm şeyden sonra yerimden kıpırdayamadım.

Yeşil satenden önü açık bir elbise giyen elf kadını, sırtı bana dönük halde duruyordu. Sırtında asılı duran bir asa vardı. Bir büyücü olmalıydı. Kısa boyluydu ve dimdik duruyordu. Çok sakin ve umursamaz görünüyordu.
 
Last edited:

LaggerLord

Knight
Best answers
0
.





Bayan elfin sağ omzunda gri muhafız armasını görmem ile kendimi hemen tek dizimin üstüne doğru atarak çökmem bir oldu. Derhal başımı eğdim çünkü gri muhafızlara yapılacak bir saygısızlığın cezasının hapis olacağını biliyordum.

"Ayağa kalk insan." dedi elf. "Diz çökmeni isteseydim, bunu sana söylerdim."

Yavaşça doğrularak bakışlarımı kadına çevirdim. Bana doğru ilerleyen kadın, bakışlarını üzerime dikti. Bundan rahatsız olmuştum.

Birden arkasını hızla dönen elf, yürümeye başladı.

Arkası bana doğru dönük olan elf, "Hava kararmadan önce geldiğin yoldan geri dönerek ormandan çık."

Uzaklaşan kadını izlerken kafam karışmıştı. Sarsıcı ve gizemli bir karşılaşma olmuştu. Anlamsızca aniden olup bitivermişti. Gri Muhafızın bu şekilde ayrılmasına müsaade edemeyeceğime karar verdim ve onun peşinden koştum.

Elfin arkasından, "Burada ne arıyorsunuz?" diye seslendim. Demir ağacından yapılma kadim bir asa taşıyan elf, insanı şaşırtacak derecede hızlı yürüyordu. "Buraya ne için gelmiştiniz, acaba?" diye tekrarladım sorumu.

Elf, "Bilirsin işte muhafızlık işleri." dedi omzundaki armayı işaret ederek.

Onu yakalamaya çalışıyordum. Kadın ardından açıklığı geçip, tekrar ormanın içine daldı.

"Fakat neden burası? Burada ne arıyorsunuz?"

"Ne çok soru soruyorsun" dedi elf. "Etrafı soruyla doldurup taşırdın. Bunun yerine dinlemeyi öğrenmelisin."

Yoğun ağaçların arasından kadını takip ediyordum. Elimden geldiğince sessiz kalmaya çalıştım.

"Bende kayıp halla mı bulmak için buraya geldim." dedim ortamdaki sessizliği bozmak ve onu konuşturmak için.

"Asil bir davranış. Ancak vaktini boşa harcadın." dedi elf.

Gözlerim endişeyle açıldı.

"Ne demek istiyorsunuz?

"Bu yerde varlıklarını asla hayal edemeyeceğin tehlikeler var."

Hala kadının peşinden ilerliyordum. Meraklanmış ve üzülmüştüm.

"Gerçi sözümü dinler misin bilmiyorum. İnatçı birine benziyorsun. Israrla yılmadan hallanı kurtarmak için peşinden gittin."

"Ama cesur bir kızsın." diye ekledi elf. "Güçlü bir iradeye sahipsin. Aşırı gururlusun da. Bunlar iyi özelliklerdir. Ancak bir gün sonunu da hazırlayabilirler."

Elf yosun tutmuş kayalık bir yoldan kolayca çıkmaya başlamıştı.

"Gri Muhafızlara katılmak istiyorsun." dedi.

Heyecanlanarak, "Evet!" diye haykırdım. "Peki, hiç şansım var mı?" Bunun gerçekleşmesini sağlayabilir misiniz?"

Gülen elfin ince ama derinden gelen kahkahası tüylerimi diken etti.

"Kaderin yolları çoktan çizildi. Fakat takip etmek senin elinde her zaman."

Kadının ne kastettiğini anlamamıştım.

Yolun tepesine çıktığımız zaman, elf arkasını döndü ve gözlerimin içine baktı. Aramızdaki mesafe o kadar azdı ki, kadından yayılan büyüsel enerjinin tenimi yaktığını hissediyordum.

"Her şeyin olmasını ya da hiçbir şeyin olmamasını sağlayabilirim. Ancak sen kaderini sakın terk edeyim deme."

İyice şaşırmıştım. Benim kaderim nasıl önemli olabilirdi ki? O an kendimle biraz gurur duymadım desem yalan olurdu.

"Bulmaca gibi konuşuyorsunuz. Anlamıyorum, benimle lütfen daha açık konuşabilir misiniz?"

Ancak tekrar kısa bir sessizlik ardından elf bir anda yerin altından fırlayıp onu saran sarmaşıkların arasında kayboldu.

Tüm bu olanlara inanamıyordum. Her tarafa dikkatli baktım, olası sesleri dinledim. Ancak kadına dair hiçbir ipucu yoktu. Acaba bunların hepsini hayal etmiş olabilir miydim, diye düşündüm. Bu gördüklerim bir çeşit düş müydü?

Bulunduğum yerin bana iyi bir görüş açısı sağladığını fark ettim. Etrafa biraz bakındıktan sonra, uzakta bir hareket gördüm. Ardından sesini de duyunca, halla mı bulduğumu anladım.

Yosunlu yoldan düşe kalka aşağı inerek, hallamın olduğu tarafa doğru, tekrar ormana girdim. Elf ile yaşadığım karşılaşmayı aklımdan bir türlü atamıyordum. Bunun gerçekten olduğuna inanabilmek, bana imkânsız geliyordu.

Komutanın muhafızlarından birinin burada ne işi vardı ki? Beni beklediği ortada gibiydi. Fakat neden? Hem şu kaderle ilgili söyledikleri de neyin nesiydi?

Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, anlayamıyordum. Elf hem devam etmem için beni uyarırken, bir yandan da vazgeçmem için aklımı çeliyordu. İçim kötü bir hisle dolup, sanki izleniyormuş gibi hissetmeye başlamıştım.

Başka bir yola doğru girdiğim sırada, karşılaştığım görüntü karşısında donup kalmıştım. En korkunç kâbuslarım gerçek olmuştu sanki. Vücudumdaki tüm tüyler diken oldu. Ormanın bu kadar içlerine dalarak ne büyük bir hata yapmış olduğumu o an anladım.

Tam karşımda, en fazla yirmi metre ilerde vahşi bir Sylvan duruyordu. Neredeyse iki katlı bir ev kadar büyük olan bu canlı kereste canavarı, ormanların en çok korkulan yaratıklarından biriydi. Daha önce bu tarz bir yaratığa hiç rastlamamış olsam bile hakkında yazılmış ve çizimlerinin olduğu kitaplardan çok okumuştum.

Hikâyelerde denir ki, dünyamızda biz faniler farkında olmasak ta yaşayan iblisler vardır ve insanlar her zaman içlerine girmek için tercih ettikleri avlar değildir. Bir iblisin insanın içine girmesi demek, güçlü iradeli büyücülerle, tapınakçılarla veya diğer istemeyeceği durumlarla uğraşması demektir.

Bazı iblisler, hayvanların hatta bitkilerin aracı olarak kullanmayı daha kolay bir yol olarak bulur. Tabii bu bedenler insanlar kadar uygun bir ev sahibi değildir. İşte bir iblisin içine girmiş olduğu ağaçlar Sylvan olarak bilinmektedir.

Genel olarak bunu yapan iblisler hiyerarşi de en zayıf olan öfke iblisleridir. Nadirde olsa bu tarz ağaçların bazılarında zekâ belirtileri gözlemlendiği olmuştur. Bu türleri daha az şiddete meyilli ve sakindirler, ancak bunlara oldukça nadir rastlanmaktadır.

Sylvan yavaş ama son derece güçlüdür. Kurbanlarına pusuya düşürerek saldırmayı tercih ederler. Öldürmek için tuzağa çekerler. Bir Sylvan ile normal bir ağaç arasındaki fark dikkatli şekilde bakıldığında anlaşılır derecededir fakat onlar doğal ortamlarında olduklarında neredeyse saptanamayan bir gizlenme yetenekleri vardır. Düzenli sık ağaçlar arasında hareketsizce gizlendiklerinde fark etmek çok zordur.

Bir Sylvan uzun boylu bir insanı andırır. Kapkara iki göz yuvası ile açılamayan bir ağza ve kök bacakları ve ayaklarla, kollar gibi uzanan dallardan oluşur. Bilinen tek zayıf yönleri doğal olarak ağaç olduklarından ateşe karşı çok duyarlı olmalarıdır.

Daha önce çiftlikteyken bu yaratığı gördüğünü söyleyen insanlarla karşılaşmıştım ama bunlara fazla inanmamıştım. Çünkü bu yaratıkla karşılaşan sıradan birinin sonunun ölüm olacağı baştan bellidir. Bu yüzden çiftçilerin iddialarına aldırmamıştım. O adamları bu hilkat garibesi hiç farkında olmadan saniyeler içinde öldürürdü muhtemelen.

Ayrıca o anlarda bile aklımda hala kısa bir süre önce karşılaştığım elf kadın vardı. Onunla ve bu Sylvanla olan karşılaşmam neyin belirtileriydi? İyi bir alamet miydi? Yoksa kötü mü? Bunu şu an bilmiyor ama çok merak ediyordum ve bunu ne olursa olsun öğrenecek kadar hayatta kalmalıydım.

Geriye doğru temkinli bir adım attım. Yaratık gözlerini bana doğru çevirmişti. Elinin içinde ise baş aşağı dönmüş halde Hallam inliyordu. Sylvan'nın dikenli sarmaşıklarıyla doladığı hayvan ölmek üzereydi. Yaratık halinden memnun bir şekilde hayvana eziyet ediyordu. Bundan sanki zevk alıyor gibiydi.

Can çekişen hayvanın görüntüsüne ve çıkardığı acı dolu seslere daha fazla tahammül edemiyordum. O an aklıma gelen ilk şey arkamı dönüp, tüm gücümle kaçmaktı. Ancak bir Sylvan'ı sinirlendirmenin sonu iyi olmazdı. Beni yakalaması imkânsızdı. Hızlı değildi ama doğaya hükmedebiliyordu. Beni kolaylıkla ormandan çıkmadan önce sarmaşıklarla yakalayabilirdi.

Ayrıca yaratığın bundan daha fazla zevk alacağını biliyordum. Yine de Halla mı arkamda bu şekilde bırakmakta istemiyordum. Korkudan titriyordum ve artık bir şeyler yapmam gerektiğinin farkındaydım.

