Merhaba, yarışmaya katıldığım hikayemin ilk bölümünü yayınlıyorum. Farklı bir konu farklı bir hikaye. Keyifli okumalar.
Edit: Öykünün kahramanının adı David Webb olarak değişmiştir.
Edit: Öykünün kahramanının adı David Webb olarak değişmiştir.
“Herif nerede?”
Adamın sesi heyecanlıydı.
Diğeri, siyah, jantları eskimiş ve rengi solmuş arabayı işaret etti.
“Bagajda. Baygın”
“Güzel, güzel.”
Birinci adam arabaya doğru yürüdü öteki de peşinden geldi. Deponun içi soğuktu. Dışarıda kar iyiden iyiye artmıştı ve giderek şiddetleniyordu.
“Doğru adam olduğundan emin miyiz?”
“Evet. Pislik herif saçını sarıya boyatıp küpe takmış ama onu tanıdılar.”
“Aleksi’nin ruhu bir parça huzur bulacak hiç değilse.”
Arkadaşı başıyla onayladı.
Bagajın yanına vardıklarında kapağı açtılar. Adam bagajda iki büklüm baygın yatıyordu. Adamlardan biri, “Aşağılık p*ç kurusu” diye mırıldanmaktan kendini alamadı.
Saçlarını kısaltmış ve sarıya boyatmıştı, iki kulağında da küpe vardı. Ağzının kenarında kurumuş kan izi ve sol elmacık kemiğinde çatlak vardı. Ancak tüm bunlara rağmen Ralph, adamı tanımakta zorlanmadı: KGB Merkez Binasına sızarak Aleksi ve sekiz arkadaşını öldüren bombayı patlatan, David Webb.
Dokuz gün boyunca saklanmayı başarmış ama sonunda yakayı ele vermişti. Adam yakalandıktan hemen sonra Ralph durumdan haberdar olmuş ve teşkilatın gayri resmi işler için kullandığı depoya gelmişti.
Arkadaşı adamı kontrol etti. “Yaşıyor.”
“Uzun sürmeyecek.”
Ralph bir telefonla numarayı tuşladı ve kulağına götürdü.
“Alo?” diye açtı telefonu karşıdaki.
“Efendim rahatsız ediyorum, ben Ralph.”
“Seni dinliyorum.”
“Merkez binasına yapılan saldırının zanlısı David Webb yakalanmış ve etkisiz hale getirilmiştir efendim.”
“Emniyet güçlerine haber verildi mi?”
“Henüz değil efendim.”
“Emniyet birimlerine konuyla ilgili bilgi verilmeyecek. Basın her gün bu işin üstüne gidiyor. Bu çok hassas bir konu, pürüz istemiyorum Ralph.”
“Emredersiniz. Şahsı sorgulamamızı ister misiniz?”
“Yanında kim var?”
“Dmitrios, efendim.”
“Pekala sorgulayın ama çok zorlamadan. O herif bize lazım. Medyayı susturmanın tek anahtarı o.”
“Anladım efendim.”
“Ben Müsteşar’la görüşüp rapor vereceğim. Seni tekrar arayabilirim. Ben arayana kadar ölmesin.”
“Peki efendim.”
Telefonu kapattığında Dmitrios ona bakıyordu. “Ne diyor?”
Ralph sitemle iç çekti. “Öldürmeyin diyor ne diyecek! İçimizdeki sızmaları anında öldürün derler ama yabancı olunca iş değişiyor. Görende hırsızlıktan alıkoyduk zanneder.”
“Yukarıda birileri tepinip duruyor işte Ralph anlamıyor musun? Kahrolası Amerikanı birileri koruyor.”
“Biliyorum, biliyorum… Neyse şunu kaldıralım. Sorgulamamız gerekiyor. Birde çok incitmeyin diyorlar. Ah Tanrım!”