İçgüdülerimi izlemeye karar verdim. Yerden yavaşça ucu sivri ağır bir taş aldım. Titreyen elimle taşı fırlattım. Havayı yararak ilerleyen taş hedefi tam on ikiden vurdu. Hallanın gözünden giren taş, hayvanın beynine saplandı.

Hareket etmeyi anında kesen hayvanın çektiği acılar son bulmuştu. Oyuncağının elinden alındığını anlayan Sylvan, öfkeyle bana baktı. Dikenli sarmaşıklarını gevşeten yaratık, hallayı bıraktıktan sonra beni göz hapsine aldı.

Yaratığın tahta ağzından gelen derin ve ürkütücü bir sesin eşliğinde bana doğru ağır adımlarını sürüyerek ilerlemeye başladı. Dehşete düşmüştüm, yerden iki tane taş aldım, birbirlerine hızla sürtmeye başladım. Tam bu sırada birden yerinden fırlayan yaratık sanki bütün ormanı sarsıyormuş gibi yerde bir etki yaratarak, ondan hiç beklemediğim bir hızda üstüme gelmeye başladı.

Ben ise ettiğim dualar eşliğinde taşlarla yerde duran birkaç kuru yaprağın üstünde kıvılcımlar yaratarak sonunda bir ateş yaktım. Tek zayıflığı buydu. Yanan ateşle bir parça dalı tutuşturdum ve fırlattım. Yaratığın sağ gözüne çarpan sopa yerine takıldı.

Kusursuz bir atıştı. Suratı yanmaya başlamıştı ve bunun etkisiyle haykıran yaratık, hızını biraz kesti. Yine de tek gözü tamamen yanmış olmasına rağmen ateşi söndürdükten sonra şiddetle halen üzerime doğru gelmeye devam etti. Artık yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Tek şansımı kullanmıştım.

Bana ulaşan yaratık sarmaşıklarını bana doğru savurdu. Acı içinde bağırdım. Sıkıca beni sarıyordu. Dikenler bedenime saplandı. Yaralarımdan dışarıya kanlar akmaya başladı. Devasa yaratık beni o kadar sert sıkıyordu ki omurgamdan gelen çatırdama seslerini duymaya başlamıştım. Beni tuttuğu elini yavaşça kaldıran yaratık sanki fırlatacakmış gibi bir pozisyon almaya çalışıyordu. Resmen benden kör ettiğim gözünün intikamını alıyordu.

Son gücümle onu engelleyebileceğimi umut ederek, kafasının üstündeki dallardan birine asıldım. Bu hareketim ne yazık ki pek bir işe yaramadı. Çünkü neredeyse yaratık beni ormanın girişine sallayarak uçurabileceği kadar yükseğe kaldırmıştı. Yaratığın çekim gücü karşısında kollarım titremeye başladı.

Tuttuğum dal ise kopmak üzereydi. Diğer taraftan başka büyük bir sorunum vardı. Çok fazla kan kaybetmiştim. Kükreyen yaratığın çıkardığı ses kulak zarıma zarar vermişti. Kendimden geçmek üzereydim. Öleceğime dair hiçbir şüphem kalmamıştı. Gözlerimi kapattım ve son dua mı etmeye başladım.

Yüce Yaratıcım, kutsal gelinin Andraste hürmetine ne olur bana güç ver. Bu yaratıkla mücadele etmeme müsaade et. Lütfen, sana tüm içtenliğimle yalvarıyorum. Benden ne istersen hayat boyu yapacağım. Bu sana sözüm olsun.

Dua mı bitirmemle, bir şeyler oldu. Çevrede birden artan ısı, vücudumun üstünde dolaşmaya başladı. Sanki bir enerji alanı oluşuyordu. Gözlerimi açtığım zaman şaşırtıcı bir görüntüyle karşılaştım. Ormanda karşılaştığım o elf kadın asasından yeşil bir ışık çıkartarak canavarın önünde duruyordu.

Daha sonra bir büyü gönderdi üzerine. Bu yaratığı iterek, uzaklaştırdı. O anda bende elinden aşağı düşüp kurtuldum. Yaratık öfkeyle yerden elfe ve bana bakıyordu. Elf asasından bir enerji dalgası daha oluşturarak canavara doğru savurdu. Bu sefer Sylvan'nı en az on metre geriye ağaçların üzerine uçurdu.

Bende yerden yaralarımı tutarak verdikleri açı içinde kalktım ve elfin arkasına geçerek saklandım.

Şiddetli bir şekilde çarparak düştüğü yerden tekrar doğrulan yaratık, elfe doğru saldırıya geçti. Ancak elf kendine sarsılmaz özgüveniyle olduğu yerde kalmaya devam etti. Bunu gördükten sonra bende yaratıktan korkmayı bıraktım. Ayrıca elfin üzerinden yayılan enerjinin giderek güçlendiğini hissetmiştim.

Üzerine atılan canavarı dilini bilmediğim birkaç sihirli sözcükle durdurdu. Ardından bir şeyler daha geveledi. Yaratık yerde kendi kendine yuvarlanmaya başladı ve sonra tüm gücüyle boğazını sıkarak kendi kafasını koparttı. Birkaç saniye içinde yaratık cansız bir odun yığınına dönüştü. Ben ise bir dakika boyunca gözlerimi cesedinden ayıramadım.

Hala yaralarımdan akan kanı engellemek için baskı yapıyordum. Olanlar karşısında nefesim kesilmiş bir halde yavaşça doğruldum. Gri muhafızın beni kurtarmasına ve duamın hemen kabul olmasına inanamıyordum.

Bu kadar olayın böylesi bir günde yaşanmasının bir işaret olduğuna emindim artık. Bu yaşadıklarım sahiden önemli şeylerin habercisiydi sanki. Tüm ormanların en korkulan canlılarından biriyle karşılaşmıştım ve ölmemiştim.

Üstüne üstlük bir gri muhafız tarafından kurtarılmıştım. Gerçi beni tüm bu yol boyunca takip ettiğinden şüphem yoktu. Bunları babama anlatsam kesinlikle inanmazdı. Başım dönüyordu.

Gri muhafıza "Sana ne kadar teşekkür etsem azdır herhalde." dedim.

Ama elf bana kulak asmadan az önce öldürdüğü yaratığı düşünceli bir ifadeyle incelemeyi sürdürdü.

"Beni nasıl buldun? Neden buradasın?" diye sordum.

"Başına bu gün merak duygun yüzünden gelmeyen kalmadı ama sen hala ısrarcısın." dedi.

Elf ile konuşmaya çalışmanın anlamsız olduğunu görünce dikkatimi acıdan kıvrandığım yaralarım üzerine verdim. Ellerim kan içinde kalmıştı. Sersemlemiştim ve yakında yardım almazsam tüm bunlara rağmen ölebilirdim.

Elf elimi tutup çekti ve kendi elini yaramın üzerine koyarak gözlerini kapattı. Büyülü sözlerinden mırıldanmaya başladı, birden rahatlatıcı bir hissin damarlarımda akmaya başladığını hissettim. Saniyeler içinde acılarımın kaybolduğunu ve yaralarımın tamamen kapandığını fark ettim.

Baktığım zaman gördüklerime inanamamıştım. Yaratığın açtığı yaraların izleri bile gitmişti. Hiç olmamış gibiydi.

Hayranlıkla elfe baktım.

Elf gülümsedi.

"Anlayamıyorum tüm bunları neden?"

Elf bakışlarını benden çekti.

"Bazı şeyleri zaman içinde öğrenmen daha iyi olur."

Heyecanla," Peki en azından Gri muhafızlara katılmama yardımcı olur musun?" diye sordum.

Elf, "Hayır." diye cevapladı.

"Fakat neden?" diye cevapladım.

"Cesur bir kızsın ama sana böyle bir ayrıcalık tanıyacak yetkim yok. Sende herkes gibi turnuvaya katılsaydın."

"Fakat denedim zaten! Beni değil, ağabeyimi seçtiler. Yani çoktan reddedildim. Katılma şansım tekrar var mı?" dedim.

Elf, " Şehre git ve Nathaniel'i bul. Seni Velanna'nın gönderdiğini söyle, o anlayacaktır."

Duyduğum sözlerden sonra mutlu olmuştum, "Tekrar çok teşekkür ederim!" dedim.

"Unutma bir gri muhafız savaş için asla davetiye beklemez! Kaderini belirlemekten asla vaz geçme."

Bir an gözlerimi kırptım, kadının ortadan tekrar kaybolduğunu fark ettim. Etrafıma onu görebilmek için bakındım ama bu çabam nafileydi.

Bu arada biraz kaybolmuştum. Nerede olduğumu anlamak için ormandaki en uzun ağacın tepesine derhal tırmanmaya karar verdim.

Bu yükseklikten ormanı kaplayan tüm alanı görebiliyordum. Ormanın bittiği noktada koyu kızıl ışıklar saçarak batan güneşin, Amaranthine Şehri'ne uzanan uzun yolu aydınlattığını gördüm.

Daha fazla vakit kaybetmek istemiyordum, ağaçtan hızla inerek, kaderime doğru koşmaya başladım.

Amaranthine şehri arllığın merkezidir. Waking Denizi kıyısında ve Denerim'in kuzeyinde bulunur, Pilgrim Yolu üzerinde bağlanır. Şehir, Thedas'ın dört bir yanından hacıları da cezbeder. Bu şehir, Andraste'nin kocası Maferath'ın Tevinter İmparatorluğunu istila etmek için ordularını bir araya getirmek için kullandığı yerdir.

Yaratıcı'nın Gelini ve Maferath'ın karısı Andraste'nin ışık ilahisini yazdığı yer olarak ta bilinmesinden dolayı kutsal bir yer olarak görülür. Orlais istilasından önce, ticarete çok uygun derin bir limana sahip olmasına rağmen sadece mütevazi bir balıkçı köyüydü. Orlaislilerin gelmesiyle şehir hızla değişti ve gelişti.

Şövalyelerle dolu gemileri barındıracak geçici rıhtımlar inşa ettiler ve bir süre için Amaranthine şehri, işgal edilen Ferelden'nin başkentiydi. O zamanlar Amaranthine şehri yöneticileri şehir mallarıyla şişmiş limanları sayesinde, tüm krallığın en zengin soyluları haline gelmişti.

Orlaisliler Ferelden'den çekildikleri sırada şehri yağmaladı. Açtıkları yaralar yine de hızla iyileşti. İronik olarak halkı tarafından açıkça kabullenilmiş bir görüş olmasa da Amaranthine'nin hala günümüzdeki mevcut yüksek refah düzeyi Orlaislilerin işgalinin bıraktığı mirastı.