İki adam karga tulumba bagajdan dışarı çıkardılar Amerikalıyı. “Dmitr bir sandalye bulsana,” dedi Ralph. Dmitrios duvar dibindeki ıvır zıvırların arasından eski püskü bir sandalye çıkardı. “Hiç bir şey olmazsa tozdan ölecek galiba.” Bu sırada Ralph arka koltuktaki çantadan plastik kelepçeleri almakla meşguldu.
“Bu plastik kelepçelere bayılıyorum.” Dedi Ralph. “Bende dostum ama işin üzücü yanı bu aletler piyasaya çıktıktan beş yıl sonra bizim bunları envanterlerimize almamız.”
“Haklısın, teşkilat yöneticileri bazen kör oluyorlar. Biz gemi halatlarıyla adam bağlarken, Amerikalılar bunları kullanıyordu.”
İki ortak ağlanacak hallerine güldüler.
“Laryssa’nın doğum günü bugün müydü?”
“Kim?” diye sordu Ralph.
“Hani şu sizin komşunuz Laryssa.”
“Ha, evet hatırladım. Ara sıra bize de gelirdi. Ne olmuş ona?”
“Doğum günü ne zamandı?”
“Ben nereden bileyim Dmitr. Doğrusu hiç sormadım. Niye sordun?”
“Geçen size geldiğim akşam oda oradaydı ya, onunla biraz konuşmuştum. Eğer doğum gününde aramazsam ayıp olur diye düşündüm.”
“Yalnızca ayıp olur diye yani öyle mi?”
“Tamam dostum o kadar karıştırma işte.”
Ralph içten gelen bir gülüşle ona cevap verdi. “Tamam sustum, bunları sonra konuşuruz. İşimizi halledelim.”
Ralph adamı sandalyeye oturtup ellerini ve ayaklarını plastik kelepçelerle bağladı. “Pekala, her şey tamamsa uyandıralım onu.” Dmitrios arabadaki çantadan bir şırınga aldı. “Doğru damara vurabileceğine emin misin?” diye sordu Ralph ciddi bir sesle. Dmitr ona alınmış görünen bir halde baktı. “Ciddi değilsin değil mi? Endişelenme dostum.”
Dmitr sandalyedeki adamın sol koluna bir iğne yaptı. “Birkaç dakikaya kendine gelir.”
“İyi bari.”
“Ralph, ne soracağız ki şimdi biz bu adama? Adamın kim olduğu belli, adı belli, kime çalıştığı belli. Bence Ivanov’u arayıp işin bittiğini haber verelim.”
“Dmitr yine çocuklaşma. Ara dediğin adam sıradan vatandaş mı istediğim zaman arayayım. Ayrıca bizim bildiklerimiz sadece bilmemizi istedikleri şeylerde olabilir. Adamın ağzından duymadan bilemeyiz. Bazen yeni bir ortağa ihtiyacım varmış gibi hissediyorum Dmitr.”
Dmitrios bir şey demedi. Sadece ellerini göğsünde kavuşturup arabaya yaslandı.
Birkaç dakika sonra David Webb kendine geldi.
“Merhaba David. Nasıl gidiyor bakalım?”
“Verdiğiniz ilaç iyiymiş kafamı bayağı güzel yaptı.”
Ralph istifini bozmadan önce ortağına sonrada David’e baktı ve bir anda kahkaha atmaya başladı. Sandalyesinden kalkarken hala gülüyordu. “Ahh, şimdi anladım. Rahat adamı oynamak istiyorsun öyle mi? Pekala. Sanırım bunun sizin Hollywood’daki filmlere benzediğini düşünüyorsun, ha David? Ama inan yanımızda hiç kamera yok.”
“Vuracak mısın soru mu soracaksın? Sen bana onu söyle Rus.”
“Sorsam cevaplar mıydın Amerikan?”
“Soruna bağlı dostum.”
Ralph seslice güldü. “Bu işin kolay olacağını söylemiştim.”
Dmitrios anlamaz gibi baktı “Söylemiş miydin?”
Ralph ona aldırmadan Amerikalıya döndü.
“Saldırıyı ne zaman planladın?”
“Chicago’da annemin evinden çıkarken.”
Dmitrios anında yumruğunu indirdi. Kurumuş kanlardan bunu daha önce başkalarının da yaptığı belliydi. David ağzındaki kanı tükürdü.
“Bu işi insanca halledebiliriz Dave. Gerçekten.” Dedi Ralph. “Bizim vaktimiz bol. Karımla boşanmak üzereyiz, ortağımı da evde bekleyen biri yok. Sabaha kadar seninle sohbet ederiz problem değil. Ama bize düzgün cevaplar vermezsen, işler senin için hayvani bir boyut alır. Beni anladın mı?”
Ağzındaki birkaç damla kan damlarken, “Doğrusu tüm söylediklerini anlayamadım. İngilizcen berbatmış dostum, kusura bakma.”
Dmitrios Amerikalıya tüm gücüyle bir kez daha vurdu. Sandalyesi sallanan David neredeyse geri düşecekti. “Adamının eli ağırmış.”
“Adamı mı?” diyerek karnına bir diz attı. Ralph ortağına geri çekilmesini işaret etti.
“İtiraf etmeliyim Dmitrios mahkuma şiddet konusunda çok ısrarcıdır. Ama ben daha çok konuşma taraftarıyım. Şimdi sana bir soru daha sorucağım.” Dedi David nefes almakta zorlanırken.
“O bombayı içeri nasıl soktun? Sana kim yada kimler yardım etti. Buradaki temaslarda başka kimler var? Konuş!”
“Yanlış adamı sorguluyorsunuz baylar. Ben yalnızca çiçekçiyim başkası çiçeğe bomba yerleştirmiş. Benim bunlarla bir ilgim yok.”
Ralph ortağına baktı. “Sanırım yöntem değiştirmemiz gerekiyor Dmitr.”
“Kesinlikle” diye cevap verdi.
Tam o sırada bir telefon sesi duyuldu. Ralph cebinden çıkardığı telefonun ekranına baktı: Ivanov.
İki adamdan uzaklaşarak deponun arkasına doğru ilerledi.
“Buyrun efendim.”
“Ralph Amerikalıyı öldürün.”
“Emredersiniz efendim. İş bitince cesedi ne yapalım?”
“İnisiyatif al. Cesedi kimsenin bulamayacağı şekilde yok et, yeterli.”
“Emredersiniz.”
Ivanov telefonu kapattı.
Ralph yanlarına gelirken ortağı ne olduğunu soran bir bakış attı. Ralph bir şey söylemedi. Amerikalının karşısına geçti.
“Rusya Federal Güvenlik Servisi’nin emri ve yetkisiyle seni ölüme mahkum ediyorum.”
Dmitrios rahatladığını gösteren bir ses çıkardı. Ralph belinden çıkardığı Makarov PM model tabancasını adama doğrulttu.
Ralph horozu kaldırdı. Tetiğe de basmasına ramak kalmıştı ki deponun kapısı çalınınca durdu. Telaşla Dmitrios’a döndü. “Takip mi edildin?”
“Ben değil ama belki sen.”
“Gidip bir bak Dmitr.”
Ortağı başını sallayarak silahına davrandı ve temkinli adımlarla deponun girişine yöneldi. Ralph ise hemen yanındaki arabadan aldığı bandı adamın ağzına sardı.
Dmitr demir kapının hemen arkasına yanaştı. “Kimsin!” diye bağırdı. Dışarıdan Rusça cevap geldi: “Bizde teşkilattanız sorun yok. Kapıyı açın.”
Bu cevapta bir numara sezen Dmitrios tekrar bağırdı, “Kimsiniz dedim!”