Günümüzdeki yöneticisiyse ufak tefek genç bir şehir elfi olan Gri Muhafız Komutanı Ireial'di. İnce bir dalı andıran kaslı gövdesi, katıldığı sayısız savaşlara ait izlerle dolu bir alnı, tühsüz parlak koyu tenli bir yüzü ve uzun bakımlı sarışın saçları vardı. Amaranthine'nin duvarları arkasındaki kalesindeki yatak odasında bir başına oturuyor, günün gelişen olaylarından uzakta dinlenmek istiyordu.

Tüm ihtişamıyla uzanan arazinin etrafı çoğu sonradan eklenmiş devasa taşlardan yapılma duvarlarla örtülüydü. İşte meşhur Amaranthine şehri, burasıydı. Şehrin şu anki hali Ireial'ın Ferelden Kralı Alistair tarafından yönetici olarak getirilmesinden sonra olmuştu. Şehrin hazinesini akıllıca kullandı ve kendisinin de yaptığı büyük yatırımlarla şehri kalkındırdı.

Birbiri içine giren sokaklar içinde her tür yapı inşa ederek şehri genişletti. Atlar için ağırlar, muhafızlar için kışlalar, silahlar için depolar, alışveriş için marketler, tapınaklar ve şehir duvarlarının içinde yaşayan diğer her ırktan vatandaşlar için konutlar her bir yana saçılmıştı. Ayrıca geniş çimenlikler, renkli çiçekli, böcekli bahçeler, fıskiyeli süs havuzları da her köşeye dağıtıldı.

Birkaç yıl önce şehir büyük bir kara nesil ordusu tarafından kuşatılmıştı. Gri Muhafız Komutanı Ireial'ın üstün çabaları sayesinde şehir ve halk kurtulmuştu. Sonrasında şehre yaptırdığı ek kule ve duvarlarla beraber garnizonu arttırmasıyla şu an hiç kuşkusuz Thedas'ın en iyi korunan yerlerinden biri haline getirmişti

Ireial bir yöneticinin sahip olabileceği en sadık askerlere sahipti; Gri muhafızlara. Ireail aynı zamanda Vigil's kalesinin komutanıydı. Orada davaya yeni gönüllü olan acemiler yetiştiriliyordu. Onun hükmüne kimse karşı çıkmadı. Birkaç yılda halk tarafından iyi niyeti ve bilgeliğiyle tanındı.

Onun hükmünde kısa sürede topraklar genişledi, ordusunun büyüklüğü iki katına çıktı, şehir ve kasabalar zenginleşti ve halkı büyük bir refaha kavuştu. Topraklarda ondan yakınacak bir kişi bile bulmak çok zordu.

Çömertliğiyle ve girdiği tüm savaşlarda becerisiyle saldığı nam ile tanınan bu adamdan önce diyar genelinde bu boyutta barış ve refah içinde olduğu başka bir dönem yaşanmamıştı. Zaten bunlardan önce tüm Ferelden'i Yıkım'ın pençelerinden iki defa kurtarmasından bahsetmiyordum bile. O başka bir zaman anlatılacak uzun bir hikayeydi.

Denerim şehrinde insanların baskısı altında ve kapalı duvarlar ardında, yoksul bir ailede doğup büyümüş bir şehir elfine göre hiç fena değildi.

"Yüzlerce yıldır süren bu Yıkım döngüsüyle ilgili tek iyi şey; hatalarından ders çıkarmak istemeyen insanlık kısa sürede unutmaya çalışıyordu ama Yıkım bize birlik olunursa her şeyin üstesinden gelinebileceğini acı bir şekilde hatırlatmaya ısrarla devam ediyordu."

- Ferelden Kralı Alistair Theirin I.

Alistair, merhum Kral Maric Theirin'in bir elfle olan ilişkisinden 26. Wintermarch ayı 9:10 Ejderha yılında doğmuş gayri meşru oğluydu. Doğduğunda annesi Fiona tarafından Arl Eamon Guerrin'in güvenli ellerine verilmiştir. Fiona Kral Maric'i bu konu da ikna etmek için çok uğraşmıştı.

Bu yanlış gibi görünse de soyluların resmi olmamış çocuk yetiştirmesi yasal değildi.Ferelden monarşisi gereği soyluların bu tür çocuklarının bakımları sadece annelerinin sorumluluğundadır ama Fiona bir gri muhafız büyücüsüydü.

Bir gri muhafız ev ve aile sahibi olamaz, çocuk doğurup bakamazdı. "Piç" olarak damgalanmış bu günahsız çocuklar babalarının mirasından gelen hiçbir şeyde hak talep edemezler ve topraklarında ve unvanlarında iddia da bulunamazlar. Babaları onları kabul etmezdi.

"Bir adamın kalitesi düşmanlarıyla ölçülür"

- Kurtarıcı Maric Theirin

Kurtarıcı lakabıyla nam salmış Kral Maric'in yüzlerce yıllık saf bozulmamış Büyük Celanhad soyunu basit bir elfle yaptığı kaçamakla birleştirip bozduğu ortaya çıksaydı tebaasının gözünde itibar kaybederdi. Ayrıca diğer varisi Cailan Theirin adında o sıralar beş yaşlarında olan bir oğlu daha vardı. Alistair'in Cailan'ına ilerde bir rakip olmaması için Alistair büyüdüğünde annesini hastalıktan vefat etmiş sıradan elf bir hizmetçi olarak bilecekti. Babası hakkında ise ona söylenecek tek şey onu daha doğmadan önce terk ettiğiydi.

Fiona Ferelden'in Eski Muhafız Komutanı Duncan'dan büyük bir rica da bulunmuş ve oğlunu uzaktan olsa da takip edip iyi olduğundan emin olmasını istemişti. Duncan'da bunu kabul etmişti. Yıllar geçti ve Arl Eamon yaşlanmaya başladı, Alistair''in de aklı başına erince Eamon bu sırrı mezara götürmek istemediğini fark etti. Küçük Alistair'e babasının asıl kimliğini açıkladı.

Alistair on yaşına geldiğinde onunla amcası Arl Eamon arasında çıkan dedikodular iyice arttı ve eşi Isolde bu baba oğul ilişkisinden rahatsız olmaya başladı. Redcliffe halkı Alistair'in Eamon'un evlilik dışı çocuğu olabileceğinden şüpheleniyordu. Bu yeni bir şey değildi aslında yıllar önce Eamon küçük Alistair'i kundakta bir bebek olarak kaleye getirdiğinden beri konuşulan bir konuydu ama artık gittikleri her yerde bunun bahsini yapar hale gelmişlerdi.

Isolde'nin kulağına bu kontrolden çıkmış dedikodular ulaştı o da bunu kökten çözmek için Eamon'na baskı yapmaya başladı ve bir süre sonra Eamon'da pes etti. Alistair'i kendinden istemeden uzaklaştırdı ve onu Bournshire'daki manastıra yaşamaya yolladı.

On dokuz yaşına kadar Alistair orada kaldı. Eamon yinede onunla arasındaki aile bağını tamamen koparmak istemiyordu. Belirli aralıklarla gizlice onu ziyaretlere gitti. Genç Alistair ise daha olup bitenleri tam olarak anlayabilecek yaşta değildi ve uzun bir zaman boyunca içinde amcasına karşı çocukça bir öfke duydu.

9:29 Ejderha yılına geldiğimizde yani Beşinci Yıkım'ın patlak vermesinden altı ay kadar önce, Alistair Mabet'te bir tapınakçı olarak eğitim görüyordu ancak Alistair dindar bir insan olmamıştı hiçbir zaman.Yaratıcı'ya inanıyordu ama tüm hayatını buna gerek yaşamayı düşünmüyordu. Mutsuzdu, uyum sağlama sorunları yaşıyordu. Son yeminini etmeden evvel eski Muhafız Komutanı Duncan tarafından Gri Muhafızlara askere alındı.

Muhafızları onurlandırmak adına düzenlenen bir turnuvada yarıştı ve rakipleri ondan çok daha üstün savaşçılar olmasına rağmen Duncan, Alistair'in iyi ve sadık bir kalbe sahip olduğunu hissetti ve onu bu yüzden seçmişti. Annesinin muhafız olmasından ya da taşıdığı soylu kandan dolayı değildi.

Durumu Mabet'teki baş rahip tarafından öğrenildiğinde büyük tepki çekti, ama Alistair kutsal yeminlerini daha etmemiş ve Mabet'e kendini adamamıştı. Gri muhafızlar istedikleri her kişiyi zorlayarak askere alabilme hakkına da sahipti. Baş rahip Alistair'in gitmesine izin vermek zorunda kaldı.

Alistair Beşinci Yıkım'ın seyri boyunca yaşanan olaylarda Ostagar'da çırak bir muhafız adayı olan Ireial ile tanıştı ve dört adayın iştirak töreninden sonra hayatta kalan tek kişi Ireial oldu. Zamanla iyi arkadaş oldular. Rütbece daha üstün ve deneyimli bir muhafız olmasına rağmen, Alistair isteyerek Ireial'ın ona yolculukları boyunca liderlik etmesine izin verdi.

"Yurdum için yapamayacağım hiçbir şey yok."

- Loghain Mac Tir

Daha sonraları herkesten sakladığı doğum hakkı ortaya çıktı. Alistair o zamanlarda Denerim şehrinde yaşayan anne tarafından üvey bir kız kardeşi olduğunu da öğrendi. Denerim'de düzenlenmiş bir kurultayda tüm Ferelden soyluları önünde bu meşrulaştırıldı. Babasının soyadı olan Theirin'i de taşıyabilecekti artık. Maric Theirin'in çok eski arkadaşı olan Kral Naibi Loghain Mac Tir o ana kadar tahtta takıntılıydı ve onu Maric'in öz oğluna bile vermekte gönülsüzdü.

Kurultay oylamaya gitti ve herkes kartlarını oynadı. Oylama sonrası Alistair çok az farkla öne geçerek kazandı. Loghain bu karara riayet etmedi ve zorluk çıkartarak Alistair'i düelloya davet etti. Bu kurultayca onaylandı. Alistair çetin bir düellonun sonucunda galip geldi. Loghain son anlarında Alistair'in gerçekten Maric'in kanını taşıdığından emin olmuştu. Merhamet için yalvarma şansı tanınmadan oracıkta Alistair tarafından idam edildi. Fakat Alistair'in bu durumu kişisel bir hale getirmesinin asıl nedeni tahttaki hakkı değildi.

O asla babasının bir kral olmasını önemsememişti. Kral da olmak istemiyordu. Öz babası gibi gördüğü tek gerçek kişi ölen komutanı Duncan'dı. Hatta Duncan'a olan sevgisi onu büyüten amcası Eamon'un bile üstündeydi. Ferelden'in, Orlaisliler tarafından işgal altında olduğu dönemde Loghain halk tabakasından olan sıradan genç bir askerdi. Savaşlarda gösterdiği büyük hünerlerden ötürü Kral Maric onu en yüksek soylu kademesi olan teyrnliğe yükseltti ve halkta onu kahraman ilan etti. Ancak Loghain Yıkım'ın doğurduğu gerçek tehlikeye ve gri muhafızlara asla inanmadı.

"O şanlı anı sabırsızlıkla bekliyorum! Gri Muhafızlar ve Ferelden Kralı omuz omuza, kötülüğün akınlarını engellemek için savaşacak!"

-Şehit Ferelden Kralı Cailan Theirin

Cailan'ın neredeyse onun elinde büyüdüğü halde ve damadı olmasına rağmen asla onun davranışlarını ve kısa süren yönetiminde aldığı kararları onaylamadı. Cailan'ı gösteriş meraklısı zayıf hayalperest bir adam olarak görüyordu. Onda arkadaşı Maric'ten bir şey görememişti. Ferelden'in en eski düşmanı olan Orlaislilerden Yıkım'la olan savaşta yardım istemesiyle Loghain için bardağı taşıran son damla oldu. Kraldan ve gri muhafızlardan kurtulmak için bir plan yaptı.

İyi organize olmuş devasa kara nesil birliğiyle Ostagar'da gerçekleşen Beşinci Yıkım'ın ilk büyük savaşı sıralarıydı. Düşmanı kalenin önünde karşılayan öncü ana ordu zayıf düşmüştü ve desteğe ihtiyacı vardı. İşaret Komutan Loghain'e verildiği halde ormanda saklanan ordusuna saldırı emri vermeyip aniden geri çekti ve binlerce Ferelden askeri Yıkım'ın ordusu tarafından ezilerek yutuldu.

Ostagar savunması için olabilecek en kötü senaryo gerçekleşerek düştü. Zavallı askerlerin cesetleri ok ve kılıç darbelerinden delik deşik edilmişti. Savaş alanında kuş bakışı açıdan en cesur askerlerin bile yüreğine dehşet salacak bir görüntü vardı. Hurlock ve genlocklar cesetlerle ziyafet çektiler. Hayatta kalacak kadar talihsiz olanları da yerin altına köleleri yapmak için sürüklediler. Artık önlerinde kayda değer bir zorluk kalmayınca kara nesil orduları o noktadan sonra ağır adımlarla önlerine çıkan her şeyi yakıp yıkarak Ferelden'e yayılmaya başladılar.

Aralarında Alistair'in üvey kardeşi eski Ferelden Kralı Cailan Theirin'le beraber Ferelden'in eski Gri Muhafız Komutanı Duncan'ın da şehit olmuştu. Cailan'ın ile Anora'nın beş yıllık evlilikleri boyunca bir çocukları olmadığı için taht resmiyette varissiz kalmıştı. Anora'nın kısır olduğuyla ilgili söylentiler vardı.

Alistair ise bu yüzden Loghain'e bu kadar büyük intikam duygusu beslemişti. Onun ölmesini ve mümkünse bunun kendi ellerinde olmasını her şeyden çok istemişti. Bunu başarmıştı ama düşündüğü kadar rahatlatıcı olmamıştı.

Alistair kral olmak istemiyordu ve bu duyulduğu için çok rahatsız olmuştu. O gri muhafız olarak hayatının geri kalanını Duncan'ın onuru adına yaşayarak geçirmek istiyordu. Ferelden soyluları Maric'in tahtını bırakabilecekleri daha uygun bir aday bulamamıştı.

Bir elften doğmuş olduğu bilinmesine ve üzerinde bir kralda bulunan temel özelliklerin hiçbirini barındırmamasına rağmen damarlarında ilk Ferelden Kralı Büyük Celanhad'ın kanını taşıyan son kişi olduğu gerçeği onu tek uygun aday olmasına yetiyordu. Amcalarıyla beraber Ireial ona bu konu da sonuna kadar destekleyip akıl vermişlerdi.

Alistair kendisinden iyi bir kral olmayacağını düşünüyordu. Kurultayda o an buna hızla bir çözüm yolu buldu o da şuydu; kendisinden yedi yaş daha büyük olan tahtta diğer hak iddia sahibi Loghain'in kızı ve Cailan Theirin'in dulu eski Kraliçe Anora Mac Tir ile evlenmek.

"Özgürlük bizlere atalarımız tarafından armağan edildi. Bizlere ise sonraki nesil için bunu israf etmemek düşüyor."

-Ferelden Kraliçesi I. Anora

Anora evlilikleri boyunca krallık işlerinde eski kocası merhum Kral Cailan'dan daha aktif rol oynamıştı. Saray huzuruna çıkan soyluların işlerini ve halkın ricalarını hep o halletti. Cailan ise ordularıyla ve gri muhafızlarla daha çok vakit geçirip adamlarına moral aşılıyordu.

Böylece Anora yeni evliliğinde tercih ettiği gibi yönetim ve sıkıcı siyasi işlerle uğraşırken, Alistair daha az sıkıcı bulduğu olan krallık işleriyle meşgul olacaktı. Bu süreçte yanında diğer amcası Teagan Guerrin'de ona çok destek oldu. Eamon'un çekilmesiyle, Teagan aynı yıl Redcliffe Kasabası'nın yeni yöneticisi seçildi.

Alistair Ferelden'in 9:31 Ejderha Yılında yeni meşru hükümdarı ilan edildi. Yirmi bir yaşında taç giydi ve ayrıca tarihte kral seçilmiş ilk Gri Muhafız oldu. Ordularının başına dostu Ireial'ı komutan olarak koydu. Bu arada Beşinci Yıkım'ı da Denerim'de yapılan son büyük savaşla baş iblisi yenerek birlikte durdurmayı başarmışlardı.

Ülkenin yönetimindeki sarsılmaz konumuna rağmen tanınan eski Gri Muhafız kişiliği daha ağır basıyordu ve halkı tarafından o her zaman Yıkım'da oynadığı büyük rolden ötürü kahraman olarak görüldü, öyle sevildi ve sayıldı. Alistair'de bundan hiç rahatsız olmadı ve içten içe bundan memnuniyet duydu.

Alistair ve Anora'nın taç giyme törenleri ardından kendilerini şaşırtıcı derecede etkili bir çift olarak kanıtladılar. Tahmin edildiği gibi Alistair ordularıyla ve gri muhafızlarla çok zaman harcadı, Anora ise yönetim işleriyle uğraştı.

İkisi Denerim ve Ferelden'deki diğer yerleşim yerlerine sayısız geziler yaptılar, yeniden yapılanma sürecini denetlediler ve konuklarını kişisel olarak selamladılar. Zamanla halktan birçok kişi, iç savaşın yarattığı kaosun sonucunda her şeye rağmen başlarına gelen bu iki sevgili hükümdarları için değdiğini söyledi.

Gri Muhafız Komutanı Ireial ise birkaç hafta Alistair'in baş danışmanlığını yaptı ama daha sonra ona uygun olmadığını düşündüğü için görevinden ayrıldı. Mevkiye Eamon Guerrin getirildi. Ireial ise Alistair tarafından muhafızlara ödül olarak verilen Amaranthine'daki Vigil's Keep Kalesi'ne yolculuğa çıktı.

"Ben evlatlarımı yönetmedim, sadece onları zincirlerinden kurtarmaya çalıştım."

- Mimar'ın son sözleri

Ferelden'de ki Yıkım olaylarının sona ermesinden altı ay sonra Gri Muhafız Komutanı Ireial Amaranthine topraklarına yolculuk yaptı. Ferelden Kralı Alistair Theirin I. tarafından Vigil's Keep Kalesi Gri Muhafızlara geri verilmişti ve Ireial Amaranthine'nın yöneticisi olarak atanmıştı. Ireial Vigil's Keep Kalesine geldiğinde kalenin kara nesil tarafından istila edildiğine ve neredeyse içindeki herkesin öldürüldüğünü gördü.

Ireial'ın çabalarıyla hayatta kalan çoğunluğu yaralı olan asker ve köylüler kurtarıldı. Ancak tüm Gri Muhafızlar ölmüştü. Kaledeki istila güçleri defedildi. Daha sonraları Baş İblisin yok edilmesine rağmen kara nesil ordularının yeraltına kaçmadıkları ve aksine yeni bir Eski Tanrı'ya hizmet ettikleri ortaya çıktı.

Bu yeni kara nesil askerlerinde büyük değişiklikler vardı. Artık konuşabiliyor ve mantık yürütebiliyorlardı. İradeleri "Anne" diye adlandırdıkları iblisin çağrısına bağlı olsa da artık eskiden olduğu gibi tamamen içgüdüsel olarak hareket etmiyorlardı. Aralarında hala konuşamayan fakat yeni bir tür olan oldukça saldırgan kırkayaka benzeyen yaratıklar vardı.

Kara nesiller yenilseler bile her zaman yüzyıllardır bir şekilde geri dönmüşler ve Thedas'a Yıkım'ı getirmişlerdi. Fakat hiçbir Yıkım'ın arasında geçen zaman bu kadar yakın olmamıştı. Çünkü kara nesil orduları Eski Tanrı'yı buluyor onu kirletiyor ve sayılarını arttırıp bu döngüyü devam ettiriyordu. Bu hazırlık süreci onlarca hatta yüzlerce yıl sürebiliyordu.

Ne olursa olsun Amaranthine'da adına Yıkım diyemesekte orta çaplı bir savaş patlak vermişti. Bu zorlu görev tekrar Ireial'ın ve Gri Muhafızların omuzlarına yüklenmişti. Ireial Vigil's Keep'i kalesinin duvarlarını ve ordusunu güçlendirdi. Yeni Gri Muhafız adayları seçti ve tüm Amaranthine boyunca halka yardım etti. Karşılaştığı her kara nesili öldürdü.

Amaranthine'de ki bu süreçte kendine "Mimar" diyen ve Anne ile tamamen zıt görüşlere sahip olduğunu söyleyen hitabet ve ikna konusunda çok başarılı olan bir kara nesil ortaya çıktı. Ayrıca bir ilk yaşanmıştı ve kara nesil kendi içinde isyan çıkarmış ve ikiye bölünerek birbirleriyle savaşmaktaydılar.