“Pekala dostum, kapıyı arala da kimliğimizi gösterelim. Silahsızız. Ceset için buradayız.”
Dmitr, Ralph’a baktı ve bağırdı, “Ani hareket eden kim olursa vururum!”
“Kimse ani bir şey yapmayacak.”
Dmitrios bir şey söylemeden kapıya doğru elini uzattı. Kapıyı aralayıp başını uzattı. Ve karşısında kendisine doğrultulmuş bir silah buldu. Silah bir anda patladı ve sonra her şey aniden gelişti. Dmitrios’un kafasının dağıldığını gören Ralph hemen silahını o tarafa doğrultmak istediyse de bunu yapamadı.
Arkasından sessizce yaklaşan bir Amerikan Gizli Servis ajanı tarafından ensesinden vurularak öldürüldü.
Ellerindeki ve ayaklarındaki bağlar çözülürken, “Nerede kaldınız.” Diye söyleniyordu David. “Eğer gelmeyeceğinizi bilsem şimdiye bülbül olmuştum,” diyerek ortağına sarıldı. Dmitrios dedikleri adamın kanı arkadaşının bej rengi kalın montuna sıçramıştı. O ve diğerleri sıradan sivillerden farksız görünüyordu.
“Bana değil, Müsteşar’a sarılırsın artık. Seni vatandaşlıktan atıp, hükümetin yapacağı açıklamayla seni tanımayacaklardı. Ne olduysa oldu ama operasyon emri çıktı. Beni de timin başına verdiler. Neyse buradan bir an önce gitmemiz gerek. Tüm Rusya peşimizdeyken çok bile konuştuk.”
Arkasını dönüp birkaç kişiye bir şeyler söylerken, ekibin geri kalanı cesetleri torbalara koymakla meşgullerdi. Olay yeri inceleme uzmanı iki personel, ellerinde çantalarla çabucak içeri girdi. Yerdeki kovanları toplayıp, çeşitli delilleri yok ettiler. “Hey Paul! Şimdi nereye gideceğiz?”
Paul arkasını dönerek ortağına gülümsedi. “Evine dostum. Başkent’e. İşimiz bitti beyler, gidelim.”
Adamın sesi heyecanlıydı.
Diğeri, siyah, jantları eskimiş ve rengi solmuş arabayı işaret etti.
“Bagajda. Baygın”
“Güzel, güzel.”
Birinci adam arabaya doğru yürüdü öteki de peşinden geldi. Deponun içi soğuktu. Dışarıda kar iyiden iyiye artmıştı ve giderek şiddetleniyordu.
“Doğru adam olduğundan emin miyiz?”
“Evet. Pislik herif saçını sarıya boyatıp küpe takmış ama onu tanıdılar.”
“Aleksi’nin ruhu bir parça huzur bulacak hiç değilse.”
Arkadaşı başıyla onayladı.
Bagajın yanına vardıklarında kapağı açtılar. Adam bagajda iki büklüm baygın yatıyordu. Adamlardan biri, “Aşağılık p*ç kurusu” diye mırıldanmaktan kendini alamadı.
Saçlarını kısaltmış ve sarıya boyatmıştı, iki kulağında da küpe vardı. Ağzının kenarında kurumuş kan izi ve sol elmacık kemiğinde çatlak vardı. Ancak tüm bunlara rağmen Ralph, adamı tanımakta zorlanmadı: KGB Merkez Binasına sızarak Aleksi ve sekiz arkadaşını öldüren bombayı patlatan, David Webb.
Dokuz gün boyunca saklanmayı başarmış ama sonunda yakayı ele vermişti. Adam yakalandıktan hemen sonra Ralph durumdan haberdar olmuş ve teşkilatın gayri resmi işler için kullandığı depoya gelmişti.
Arkadaşı adamı kontrol etti. “Yaşıyor.”
“Uzun sürmeyecek.”
Ralph bir telefonla numarayı tuşladı ve kulağına götürdü.