Mimar ile Ireial'ın ilk karşılaşmaları hoş olmasa da daha sonrasında şahsen konuşma fırsatı yakaladılar. Mimar'ın düşüncesi Gri Muhafız kanının Eski Tanrı'ların kara nesil orduları arasındaki bağlantıyı bozabileceği yöndeydi. Yapılacak bu ayin onlara özgürlük ve farkındalık verebileceğini belirtti. Bunun sonucunda Eski Tanrı'larının şarkısının çağrılarına karşı dayanıklı olacaklarına ve artık Yıkım döngüsünün bir son bulacağını öne sürdü.

Mimar tüm bu erken yaşanan Yıkım olaylarının ve Vigil's Keep Kalesine sürekli kara nesil saldırılarının bu yüzden olduğunu belirtti. Anne gerekirse bunu engellemek için Thedas'daki tüm Gri Muhafızları öldürebilirdi. Ancak Mimar'ın mantıklı açıklamalarına rağmen Ireial ve muhafız yoldaşları hür irade sahibi zeki kara nesillerin varlığını onaylamadı. Mimar'a güvenmedi ve kanını almasına izin vermedi. Sonuçta karşı karşıya geldiler. Ireial Mimar'ı ve ona daha önce kanını vermiş olan eski bir muhafız yardımcısını öldürdü.

Ireial Anne ile karşılaşması sırasında Anne ona Mimar'ın aslında Baba olduğunu ve Beşinci Yıkım'ın başlamasının, güzellik ejderhası Baş İblis Urthemiel'ın uyanışının sebebinin Mimar olduğunu söyledi. Ireial duyduklarından sonra o noktaya kadar Mimar hakkında verdiği kararındaki şüpheleri kalktı. Ireial Anne'yi de yuvasında yavrularıyla beraber öldürdü ve bu istilayı tamamen durdurdu.

Vigil's Keep kalesi kara nesil kuşatmasından büyük zarar almıştı fakat tekrar inşaatına başlandı. İşgal altında kalan Amaranthine Şehri ve halkı ise Ireial sayesinde kurtarılmıştı. Ireial bir süre tek başına seyahate çıktı. Birkaç ay sonra tekrar Amaranthine'deki görevlerine döndü ve bir daha ayrılmadı.

Hem Mimar hem de Anne öldürülmüştü, geriye kalan kara nesiller Derin Yollar'daki deliklerine geri çekildiler. Amaranthine'ye yaptıkları baskınlar aniden sona erdi. Ancak, Derin Yollar'da konuşabilen aklı başında olan bu yeni kara nesil ordularının varlığı insanları ve muhafızları rahatsız etmeye devam ediyordu.

İleri de hiç şüphesiz yeni bir Yıkım'ın başlayacağı kesin gibi görünüyordu. Eski Tanrıların Yıkım döngüsü devam edecek gibi duruyordu.


"Lekenin çağrısında bizlere katılın kardeşlerim. Bizlere uyumadan nöbet tuttuğumuz gölgelerde katılın. Tahammül edilemez acılarla yerine getirdiğimiz asla bitmeyecek görevimizde bize katılın. Şayet bu şanlı yolumuzda bizlere eşlik ederken düşerseniz, fedakarlığınızın asla unutulmayacağına ve bir gün Yaratıcı'nın yanındaki sizlerin arasına katılacağımızı emin olun. Daha büyük bir iyilik adına kendinizi karanlık lekenin kollarına bırakmaya hazır olun."

- Kral Alistair Theirin, Gri Muhafız Seromonisi

Ferelden Kral'ı bir sonraki Yıkım'ın ne zaman olacağını kestirmeye çalışıyordu. Ferelden ve Amaranthine yolu boyunca sürekli bunu düşündü. Artık uykuları kaçmaya başladı. Kral'da olsa Alistair hala bir Gri Muhafız'dı. Hem bir ülkeye hemde tüm dünyaya karşı bir sorumluluğu vardı.

Şüphesiz en büyük tehdit akıl sahibi kara nesil ırkının doğduğu yer olan Amaranthine'ın altındaki tünel ağlarıydı. Bir zamanlar tüm cüce imparatorluğuna ev sahipliği yapmış Derin Yollar'da ki bu devasa yeraltı geçitleri artık kara nesil ve daha pek çok farklı yaratık türüne ev sahipliği yapmaktadır.

Yeraltı hatları o kadar uzun ve geniştir ki tüm Thedas'a yayılmıştır. Bir tanesi de Gri Muhafızların kalesi olsan Vigil's Keep'in bodrumunun derinliklerinde tespit edildi. Neyse ki komutan Ireial oranın girişini mühürletmişti.

Alistair avludan aşağı baktığı zaman, renkli kıyafetleriyle Amaranthine Arllığının ve Ferelden'in her yanından gelen binlerce insanın şehre doluşmasını izleyebiliyordu. Aylardır Amaranthine Şehri bizzat Arl Ireial tarafından turnuva için hazırlanmaktaydı, her şey ihtişamlı ve güçlü görünüyordu. Bu alelade bir turnuva değildi. Bir ikincisi belki de bir daha görülmeyecekti.

Şehrin stratejik noktalarına yerleşen yüzlerce Ferelden'li askeri izleyen Kraliçe Anora, bu manzaradan hoşnuttu. Onun istediği gizli düşmanlarına karşı tam da böyle bir güç gösterisi yapmaktı. Kral Alistair ise biraz gergindi. Alistair ardından dövüş müsabakalarının yapılacağı alana göz gezdirmeye başladı.

"Kralım?"

Eşinin nazik elini omzunda hisseden Alistair, ona doğru döndü ve genç güzel Kraliçesine baktı. Birkaç yıldır süren hükümdarlıklarının başlangıcı olaylı olsa da ve birbirlerini severek evlenmemiş olmalarına rağmen zamanla bu zoraki olmuş beraberlikten şikayet etmeyi bırakmışlar ve alışmışlardı.

Anora güvenilir bilge bir danışmandı. Ayrıca Alistair'i eski eşi merhum Ferelden Kralı Cailan Theirin'e benzetmişti. Zaten Alistair ile Cailan baba tarafından yarı kardeştiler. Benzemeleri normaldi.

Alistair halkının gözünde sevilen bir kahramandı. Kader bu iki genç insanı dramatik bir şekilde birleştirmiş gibi görünüyordu. Fakat ortak noktaları olmasa da aslında birbirlerini tuhaf ama iyi tamamlıyorlardı.

"Politikacılardan uzakta bir gün." dedi Kraliçe. "Aynı zamanda bir turnuva izlemek üzereyiz. Neden keyfini çıkarmıyorsun?"

"Eskiden sadece sıradan bir muhafızken hiçbir konuda endişelenmezdim." diye cevapladı Alistair. "Fakat artık koskoca bir ulusun yöneticisiyim. Eskiden olsa hayal bile edemeyeceğim şeylere sahibim ve bu yüzden artık sürekli endişeliyim. Ferelden güvende mi? Biz güvende miyiz? Kötü şeyler olacak gibi hissediyorum."

Anora iri mavi gözleriyle, anlayış dolu bir bakış attı.

"Hiçbir kral güvende değildir" dedi. "Bu ister kara nesil olsun ister insan kaynaklı olsun fark etmiyor. Krallığımızda ve sarayımızda her yerde casuslar var. Tehdit ve düşman bakmadığın her yerden karşımıza çıkabilir."

Ardından Anora, Alistair'i dudağından nazikçe öpüp, gülümsedi.

"Bu işler böyle gelmiş böyle gider. Etrafımız büyük duvarlarla ve Ferelden'in en seçkin askerleri ile Gri Muhafızlarla çevrilmiş. Herhalde tüm Thedas'ın en güvenli yeri burası olmalı. Ferelden tahtı ise en güvenilir akrabamız olan amcan Eamon Guerrin'e emanet. Bir süreliğine ara verelim ve turnuvanın keyfini çıkaralım."

Alistair dikkatini tekrar turnuva alanına çevirdi. Kraliçesinin haklı olduğunu fark etti. Eskiden birlikte kılıç salladığı ve kardeşi gibi sevdiği Ireial ile diğer tanıdık gelen simaları gördü. Kafasında o an sadece yanlarına inip, sarhoş olana kadar bira içmekten başka bir şey kalmamıştı.
 
Last edited:

LaggerLord

Knight
Best answers
0
.



"Yaratıcım, düşmanlarım çok ve tek başınayım ama inancım beni bu yolda ayakta tutuyor; karanlıktan korkmayacağım, eğer kötülükler bana karşı koyarsa onlarla senin adına yılmadan savaşacağım."

Engebeli taşların bulunduğu yolda yalpalayarak ilerleyen at arabasının arkasındaki samanların içinde oturuyordum. Dün gece lanetli ormanın içinden çıkarak ana yola ulaşmayı başarmıştım. Orada bir süre beni başkente bırakabilecek bir at arabasının geçmesini beklemiştim. Şansıma orada kurulacak büyük pazara gitmekte olan bir tüccar aracına denk gelmiştim. Sürücüsü halime acımıştı ve beni yolda bırakmamıştı.

Yol boyunca gözüme uyku girmedi. Devamlı düşüncelere dalıp durdum. Ağaç canavarı ile olan karşılaşmamı, o elf kadını, beni bekleyen kaderi ve geride bıraktığım ailem ile evimi. Rahmetli annemde aklıma gelmişti. Yıllardır isteklerime karşılık vermeyen evren sanki sonunda vermeye başlamış ve beni köyde yaşamaktan başka bir sonun beklediğini göstermişti.

Samanların üstüne uzandım ve ellerimi başımın altına alarak, yırtık brandanın altından gökyüzünü izlemeye başladım. Kilometrelerce uzakta olmalarına rağmen tüm güçleriyle parlayan yıldızlara baktım. İçim neşeyle dolup taşıyordu. Hayatımda ilk defa böyle bir maceraya atılıyordum. Çıktığım bu yolculuğun beni tam olarak nereye götüreceğini bilmesem de, yollardayım işte. Öyle ya da böyle, Amaranthine Şehri'ne varacaktım.

Tekrar gözlerimi açtığımda, gece uyuya kalmış olduğumu fark ettim. Sabah olmuş, brandanın deliklerinden içeriye güneş ışıkları sızmaya başlamıştı. Yavaşça doğrularak etrafımı şöyle bir inceledikten sonra, sürücüye günaydınlarımı ilettim.

Yoluna devam eden araba artık eskisi kadar sallanmıyordu. Bununda tek anlamı daha iyi bir yolda gidiyorduk ve şehre yakın olmalıydık. Kafamı arabanın kenarından çıkardım, üzerinde tek bir kayanın bile olmadığı pürüzsüz yolu gördüm. Amaranthine Şehri'ne yaklaştığımızı bizzat görünce, iyice heyecanım arttı.

Arabanın arkasından dışarıya bakarken inanılmaz etkilenmiştim; tertemiz ve süslü sokaklarda müthiş bir haraketlilik vardı. Her birinin farklı şeyler taşıdığı büyük yük arabaları, yolları doldurmuştu. Arabaların aralarında yürüyen tüccarların yanında genelde hayvan sürüleri oluyor, olmayanlar ise satacakları ürünleri ellerindeki kasalarda taşıyorlardı. Kalabalığın en önündeyse şehir muhafızları alayı gidiyordu. Kısacası tüm bu insanlar, tek bir yöne doğru ilerliyorlardı.

İçim sevinçle dolmuştu. Daha önce böylesi bir zenginlik ve bu kadar kalabalık görmemiştim. Küçük çiftliğimden dışarı neredeyse hiç adımımı atmadığım için insanlarla dolup taşan bu büyük sokaklar şaşkına döndürmüştü beni.

Yeri döven at nallarının sesinin kesildiğini işitmiştim. Arabadan dışarı eğilerek yere indim. Beni buraya kadar getiren tüccara içten gelen teşekkürlerimi sundum ve oradan ayrılıp şehri keşfe çıktım. Çevreye baktığım zaman, devasa büyüklükteki taş sütunları ve devasa kapılar gördüm. Şimdiye kadar gördüğüm en geniş kapılardı. Kapıların tam altında kazıklar vardı ve bunlar kesinlikle bir insanı ortadan ikiye ayırmaya yeterdi. Etrafta nöbet tutan Gri Muhafızlar, beni heyecanlandırıyordu.

Buradaki insan nüfusu, tüm Amaranthine Arllığının toplamından bile daha fazlaydı. Kusursuz şekilde kesilmiş geniş alanlara yayılan çimenliklerin her yerinden çiçekler fışkırıyordu. Yolların her bir yanında tezgâhlar ve stantlar kuruluydu. Tüm bu keşmekeşin ortasında ise Ferelden Kralı'nın adamları ve Gri Muhafızlar mevzilenmişlerdi. Üzerlerine parlak zırhlarını giymiş bu görkemli savaşçıları görmemle beraber, doğru yerde durduğuma artık emin olmuştum.

Etrafıma bakınıp, yol boyunca başıma gelen türlü zorlukları hayal ettim. Buraya kadar gelmek bile büyük bir başarıydı benim için. Bu noktada turnuvaya giremesem tabii ki üzülürdüm ama en azından hayatım boyunca asla unutamayacağım maceralar yaşamıştım, diye düşünüyor ve kendimi avutuyordum.

Kaybolmaya başlamış neşem böylece giderek artıyordu. Gözün alabildiğine uzanan kalenin avlusunun muhteşem görüntüsü karşısında kendimden geçtim. Avlunun tam ortasında tüm ihtişamıyla yükselen kulenin etrafı upuzun taş duvarlarla çevriliydi. Bu duvarların üzerinde yer alan siperlerin her noktasında Kral'ın askerleri ile gri muhafızlar devriye geziyordu.

Etrafım kusursuz şekilde kesilmiş bakımlı çimenlerle doluydu. Taşla döşenmiş geniş meydanlar ağaçlarla sarılıydı ve bazılarının orta yerinde süs havuzları bulunuyordu. Amaranthine şehrinin her yeri insanla kaynıyordu.

Her çeşit ırktan insan, tüccarlar, askerler, mevki sahibi soylular, koşturmaca içindeydi. Tüm bu insanlar özel bir şeyler için hazırlanıyordu. Etrafa sandalyeler yerleştiriliyor ve Andraste için bir sunak dikiliyordu. Sanki bir turnuva değilde bir düğün hazırlığı telaşı vardı çevrede.

Atlıların mızrak dövüşü için hazırlandığı toprak pisti görünce inanılmaz heyecanlandım. Başka bir arazide uzaktaki hedeflere mızrak atanları, bir diğerinde ise samandan hedeflere nişan alan okçuları fark ettim.

Sanki her yerde ilerleyen saatlerde yapılacak yarışmalar için hazırlık vardı. Ut ve flüt çalan müzisyenler etrafta dolaşıyor, şarap dolu koca variller yerlerde yuvarlanıyor ve upuzun masalara örtüler seriliyordu.

Büyük kutlama merasiminin hazırlıkları son sürat devam ediyordu. Tüm bunlar çok etkileyici olsa da, bir an önce gri muhafızların yerini tespit etmek istiyordum. Çoktan geç kalmış olduğumun farkındaydım ve kendimi bir an önce onlara tanıtmak istiyordum.

Gördüğüm ilk kişinin yanına ilerledim. Yaşlı cücenin elindeki kupadan bira içtiği ve sarhoş olduğu anlaşılıyordu. O şehirdeki diğer insanlarla aynı telaşı paylaşmıyordu.

"Affedersiniz, efendim" dedim adamı kolundan tutarak. Fakat çok ağır leş bir koku vardı üzerinde.

Cüce, elime sallanarak rahatsız bir şekilde baktı ve geğirmenin eşlik ettiği derinlerden gelen kalın sesiyle, "Ne var çocuk" dedi.

"Gri muhafızlardan Nathaniel Howe arıyordum da, acaba nerede çalıştığını biliyor musunuz?"

Şaşırmış cüce, "Nathaniel'i nereden tanıyorsun?"

"Tanımıyorum, ben gri muhafızlara katılmak için geldim. Gri muhafızlardan Velanna bana Nathaniel'in yardımcı olabileceğini söyledi."

"Velanna mı?"

Adamın sorularından dolayı şaşırmıştım.

"Bir sorununuz mu var?"

"Hayır yok. Sadece bende bir gri muhafızım ve onlar yakın arkadaşlarım olur."

"Ne? Baştan neden söylemediniz bana bunu!"

"Hey, hey! Sakin ol kızım, iki fıçı bira içtim ve şu an gerçek misin değil misin onu bile bilmiyorum. Burada şu anda bir gri muhafız kimliğiyle bulunmuyorum. Dikkat edersen üniformam bile yok üstümde ve aradığım tek şey eğlenmek ve içmek. "

Sinirlenmiştim ve oradan ayrılma kararı aldım. Daha fazla bu muhafız olduğunu iddia eden sarhoş cücenin beni oyalamasına izin vermeye niyetim yoktu.

Sarayın etrafını saran onlarca yolu inceledim. Taş duvarlarının arasından uzanan birçok geçit vardı. Burası kendimi küçücük hissetmeme neden oluyordu. Gitmek istediğim yeri saatlerce arasam dahi bulamayacağımı düşünmeye başladım.

Aniden o an aklıma bir fikir geldi. Gri muhafızların yerini bir askerden öğrenecektim. Askerlere yaklaşma fikri her ne kadar beni biraz ürkütse de, bunu yapmaya mecburdum. Çekiniyor oluşumun sebebi, dikkat çekmek ya da yanlış bir hareket sonucu şehirden atılmak istemediğim içindi.

En yakınımdaki girişlerden bir tanesinde nöbet tutan askerin yanına, beni şehirden atmayacağını umut ederek koştum. Dimdik duran asker, gözlerini ileriye dikmişti.

Tüm cesaretimi topladım, "Gri muhafızlardan Nathaniel Howe'u arıyorum" dedim.

Yerinden kımıldamayan asker beni görmezden geliyordu.

Askerin dikkatini çekmekte kararlıydım ve daha yüksek bir sesle, "Size dedim ki, gri muhafızlardan Nathaniel Howe'u arıyorum."

Asker birkaç saniye sonra bakışlarını üstüme indirdi. Korktuğum gibi öfkelenmiş gözüküyordu.

Ama zamanımda daralıyordu. Israrımı sürdürdüm, "Nerede olduğunu söyleyebilir misin" dedim.

"Senin onunla ne işin olabilir ki?" diye sordu asker.

"Oldukça önemli bir iş" dedim ama askerin beni bu konuda sıkıştırma ihtimalinden korkmuyor da değildim.

Fakat bunun üzerine gitmek yerine bakışlarını tekrar ileriye doğrultan asker, orada değilmişim gibi davranmayı tercih etti. Kalbim kırılmıştı ve askerin bana asla cevap vermeyeceğinden korkmaya başlamıştım.

Bana çok uzun gelen sessiz bir bekleyişin ardından asker sorumu sırf benden kurtulmak için istemeden cevapladı.

"Batı kapısından gir, ardından gidebildiğin kadar güneye git. Orada ilk kapıdan içeri gir ve sola döndükten sonra karşılaştığın ilk sağa doğru yönel. Taş kemerlerden ikincisinin altından geçtikten sonra griffin armalı kapıya varacaksın. Şehirdeki tüm rütbeli muhafızlar genelde orada oluyor. Ancak şimdiden söyleyeyim ki vaktini boşa harcıyorsun. Çünkü çocukları eğlendirmek gibi bir görevleri yoktur gri muhafızların."

İşte duymak istediğim buydu. Bir saniye daha kaybetmeden ve askerin söylediklerini unutmadan önce arkamı dönerek meydana doğru koştum ve yol tarifini takip etmeye başladım. Adamın dediklerini unutmamak için sürekli kafamda tekrarlıyordum. Gökyüzünde iyice yükselmiş olan güneşe bakıp, geç kalmamak için Yaratıcı 'ya dua ettim.

Görkemli Amaranthine Şehri'nin karmaşık yollarında var gücümle hala koşuyordum. Bu sırada yol tarifini aldığım askerin dediklerine harfiyen hatırlamaya ve uymaya çalışıyordum. Kaybolmamış olmayı umarak bir süre böyle devam ettim.

Avluya ulaştığım zaman bir sürü kapıyla karşılaştım ve üçüncü kapıdan içeri girerek askerin dediği yol ayrımlarına rastladım. Oradan tembihlediği gibi doğruca döndüm. Yol boyunca giderek artan insan sayısı hızlı ilerleyişime engel olmaya başlamıştı. Yolda her statüden elfler, cüceler, insanlar yani kısaca her ırkta mensup kişilerin oluşturduğu kalabalığı yarabilmek için çarparak ya da omuz atarak ilerliyordum.

Acele etmeliydim çünkü turnuva seçmeleri her an bensiz başlayabilirdi. Bunu şu an düşünmek bile istemiyordum hiç. Attığım her adımda etrafıma dikkatle bakarak yanlış yöne sapma ihtimalime karşın beni yönlendirebilecek bir tabela arıyordum.