“Alo?” diye açtı telefonu karşıdaki.
“Efendim rahatsız ediyorum, ben Ralph.”
“Seni dinliyorum.”
“Merkez binasına yapılan saldırının zanlısı David Webb yakalanmış ve etkisiz hale getirilmiştir efendim.”
“Emniyet güçlerine haber verildi mi?”
“Henüz değil efendim.”
“Emniyet birimlerine konuyla ilgili bilgi verilmeyecek. Basın her gün bu işin üstüne gidiyor. Bu çok hassas bir konu, pürüz istemiyorum Ralph.”
“Emredersiniz. Şahsı sorgulamamızı ister misiniz?”
“Yanında kim var?”
“Dmitrios, efendim.”
“Pekala sorgulayın ama çok zorlamadan. O herif bize lazım. Medyayı susturmanın tek anahtarı o.”
“Anladım efendim.”
“Ben Müsteşar’la görüşüp rapor vereceğim. Seni tekrar arayabilirim. Ben arayana kadar ölmesin.”
“Peki efendim.”
Telefonu kapattığında Dmitrios ona bakıyordu. “Ne diyor?”
Ralph sitemle iç çekti. “Öldürmeyin diyor ne diyecek! İçimizdeki sızmaları anında öldürün derler ama yabancı olunca iş değişiyor. Görende hırsızlıktan alıkoyduk zanneder.”
“Yukarıda birileri tepinip duruyor işte Ralph anlamıyor musun? Kahrolası Amerikanı birileri koruyor.”
“Biliyorum, biliyorum… Neyse şunu kaldıralım. Sorgulamamız gerekiyor. Birde çok incitmeyin diyorlar. Ah Tanrım!”
İki adam karga tulumba bagajdan dışarı çıkardılar Amerikalıyı. “Dmitr bir sandalye bulsana,” dedi Ralph. Dmitrios duvar dibindeki ıvır zıvırların arasından eski püskü bir sandalye çıkardı. “Hiç bir şey olmazsa tozdan ölecek galiba.” Bu sırada Ralph arka koltuktaki çantadan plastik kelepçeleri almakla meşguldu.
“Bu plastik kelepçelere bayılıyorum.” Dedi Ralph. “Bende dostum ama işin üzücü yanı bu aletler piyasaya çıktıktan beş yıl sonra bizim bunları envanterlerimize almamız.”
“Haklısın, teşkilat yöneticileri bazen kör oluyorlar. Biz gemi halatlarıyla adam bağlarken, Amerikalılar bunları kullanıyordu.”
İki ortak ağlanacak hallerine güldüler.
“Laryssa’nın doğum günü bugün müydü?”
“Kim?” diye sordu Ralph.
“Hani şu sizin komşunuz Laryssa.”
“Ha, evet hatırladım. Ara sıra bize de gelirdi. Ne olmuş ona?”
“Doğum günü ne zamandı?”
“Ben nereden bileyim Dmitr. Doğrusu hiç sormadım. Niye sordun?”
“Geçen size geldiğim akşam oda oradaydı ya, onunla biraz konuşmuştum. Eğer doğum gününde aramazsam ayıp olur diye düşündüm.”
“Yalnızca ayıp olur diye yani öyle mi?”
“Tamam dostum o kadar karıştırma işte.”
Ralph içten gelen bir gülüşle ona cevap verdi. “Tamam sustum, bunları sonra konuşuruz. İşimizi halledelim.”
Ralph adamı sandalyeye oturtup ellerini ve ayaklarını plastik kelepçelerle bağladı. “Pekala, her şey tamamsa uyandıralım onu.” Dmitrios arabadaki çantadan bir şırınga aldı. “Doğru damara vurabileceğine emin misin?” diye sordu Ralph ciddi bir sesle. Dmitr ona alınmış görünen bir halde baktı. “Ciddi değilsin değil mi? Endişelenme dostum.”
Dmitr sandalyedeki adamın sol koluna bir iğne yaptı. “Birkaç dakikaya kendine gelir.”
“İyi bari.”
“Ralph, ne soracağız ki şimdi biz bu adama? Adamın kim olduğu belli, adı belli, kime çalıştığı belli. Bence Ivanov’u arayıp işin bittiğini haber verelim.”
“Dmitr yine çocuklaşma. Ara dediğin adam sıradan vatandaş mı istediğim zaman arayayım. Ayrıca bizim bildiklerimiz sadece bilmemizi istedikleri şeylerde olabilir. Adamın ağzından duymadan bilemeyiz. Bazen yeni bir ortağa ihtiyacım varmış gibi hissediyorum Dmitr.”
Dmitrios bir şey demedi. Sadece ellerini göğsünde kavuşturup arabaya yaslandı.
Birkaç dakika sonra David Webb kendine geldi.
“Merhaba David. Nasıl gidiyor bakalım?”
“Verdiğiniz ilaç iyiymiş kafamı bayağı güzel yaptı.”
Ralph istifini bozmadan önce ortağına sonrada David’e baktı ve bir anda kahkaha atmaya başladı. Sandalyesinden kalkarken hala gülüyordu. “Ahh, şimdi anladım. Rahat adamı oynamak istiyorsun öyle mi? Pekala. Sanırım bunun sizin Hollywood’daki filmlere benzediğini düşünüyorsun, ha David? Ama inan yanımızda hiç kamera yok.”
“Vuracak mısın soru mu soracaksın? Sen bana onu söyle Rus.”
“Sorsam cevaplar mıydın Amerikan?”
“Soruna bağlı dostum.”
Ralph seslice güldü. “Bu işin kolay olacağını söylemiştim.”
Dmitrios anlamaz gibi baktı “Söylemiş miydin?”
Ralph ona aldırmadan Amerikalıya döndü.
“Saldırıyı ne zaman planladın?”
“Chicago’da annemin evinden çıkarken.”
Dmitrios anında yumruğunu indirdi. Kurumuş kanlardan bunu daha önce başkalarının da yaptığı belliydi. David ağzındaki kanı tükürdü.
“Bu işi insanca halledebiliriz Dave. Gerçekten.” Dedi Ralph. “Bizim vaktimiz bol. Karımla boşanmak üzereyiz, ortağımı da evde bekleyen biri yok. Sabaha kadar seninle sohbet ederiz problem değil. Ama bize düzgün cevaplar vermezsen, işler senin için hayvani bir boyut alır. Beni anladın mı?”
Ağzındaki birkaç damla kan damlarken, “Doğrusu tüm söylediklerini anlayamadım. İngilizcen berbatmış dostum, kusura bakma.”
Dmitrios Amerikalıya tüm gücüyle bir kez daha vurdu. Sandalyesi sallanan David neredeyse geri düşecekti. “Adamının eli ağırmış.”
“Adamı mı?” diyerek karnına bir diz attı. Ralph ortağına geri çekilmesini işaret etti.
“İtiraf etmeliyim Dmitrios mahkuma şiddet konusunda çok ısrarcıdır. Ama ben daha çok konuşma taraftarıyım. Şimdi sana bir soru daha sorucağım.” Dedi David nefes almakta zorlanırken.
“O bombayı içeri nasıl soktun? Sana kim yada kimler yardım etti. Buradaki temaslarda başka kimler var? Konuş!”
“Yanlış adamı sorguluyorsunuz baylar. Ben yalnızca çiçekçiyim başkası çiçeğe bomba yerleştirmiş. Benim bunlarla bir ilgim yok.”
Ralph ortağına baktı. “Sanırım yöntem değiştirmemiz gerekiyor Dmitr.”
“Kesinlikle” diye cevap verdi.
Tam o sırada bir telefon sesi duyuldu. Ralph cebinden çıkardığı telefonun ekranına baktı: Ivanov.
İki adamdan uzaklaşarak deponun arkasına doğru ilerledi.
“Buyrun efendim.”
“Ralph Amerikalıyı öldürün.”
“Emredersiniz efendim. İş bitince cesedi ne yapalım?”
“İnisiyatif al. Cesedi kimsenin bulamayacağı şekilde yok et, yeterli.”
“Emredersiniz.”
Ivanov telefonu kapattı.
Ralph yanlarına gelirken ortağı ne olduğunu soran bir bakış attı. Ralph bir şey söylemedi. Amerikalının karşısına geçti.
“Rusya Federal Güvenlik Servisi’nin emri ve yetkisiyle seni ölüme mahkum ediyorum.”
Dmitrios rahatladığını gösteren bir ses çıkardı. Ralph belinden çıkardığı Makarov PM model tabancasını adama doğrulttu.
Ralph horozu kaldırdı. Tetiğe de basmasına ramak kalmıştı ki deponun kapısı çalınınca durdu. Telaşla Dmitrios’a döndü. “Takip mi edildin?”
“Ben değil ama belki sen.”
“Gidip bir bak Dmitr.”
Ortağı başını sallayarak silahına davrandı ve temkinli adımlarla deponun girişine yöneldi. Ralph ise hemen yanındaki arabadan aldığı bandı adamın ağzına sardı.
Dmitr demir kapının hemen arkasına yanaştı. “Kimsin!” diye bağırdı. Dışarıdan Rusça cevap geldi: “Bizde teşkilattanız sorun yok. Kapıyı açın.”
Bu cevapta bir numara sezen Dmitrios tekrar bağırdı, “Kimsiniz dedim!”
“Pekala dostum, kapıyı arala da kimliğimizi gösterelim. Silahsızız. Ceset için buradayız.”
Dmitr, Ralph’a baktı ve bağırdı, “Ani hareket eden kim olursa vururum!”
“Kimse ani bir şey yapmayacak.”
Dmitrios bir şey söylemeden kapıya doğru elini uzattı. Kapıyı aralayıp başını uzattı. Ve karşısında kendisine doğrultulmuş bir silah buldu. Silah bir anda patladı ve sonra her şey aniden gelişti. Dmitrios’un kafasının dağıldığını gören Ralph hemen silahını o tarafa doğrultmak istediyse de bunu yapamadı.
Arkasından sessizce yaklaşan bir Amerikan Gizli Servis ajanı tarafından ensesinden vurularak öldürüldü.
Ellerindeki ve ayaklarındaki bağlar çözülürken, “Nerede kaldınız.” Diye söyleniyordu David. “Eğer gelmeyeceğinizi bilsem şimdiye bülbül olmuştum,” diyerek ortağına sarıldı. Dmitrios dedikleri adamın kanı arkadaşının bej rengi kalın montuna sıçramıştı. O ve diğerleri sıradan sivillerden farksız görünüyordu.
“Bana değil, Müsteşar’a sarılırsın artık. Seni vatandaşlıktan atıp, hükümetin yapacağı açıklamayla seni tanımayacaklardı. Ne olduysa oldu ama operasyon emri çıktı. Beni de timin başına verdiler. Neyse buradan bir an önce gitmemiz gerek. Tüm Rusya peşimizdeyken çok bile konuştuk.”
Arkasını dönüp birkaç kişiye bir şeyler söylerken, ekibin geri kalanı cesetleri torbalara koymakla meşgullerdi. Olay yeri inceleme uzmanı iki personel, ellerinde çantalarla çabucak içeri girdi. Yerdeki kovanları toplayıp, çeşitli delilleri yok ettiler. “Hey Paul! Şimdi nereye gideceğiz?”
Paul arkasını dönerek ortağına gülümsedi. “Evine dostum. Başkent’e. İşimiz bitti beyler, gidelim.”