Bir köprü kemerinin altından geçerek başka bir sokağın yoluna girdiğimde karşıma çıkan yapı aradığım şeyden başkası olamazdı; Dış cephesinin tamamı taştan yapılma, orta çaplı bir arena. Tam ortasında Ferelden Kral'ının askerlerinin ve Gri Muhafız Komutanı'nın muhafızlarının nöbet tuttuğu devasa griffin armalı bir kapı vardı.

Tam önümde beliren arena askerin söylediklerinden yola çıkarak kafamda hayalini canlandırdığım görüntü ile uyuşuyordu. İçerisinden gelen haykırma seslerini duyunca içim kıpır kıpır olmaya başladı. Aradığım yeri sonunda türlü badireler ardından bulmuştum.

Neredeyse soluklanmak için bile durmadan koşmaya devam ettim. Kapıya doğru yaklaştıkça nöbetçilerin istemediğim şekilde dikkatlerini üzerime çekmeye başladım. Muhafızlar anında ileriye doğru birer adım atarak mızraklarını girişi engelleyecek şekilde aşağı indirdiler. Aralarında diğerlerine nazaran daha tehditkar duran üçüncü muhafız elini kaldırarak bana doğru yürümeye başladı.

Gri Muhafız, "Dur orada" diye emretti.

Nefesim kesilmiş halde heyecanımı zor da olsa bastırmaya çalışıyordum.

Güçlükle nefes alıyordum ve ağzımdan kelimeler zar zor çıkıyordu.

"İçer...de olma...lıyım. Geç bile kaldım." diyebildim sadece ama cümle ağzımdan sanki bardaktan yere dökülen bir su misali gibi akıyordu.

"Ne için geç kaldın?!" diye sordu el hareketleri eşliğinde tersleyerek.

"Turnuva seçmeleri için efendim."

Oldukça çirkin suratlı, saçının büyük bölümü beyazlamış orta yaşlı ve kısa bir adam olan bu gri muhafız, bana küçümseyerek bakan arkadaşlarına döndü. Ardından tekrar bana doğru dönen önümdeki adamın suratında da küçümseyici bir ifade belirdi.

"Herkesin bildiği gibi seçmeler haftalarca önceden yapıldı ve saatler önce adaylar gri muhafızlara ait araçlarla buraya getirildiler. Eğer onlarla gelmediysen burada işin yok demektir."

"Fakat efendim gri muhafızlardan Velanna'nın bizzat onayı var. Nathaniel Howe ile görüşmemi ve onun beni seçmelere turnuva başlamadan aldırabileceğini söylemişti."

Muhafız bana doğru bir adam daha atarak kişisel alanımı girmiş ve neredeyse burun buruna gelmiştik. Aralı duran ağzından yüzüme çarpan kötü kokulu ve sıcak nefes alışverişiyle rahatsız etmeye başlamıştı.

"Bak kızım, verdiğin isimler tüm Amaranthine halkı boyunca tanınmış Ireail'ın şahsi yoldaşları olan dillerden düşmeyen ünlü kahraman muhafızlara ait. Buraya gelip her onların isimlerini vereni kapıdan içeri girmesine izin verirsek ve birde seçmelere alacak olursak işimizi yapamayız."

"Anlamıyorsunuz ama efe-"

Aniden ileriye fırlayan muhafız yakama yapıştı.

"Asıl anlamayan sensin, seni terbiyesiz çocuk. Ne cüretle buraya gelir de, zorla içeriye girmeye çalışırsın? Yaptığın yetmezmiş gibi aptalca bir yalan öne sürüyorsun. Seni zincire vurmadan önce buradan derhal defol."

Muhafız beni iterek uzaklaştırmaya çalıştı. Az kaldı yere düşüyordum. Adamın acımasızca gövdeme vuran elinden çok, içeriye girememenin acısı daha ağır bastı o an. Bu durumu çok içerlemiştim. Bunca yolu kalkıp da bir gri muhafız tarafından kendimi kanıtlama şansımın tekrar elimden alındığını görmeye gelmemiştim. İçeriye girmekte artık hiç olmadığım kadar çok kararlıydım.

Nöbetçilerle daha fazla konuşmadan usulca uzaklaştım ve yuvarlak yapının etrafında saat yönünde ilerlemeye başladım. Aklıma bir plan gelmişti. Nöbetçilerin görüşünden çıkana kadar beklemiş, sonra biraz hızlanarak gizlice duvarların dibinden ilerlemeye başlamıştım.

Arkamı dönüp izlenmediğime emin olunca da koşmaya başladım. Binanın etrafında yarım tur attıktan sonra içeriye giren başka bir giriş buldum; önünde koruma yoktu ve kapının tam üstündeki açıklık demir çubuklarla engellenmişti. Fakat çubuklardan birinin yerinde olmadığını fark ettim. Tam o anda içerden yükselen bağırışları görebilmek için kendimi yukarıya çekerek tırmandım.

Karşılaştığım manzara beni heyecanlandırdı. Aralarında ağabeyimin olduğu diğer adaylar da olmak üzere bu yuvarlak ve devasa antreman sahasının her yanına yayılmışlardı. Bunlardan bazıları bir düzine gri muhafızın karşısına hazır olda dikilmiş ve aralarında dolaşan rütbeli muhafızların emirlerini dinliyorlardı.

Arenanın başka bir noktasında yer alan bir grup aday ise onları dikkatle inceleyen bir muhafızın gözetimi altında uzaktaki belirlenmiş hedelere mızrak ve ok fırlatıyorlardı. Aralarından sadece biri hedefi ıskaladı. Onları takip eden arkası dönük olan muhafız hedefi ıskalayan adaya doğru kızgınlıkla dönünce yüzünü görme fırsatı yakaladım. Dikkatle bakınca onun Nathaniel Howe olduğunu hemen fark ettim.

Bu haksızlığa daha fazla dayanamayacaktım. O hedefleri kolaylıkla bende vurabilirdim; diğerlerinden hiçbir eksiğim yoktu. Sadece daha genç ve kız olduğum için babam tarafından böyle dışarda bırakılmam adil değildi. Üstelik birde kıdemli bir muhafızın onayını almama rağmen bunun olmasına göz yumamazdım.

Sırtımda aniden hissettiğim el beni aşağı çekerek, yere yuvarladı. Bu sert düşüş sonrası nefessiz kaldım. Kendime gelince kapıda karşılaştığım o suratsız muhafızın öfkeyle tepemde durmuş bana baktığını gördüm.

"Sana ben ne demiştim çocucuğum?"

Henüz yerimden bile kıpırdayamadan adam bana sert bir tekme indirdi. Kaburgalarımda büyük bir acı hissettim ve bunun üzerine daha kendimi toparlayamadan adam ikinci bir tekme için hazırlanmaya başlamıştı bile.

Fakat kendimi onca katlandığım şey sonrasında geldiğim bu noktada dövdürmeye niyetim olmadığı için daha fazla dayanamadım ve karşılık vererek adamın ayağını tutarak çektim. Sonra dengesini kaybeden muhafız yere kapaklandı.

Adam ile neredeyse aynı anda tekrar ayaklarımız üzerine fırladık. Yaptığım şeyin doğurabileceği ağır sonuçları düşününce epey korkmuştum. Muhafızın yüzündeki küçümseyici bakış artık kaybolmuş ve yerine saf nefret almıştı.

Gözleri dönmüş haldeki muhafız "Sana yapacağım tek şey zincirlemek olmayacak" dedi ve ekledi, "Bana yaptığın saygısızlığın halkın önünde kırbaçlanarak bedelini ödeyeceksin de. Thedas'ta ki hiç kimse görev başındaki gri muhafıza el süremez. Artık aramıza katılmayı unut. Zindanlarda çürüyüp gideceksin! Tekrar gün yüzü görebilirsen kendini şanslı say!"

Belinden bir zincirin ucuna bağlanmış kelepçelerini çıkaran muhafız, intikam isteyen bir suratla bana yaklaşmaya başladı.

Acil olarak yapabileceğim bir şeyler var mı diye düşünmeye başladım. Zincire vurulmak ve kırbaçlanmak istemesem de onların arasına katılmak için onca teptiğim bu yol sonucunda bir gri muhafıza zarar vermekte istemiyordum.

Bir an önce kurtuluş için bir çözüm bulmalıydım. Yerde bir taş gördüm. Fazla düşünmeden hızla alarak taşı adama gelişi güzel fırlattım.

Adamın parmaklarına çarpan taş, beni bağlamayı düşündüğü elindeki kelepçeleri düşürmesine neden oldu. Muhafız ondan beklenmeyecek şekilde acı içinde bağırmaya başladı.

Muhafız bu sefer bana ölümcül bir bakış attı ve metalik bir çınlamanın eşliğinde, çelik kılıcını belindeki kınından hışımla çekip çıkardı.

Suratında artık karanlık bir ifade oturan adam," Bu sana verdiğim son şanstı. Gri muhafıza mukavemetten dolayı seni ölüme mahkum ediyorum!" dedikten sonra saldırıya geçti.

Yapacak başka bir şeyim kalmamıştı; bu muhafızın peşimi bırakmaya niyeti yoktu. Tekrar yerden gözüme bir taş ilişti ama bu seferki öncekinden daha büyüktü. Taşı fırlattım. Niyetim bana yaptıklarına ve yapmayı düşündüğü şeylere rağmen onu öldürmek değildi.

Bu yüzden daha dikkatli nişan almıştım. Yüzü ya da kafası yerine tüm erkeklerin ortak zayıf noktası olan ve bu nedenle adamı anında durduracağından emin olduğum bir noktaya doğru taşı fırlattım.

Tam istediğim gibi bacaklarının arasına hedefi onikiden isabet ettirerek vurdum. Fakat darbenin vücudunda kalıcı zarar bırakmaması için var gücümle değilde, bunu daha hafifçe atarak gerçekleştirmiştim.

Elindeki kılıcı düşüren adam bacaklarının arasını tutarak önce dizlerinin üzerine, ardından da yere düşerek kendi içine doğru kıvrıldı.

Adam acılar içinde olduğu yerden sallanarak, "Bunu çok ağır ödeyeceksin!" dedi. "MUHAFIZLAR! MUHAFIZLAR!"

Kafamı kaldırdım ve kolezyumun sütunları arasından ve kenarlarından belirerek üzerime doğru koşan gri muhafızlarla birlikte askerleri gördüm.

"Ya şimdi ya da asla." diye geçirdim içimden.

Bir saniye bile yaşadığım olayın ehemmiyetine kendimi kaptırmadan tekrar kapıdaki açıklığa tırmandım. Bedenimin geçebileceği aralıktan arenanın içine atlayarak, içeriye kaçtım.

Kendimi Gri Muhafız Komutanı Ireial'a tanıtmak zorundaydım ve bunun için beni engelleyecek herkesle dövüşmeye hazırdım.

Peşimdeki muhafızların bana yetişmemesi için tüm gücümle turnuva sahasının tam ortasından koşuyordum. Fakat tüm çabalarıma rağmen bana neredeyse yetişmek üzereydiler. Adamlar ardımdan ağız dolusu küfürler savuruyorlardı. O sırada gördüğüm yeni adaylar pek çok farklı silahlarla kendilerinden emin bir şekilde idman yapıyorlardı. Başlayacak turnuvada yaşanacak rekabet epey zorlu geçeceğe benziyordu.

Alandaki gri muhafızlardan bazıları uzaktan antrenman yapan adayları izleyerek kimin burada kalıp kimin evlerine gideceğine dair değerlendirmeler ve tahminler yürütüyorlar gibi görünüyordu. İşte kendimi bu adamlara kanıtlamak zorundaydım. Fakat öncesinde peşimdeki muhafızlardan kurtulmalıydım yoksa her an tepeme binebilirlerdi. Asıl soru; bu durumdan nasıl kurtulacaktım? Hızı mı kesmeden ilerlerken kafam sadece bununla meşguldü.

Tribündeki ve sahadaki insanlar yaşanan koşuşturmacayı fark ettiler. İdmanı yarıda kesen adaylardan bazıları ile gri muhafızların bir kısmı başlarını benden yana çevirdiler. Tüm bakışlar artık üzerimdeydi. Sahanın ortasında peşimde beş muhafızla beraber koşan benim kim olduğumu merak etmiş olmalıydılar. En başta açıkçası onları etkilemek isterken aklımdan geçen tam olarak bu değildi. Tüm hayatım boyunca katılmayı istediğim gri muhafızlar karşısına bu şekilde çıkmak utanç verici olmuştu.

Hala ne yapacağımı düşünürken adayların oluşturduğu kalabalık arasından tanıdık gelen iri bir çocuk çıkarak diğerlerini etkilemek için beni durdurmaya karar vermişti. Öne atılan bu kişi ağabeyimden başkası değildi. Benden iki kat daha iri olan ağabeyim üzerime doğru hızla geliyordu.

Ben başta konuşacağını sanıyordum ama aniden elindeki devasa kılıçla hamle yaptı ve bende hızla çekildim. Bunun üzerine ikinci bir hamle daha gerçekleştirerek kaçacağım yola doğru iki elli tahta kılıcını sert şekilde indirdi. Bana konuşma fırsatı dahi vermeden beni eliyle yere yapıştırdı. Amacı beni herkesin önünde aptal durumuna düşürmekti ve bunda epey kararlı olduğunu bakışlarından artık iyice anlamıştım.

Bende öfkelenmiştim. Ağabeyim olmasına rağmen onun beni durdurmasına razı olamazdım.

Ancak ağabeyime yaklaşınca boyunun uzunluğu karşısında iyice hayrete düştüm. Karşısında ufacık kalmıştım ve onu atlatabileceğimden şüphe duymaya başlamıştım.

Konuşmaya hiç niyeti olmayan ve tahta kılıcıyla üstüme giderek yaklaşmaya başlayan ağabeyimi durdurmak için hızlıca düşünmem gerekiyordu. Yoksa hayallerimin sonsuza kadar ayaklarımın altından kayıp gitmesi an meselesiydi.

Kendimi içgüdülerime bıraktım ve yerden aldığım bir taşı ağabeyimin kılıç tuttuğu eline doğru hızla fırlattım. Kılıcını indirmeye hazırlanan ağabeyim acıyla kıvranarak, ağır tahta aleti elinden düşürdü.

Hiç vakit kaybetmeden zıplayarak iki ayağımla beraber ağabeyimin göğsüne doğru sert bir tekme attım. Ancak iri yapılı olan ağabeyime vurmanın bir meşe ağacına vurmaktan neredeyse hiç farkı yok gibiydi. Ağabeyim saldırım karşısında hiç yerinden bile oynamamıştı. Tam tersi sinirlenerek elinin tersiyle bana tokat attı ve beni ayaklarının dibine doğru düşürdü. İşte bu çok kötü olmuştu.

Ayağa kalkmaya çalışırken ağabeyim beni sırtımdan yakaladığı gibi kaldırıp tekrardan toprağın üzerine fırlattı. Hızla etrafımıza toplanan çocuklar alkış tutmaya başladılar. İnsanlar karşısında küçük düştüğümü anlayınca utancımdan istemeden suratım kızarmıştı.

Ağabeyim fiziğine göre hiç beklemediğim kadar hızlıydı. Daha ben kendimi toparlayamadan üzerime çıkıp, beni tekrardan yere mıhladı. Birden güreş karşılaşmasına dönen kavgada doğal olarak bu ağırlıktaki bir erkeğe karşı hiç şansım yoktu.

Kana susayan diğer adaylar tezahüratlar atmaya başlamıştı. Öfkeli gözlerle üstümden bana bakan ağabeyim beş parmağını birden yanaklarıma doğru indiriyordu. Ağabeyimin niyeti sahiden canımı yakmak değildi ama buraya geldiğim için beni pişman etmekte istiyor gibiydi.

Son anda gücümü toplayarak kafamı yana çekmemle parmakları toprağa saplandı. Bundan faydalanarak kendimi yana yuvarlayarak ağabeyimin altından kurtulmuştum.

İkimiz de ayağa kalktık ve yüz yüze geldik. Ağabeyim üzerime doğru koşarak eliyle beni yakalamak için hamle yapmaya çalıştı fakat yana doğru atlayarak kurtuldum. Eğer beni tekrar yakalamış olsaydı büyük ihtimalle zindanı boylamış olacaktım.

Bende bunun akabinde ağabeyimin midesine hızla bir yumruk indirsem de ağabeyim bunu da hissetmemiş gibi görünüyordu.

Daha yerimden kıpırdayamadan ağabeyimin dirseğiyle suratım buluştu. Darbenin etkisiyle arkaya savrulurken suratıma sanki bir çekiç inmiş gibi hissediyordum.

Düştüğüm yerde sallanarak soluklanmaya çalışırken göğsüme güçlü bir tekme darbesi indi. Bu sefer geriye doğru uçarak yere yapıştım. Bunu gören diğer adaylardan sevinç çığlıkları yükselmeye başladı.

Başım dönüyordu ve henüz toparlanamadan suratıma güçlü bir tokat daha yiyerek dümdüz yere serildim. Suratımda oluşan şişkinliği ve dirsek darbesinden sonra burnumdan sızmaya başlayan kanı hissetim. Yere uzanmış yenilginin ve yaraların verdiği acıyla inliyordum. Ağabeyim ise dersimi aldığımı düşünerek çoktan onu kutlamaya hazırlanan adayları arasına dönmüş tebriklerini toplaya başlamıştı bile.

Kız halimle bir başıma çıktığım bu akıl almaz yolculuğun sonuna gelmiştim ama artık pes etmek istiyordum. Ağabeyimle dövüşmeye çalışmamın bile manası yoktu. Bana karşı tam gücünü dahi kullanmıyordu. Hem artık daha fazla darbe kaldıracak halim kalmamıştı.

Ancak içimden bir ses ne olursa olsun yılmamam gerektiğini söylüyordu sürekli. Kaybeden ben olmamalıydım. Hele ki etkilemek istediğim Ferelden Kralı ile Gri Muhafız Komutanının önlerindeyken.

"Pes etme. Ayağa kalk Bertha. Kalk!" diyordum içimden kendi kendime.

Zorda olsa bir şekilde gücümü tekrardan topladım; acılar içinde ellerim ile dizlerim üzerinde doğruldum, ardından yavaşça ayaklarım üzerine dikildim. Şişmiş ve kan içindeki suratımla ağabeyim karşısında tekrardan çıktım. Ne etrafı düzgün görebiliyor ne de sağlıklı şekilde nefesimi kontrol edebiliyordum, buna rağmen yumruklarımı kaldırdım.

Benim ayağa kalkabildiğime inanamayan ağabeyim kaşlarını çatarak gözlerimin içine baktı. Tehditkar bir şekilde "Ayağa kalkmamalıydın Bertha! Bu sana verdiğim son şanstı." dedi ve üzerime doğru var gücüyle koşmaya başladı.

"Yeter!" diye bağıran bir ses duyuldu. "Kızın yanından geri çekil!"

Birden ortaya çıkan gri muhafız aramıza girerek avucunu ağabeyimin göğsüne koyup ilerlemesini engelledi. Kalabalık sessizliğe büründü. Bu kişi kıdemli gri muhafız şövalyelerinden olan Nathaniel Howe'dan başkası değildi. Nathaniel muhafızlar arasında zaten hep hayran olduğum bir kişiydi fakat artık ondan giderek daha çok hoşlanmaya başlamıştım.

Beni korumasından çok etkilenmiştim. Nathaniel Howe uzun boylu, geniş omuzları olan otuzlu yaşlardaki bakımlı saçlara sahip sert mizaçlı ama oldukça yakışıklı bir adamdı. Gümüşten yapılma birinci sınıf zırhı güneşin altında parlıyordu ve üzeri gri muhafızların bir zamanlar uçan binekleri olan ama şimdilerde nesilleri tükenmiş griffon adlı hayvanın armasıyla kaplıydı.

Olayların heyecanından ağzım kurumuştu.

Gri muhafız bana," Sen çiftlikteki o cesur kız değil misin?" dedi "Davet edilmediğin halde buraya kadar nasıl geldin ve arenaya girebildin?"

Daha cümlemi toparlayamadan peşimdeki muhafızlar kalabalıktan sıyrılarak olay yerine gelip arkamdan birden beni yakaladılar. Liderleri olan muhafız zar zor soluklanarak parmağıyla beni gösterdi.

"Emrimize karşı geldi bu kız!" diye bağırdı. "Zincire vurup, onu derhal zindana götüreceğim!"

"Ben yanlış hiçbir şey yapmadım!" diye karşı çıkmaya çalıştım.

"Öyle miymiş?" diye bağıran çirkin suratlı muhafız devam etti, "Komutanımızın mülküne izinsiz girmek hiçbir şey yapmamak mı oluyor sence?"

"Tek istediğim bir şanstı! diye bağırdım Nathaniel Howe'un gözlerinin içine bakıp yalvararak. "Tek istediğim gri muhafızlara katılabilmek!"

Sert bir ses, "Burası sadece katılan adaylara ve seçilenlere ayrılmıştır." dedi ve ardından herkes sesin geldiğine yöne doğru bakışlarını çevirdi.
 
Last edited: