[1] Kuzeyin Kurtları !

Users who are viewing this thread

altinmadalya.png






2hs6595.jpg

Güneş yavaş yavaş kendini gösteriyordu. Göğsünü germiş bir şekilde sanki tüm insanlığa hava atarcasına, her gün yaptığı gibi bugün de doğudan yükselmeye başladı. Tüm mükemmelliği ile gökyüzünü aydınlatırken aynı zamanda üstünde bulunduğumuz denizin de sularını parlatmayı başarmıştı. Günün bu saatlerinde balık tutmak dünyanın en huzur  verici eylemi olabilirdi, fakat şu an elimde olta yerine bir piyade tüfeği olduğunu da unutmamak lazımdı.

Denizi yararak adaya doğru ilerliyorduk, hava biraz bozmaya başladı, rüzgar sertçe esiyordu. Arkamda karımı ve iki çocuğumu bırakmıştım, geri döneceğim bile belli değildi, ama görev beni bekliyordu sonuçta, gitmeme sansım yoktu. Cebimden karımın resmini çıkarıp bir kez daha baktım, şu an aklımda binlerce senaryo dolaşıyordu. Kolay değildi, çocukken elimde oyuncaklarımla kaçtığım yere şimdi tüfekle dönmek. Ölümden kaçmak için terk ettiğim yere şimdi ölüme gitmek. Belki de kendimle hesaplaşıyor idim şu an.

Doğduğum yıl Rumlar plebisit yayınlamış, o zamanlar İngilizler yönetiyormuş adayı, zayıflayan İngilizlere karşı Rumlar'ın yayınladığı plebisit zamanla bir toplum hareketine yol açmış. Rumlar hareketlenmiş, tüm kiliselere, evlerin duvarlarına "Enosis" yazılmaya başlanmış. Bunlar olurken bizler, Türkler sanki unutulmuş bir oyuncak gibi kenarda bekliyorduk, kimse bize bir şey sormuyordu, kimse bizimle konuşmuyordu, hatta kimsenin dikkatini bile çekmiyorduk. Adanın her tarafında, küçük köylerde var olan bir hiçtik sanki. Vardık ama yoktuk aynı zamanda.

Bir kaç yıl sonra, ufak bir tepsinin etrafında toplanmış akşam yemeğini annem bana tek tek, yedirirken yakınlarımızda bir yerlerde silah sesleri gelmeye başlamıştı, çocuktum o zamanlar, büyük bir korkuyla anneme sarılmıştım, ne olduğunu anlamaya çalışmıştım aslında. Anneme "Yine o mavi ışık mı geldi anne ?" diye sorduğumu çok net hatırlıyorum, gelen ses o kadar gürültülüydü ki şimşek çaktığını sanmıştım, ama  bir yandan da şimşeğe hiç benzemeyen bir ses olduğunun da farkındaydım. O gün akşam yemeğini yarıda kesip hemen yatmıştık. Yıllar sonra öğrendim, Rumlar'la İngilizler çatışmış o gün. Grivas denen herif çıkarmış çatışmayı.

Yıllar geçmişti, artık direklerde başka bir bayrak sallanıyordu, daha beyaz bir bayrak. Üstünde dallar ve adanın haritası vardı. Her şey çok değişmişti, belki çocuktum ama bazı şeyleri anlayabiliyordum. Bir kaç yıl önce babam bir ayağını basamaz olmuştu, nedenini o zamanlar anlayamamıştım. Gecenin köründe kapıya son gücüyle vurup eve girmişti, annemle ben o sesle yerimizden fırlamıştık. Annem hemen babama doğru koşmuştu, ben ise biraz daha arkadaydım. Beyaz bir bez sarıyordu babamın bacağına annem, babam ise inliyor, ama bağırmamak için kendini zor tutuyordu. Elinde bir de silahı vardı, derme çatma bir şey ama o zamanlar anlayamamıştım ne olduğunu. Babamla tam da o anda göz göze gelmiştik, annem çok geçmeden bunu fark edip beni hemen yatağıma göndermişti, o gün tüm gece babamın inlemelerini dinledim, bir gram uyku girmedi gözüme.

21 Aralık 1963 ise Kıbrıs'tan Türkiye'ye kaçtığımız gün olmuştu. 3 yıl önce kurulan yeni ülke tekrar karışmıştı, tam silahlar sustu derken, tam da o gün tekrar konuşmaya başlamışlardı. Annemle inek sağıyor iken, uzaktan koşa koşa babam gelmişti, koşmak dediysem tek ayağı ve bastonuyla ne kadar koşabilirse o kadar. Görür görmez telaşlı olduğunu anlamıştım, korkusu gözlerinden okunuyordu. Sesi titrek ama sertti, sadece " Çabuk beni takip edin, kaçıyoruz burdan !" diyebilmişti. Onun dışında annemin tüm sorularını cevapsız bırakıyor, sürekli  etrafına bakınıyordu. Ne yazık ki o günden sonra sorularını cevaplayabileceği bir annem kalmamıştı. Köyümüzü basan Rumlar tam biz kaçarken annemi vurmuşlardı, babam beni tek eliyle sürüklerken diğer eliyle de bastonunu tutup kendini sürüklemeye çalışıyordu, bir kayanın arkasına doğru kaçınca bizi bulamamışlardı. O gün yirmi dört saat boyunca ağlayıp ağzıma gelen her küfürü söylemiştim.  Kıyıya yaklaştığımızda ise babamın bir arkadaşını gördük, tanıyordum bu adamı, arada bir evimize uğrardı, balıkçıydı. Teknesine atlamıştık. Adam önce meraklı gözlerle babama baktıktan sonra tek kelime etmeden kürek çekmeye başlamıştı. Sanırım o da annemin neden gelmediğini üstümüzdeki kan izlerinden anlayabilmişti.

Türkiye'de yeni bir yaşama başlamıştık adeta, burada her şey daha güzeldi, okulda yeni arkadaşlar edinip onlarla konuşuyordum, babam para kazanmaya çalışıyordu o günlerde. Derme çatma bir yerde kalıyorduk ama savaş yoktu en azından etrafımızda. Bazen yürüyüşler oluyor, insanlar "Ya Taksim, Ya ölüm" diye bağırıyordu, neden ölsünler ki diye düşünüyordum kendi kendime. Taksimin ne olduğunu da bilmiyordum ya işte. Kıbrıstaki olayları gazetelerden de takip etmeye başlamıştım Yunanistan'da darbe olmuş, Kıbrıs daha da karışmıştı, hatta bir gün "Kıbrıs'a asker yolluyoruz!"  diye bir haber bile çıkmıştı ama asker falan gitmemişti, sonradan öğrendim ki doğruymuş o, asker yollamaktan son anda vazgeçilmiş. Gazetelerde de aynı şey yazmaya başlamıştı, "Ya Taksim ya ölüm", her yerde aynı şey vardı, radyoda bile "Ya Taksim, Ya Ölüm" diyorlardı. Oysa kim niye ölüm ister ki diye düşünüyordum ben. Neden "Ya Taksim, Ya ölüm" dediklerini "Taksim"in ne olduğunu öğrendiğimde anlayabilmiştim ancak. Bir anda tüm görüşüm değişmişti, bu sözü haklı bulmaya başlamıştım.

Harp okuluna girdiğimde böyle bir görev için buraya döneceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Mersin'den kalktığımızdan beri kendime birkaç kez "Bilseydim karımla evlenip iki çocuk babası olur muydum ?" diye sordum, sanırım olmazdım ama tanrının yazdığı çok güzel bir senaryo var ve biz de yaşam denen filmi güzelleştirmek için rollerimizi en iyi şekilde oynamamız lazım.

Öyle ki şu an bu gemide, ben ve yanımda duran insanların hepsinin elinde silah, üstünde yeşil kamufulaj kıyafetinin olmasının tek bir sebebi vardı. Ailemizin yanında değil de Akdeniz'in ortasında olmamızın, bir kaç saat sonra ölümle burun buruna gelecek olmamızın tek bir sebebi vardı. "Ya Taksim, Ya ölüm."

Bölüm 2

Bölüm 3

Bölüm 4 (SON)
 
Bay Kurnaz said:
Şu ana kadarki öyküler arasındaki en çarpıcı konuya sahip olanı bu bence. Anlatım da güzel. "Birkaç" yazım hatası dışında pek bir kusur yoktu. Onun dışında bir NPC'yi bu öyküye nasıl sokabileceğini bayağı merak ediyorum. Başarılar. :smile:
Bence beni zorlayacak şeyler arasında NPC'yi oyuna sokmak en kolay şey.
 
Yakın dönem tarihi konu olarak  ilk ele alan Kayra oldu.''Metal Fırtına'' türüne örnek bir çalışma olmuş,darbe yıllarını hafiften ve göz önünde canlandırarak başarılı bir anlatım sağlayan tekil şahıs bakış açısı,olayı daha derinden hissetmemize neden oluyor.Betimlemenin uygun bir şekilde tasarlanıp,ortamı yaratmasına etkili olmuş diyebiliriz.Kayra,eline sağlık,burada böyle edebi hikaye görmedim ben.Devam et.
Shiite.png
 
Sewerus said:
Yakın dönem tarihi konu olarak  ilk ele alan Kayra oldu.''Metal Fırtına'' türüne örnek bir çalışma olmuş,darbe yıllarını hafiften ve göz önünde canlandırarak başarılı bir anlatım sağlayan tekil şahıs bakış açısı,olayı daha derinden hissetmemize neden oluyor.Betimlemenin uygun bir şekilde tasarlanıp,ortamı yaratmasına etkili olmuş diyebiliriz.Kayra,eline sağlık,burada böyle edebi hikaye görmedim ben.Devam et.
Shiite.png
Çok sağolasın. :smile:
 
Sağolasın, devam ettirebileceğimi pek sanmıyorum aslında, çünkü uzadıkça iç benim eğlencemden çok bi sorumluluğa dönüşüyor sanki.

@Nega Sen de sağol.
 
Adayı çıplak gözle görebilecek kadar yakınına gelmiştik artık. Denizin çerçevelediği muhteşem kumsal adeta güneşin şanının ve denizin gizeminin birleştiği yegane ortamlardan biriydi, üstelik sadece bu da değil, Beşparmak dağlarının atmosfere kazandırdığı heybet bu kumsalı adeta cennetten bir parçaya çeviriyordu. O güneş altında ve o deniz üstünde, o dağda bulunan düşmanlar tarafından şehit edilmek ölümlerin en güzeli olurdu ama bana diğer dünyada değil bu dünyada ihtiyaç vardı.

Adaya yaklaştıkça içimi bir heyecan kaplıyor, kalbim gittikçe daha da hızlı çarpıyordu. Dürbünü alıp biraz göz gezdirdim adaya, içimde daha önce hissetmediğim ama ne olduğunu çok iyi bildiğim bir his vardı. Eve dönmenin verdiği huzur ! Buraya hayatımda daha önce hiç gelmemiştim ama her karışı tanıdık, her karışı bizden, her karışı anılar ile doluydu, evet evet eminim artık burası evdi !

Küçük bir hasret giderme merasiminin ardından göreve geri dönmem lazımdı, dağlar, asıl bakmam gereken dağlardı, birkaç mağara ilk bakışta direk kendini belli ediyordu, ama hiçbir hareket yoktu. Asıl dikkatimi çeken dağın en üstüydü, tam oraya bakacakken gözüme gelen bir ışık, sanki yıllardır karanlıkta kaldıktan sonra bir anda güneşle yüzyüze gelmişçesine gözümü aldı ve dikkatimi çekti, ilk başta anlayamadım ama bu bir insandı, o da bize dürbünle bakıyordu, kalbim sanırım yerinden çıkacaktı, "sıcak" olmasa da ilk "temas" gerçekleşmişti.

Silah sesleri ! Tam da planlandığı gibi, Beşparmak dağlarına biz adaya çıkmadan önce helikopterle indirilen komandolar bizim için dağı temizliyordu, Beşparmak dağlarını temizleyerek aştıktan sonra Lefkoşa'ya paraşütle inen birlikler ile buluşup Girne - Lefkoşa arasında bir cep oluşturacaktık, ilk aşama buydu, eğer bunu yapamazsak her şey biter, tüm yaptıklarımız, verdiğimiz tüm canlar boşa gider, tam bir hayal kırıklığı olurduk. Ne Türkiye ne de Türk Silahlı Kuvvetleri böyle bir utanç altında kalamazdı, kalmayacaktı da.

Önce bir küçük sarsılma, evet üstünde bulunduğumuz çıkarma aracının tabanı kumlar ile temas etmişti, şu an  başlamak ile bitirmek arasında, her şey ile hiçbir şeyin tam ortasındaydık, ve önümüzdeki demir perde de yere düştüğüne göre, zamanı gelmişti artık. "Ya Allah!"







Makarios, Nikos Sampson, EOKA, EOKA-B. Zihinlerimize kazınmış isimler olmuştular artık, içimizdeki intikam duygusu her şeyden önemli bir hale gelmişti. Yıllardır her gün onlarca Türk öldürülüyordu Kıbrıs'da, artık bu bizim yaşam mücadelemiz haline gelmişti, evet belki hayatımızı riske atıyorduk ama zaten hayatımız hiç güvende olmamıştı ki. Derme çatma silahlarımızla, Kıbrıs görünümlü Yunanistan'a karşı savaşıyorduk. Albaylar ****ası Yunanistan'da yönetimi ele geçirmiş ve daha önce anavatan Türkiye ile yapılan görüşmelere son vermiş hatta ve hatta EOKA-B'ye olan yardımlarını da misliyle yapmaya devam etmişti. Bizden de karakterli siyasi karakterler çıkmamış değildi, aslında siyasi karakter de denemezdi onlar sadece bizim derdimizi Türkiye'ye anlatmaya çalışan halktan birileriydiler. Rauf Denktaş ve Fazıl Küçük. Türkiye'ye Kıbrıs sorununu anlatmaya çalışıyorlardı, ama anavatan iktidarı siyasi çekincelerden dolayı müdahaleyi son ihtimal olarak görüyor ve uyarılarını sertleştiriyordu. Biz, biz ise dediğim gibi gönüllülerden oluşan derme çatma silahlarla "burada biz de varız" diyen insanlardık.Biz Türk Mukavemet Teşkilatı' idik.


Fakat bu gün başkaydı,etrafta bir sürü dedikodu dönüyor, Türkiye'nin artık bu işi sonlandıracağı söyleniyordu. Biz sadece radyodan takip edebiliyorduk gelişmeleri. Bir tarafta Rum radyosundaki, Makarios-Nikos Sampson çatışması bir tarafta ise Kıbrıs Türklerinin radyosundaki Türkiye ile ilgili son gelişmeler. Evet, bir sürü dedikodu vardı ama bunların hepsi olumlu değildi, Türk ordusu daha önceki seneler, 2 kere gemilere binmiş, fakat son anda çekilmiştiler. Ayrıca Ordu olarak tamamen tecrübesizdiler, Kore savaşını saymazsak 50-60 yıldır tek bir deneyimleri yoktu. Türk halkı "Ya Taksim Ya Ölüm!" nidaları ile pek çok kez sokaklara dökülmüştüler ama öteki yandan Yunan-Rum tarafı, müdahale ihtimaline inanmıyor, Türklerin yine blöf yaptıklarını düşünüyorlardı. Açıkçası biz de emin olamıyorduk, adaya müdahale edilmesini istiyorduk evet ama bu sadece ada içinde kalmayabilir ve bir Türk-Yunan savaşına da dönebilirdi, Türkiye'nin büyük riskler alması lazımdı.

Sabahın saat beşi idi, mücahitlerden biri yanıma geldi ve "Alayen kalk çabuk kalk!" diye heyecanlı bir çağrı yaptı. Uzun zamandır bir insanın sesini bu kadar mutlu duymuyordum, Kıbrıs'ta bu çok da kolay değildi. Cızırtılı bir ses geliyordu, hepsini tam anlayamamıştım ama anladıklarım yetmişti, "Bugün, Bu anda ........ her yanında havadan ve denizden çıkarma yapmaktadır, gazanız kutlu olsun! " Duymamızla birbirimize ağlayarak sarılmamız bir olmuştu, artık bitecekti bu zulüm, Türkiye bizi kurtarmaya geliyordu! Kısa bir sevinç patlamasından sonra artık yapılacak işlerin daha fazla olduğunu da hesaba katarak herkes silahlarına sarılmış, gözcüler, havayı ve denizleri izlemeye koyulmuştu. Ancak bir sorun vardı, ne gökte, ne denizde gelen giden yoktu. Yine mi geri dönmüşlerdi, içimizdeki sevinç bir anda yerini hüzüne bıraktı ama gözcülere gözlemeye devam edin diye telkin ettik.

Yaklaşık bir saat sonra umut ettiğimiz şeye varmıştık, Türkler havadan paratüşle, denizden çıkarma gemileriyle akın ediyorlardı. bir saatlik gecikmenin de nedeni çok geçmeden anlaşılmıştı, Türkiye'den gelen bildiri de TSİ saat beşte çıkarma yapılacağı söyleniyordu fakat Türkiye ile Kıbrıs arasında bir saat vardı, bu aksaklık hiçbirimizi etkilememişti, yıllarca bekleyen halk bir saat daha beklemişse ne olmuş dedik kendimize. Top sesleri sabahın tüm sessizliğini yok etmişti, ama bu bize sabahın huzurunu bozan bir ses karmaşasından ziyade bir milli marş gibi, bir savaş marşı gibi geliyordu ve mutlu ediyordu. Hayatımızda ilk defa gördüğümüz paraşüt indirmesi ise bizi korkutmuştu, Lefkoşa'nın üstünü paraşütler kaplamıştı. İçimizden bazıları o paraşütçüler düştüklerinde bir yerlerini çarpıp ölebileceklerini bile söylemişti. Öte yandan Beşparmakların orada ise helikopterler cirit atıyordu. Artık intikam vakti gelmişti! Artık EOKA'lılar tarafından öldürülen annemin, babamın, kardeşlerimin ve diğerlerinin, bu teröre can veren herkesin intikamını alma zamanım gelmişti, belki de yıllar sonra artık ilk defa bir gece gözümü korku olmadan, huzurla kapayacağım gün yaklaşmıştı.
 
Bildiğin ünlü bir yazarın yazdığı romanı okur gibi hissettim yazdıklarını okurken. Çok başarılısın. Kesinlikle yazmaya devam et. Biraz daha uzun yazabilirsin. Öykü yarışması bittikten sonra hikaye yazmaya devam et.
 
"Çabuk, koşun !"
Elimizde tüfeklerle ilerliyorduk, kimseye görünmememiz lazımdı ama öğlene yaklaşırken, güneş tepemizdeyken bu da bir hayli zordu. Emir büyük yerden geldi, Beşparmak dağlarında hala düşman temizlenememiş, komandolar gecikmiş. Bunun üzerine "gerilla timi" olarak bizi göndermeyi uygun bulmuşlar. Komandoların dağı temizleyememesi normaldi çünkü Grivas ve askerlerinin yaklaşık yirmi yıldır Kıbrısta sinmediği mağara, bulunmadığı pusu kalmamıştı. Yirmi yıllık çabayı birkaç saatte yok etmemiz lazımdı, evet kolay değildi ama imkansız da değildi. Biz dağın Lefkoşa'ya bakan kısmını temizleyecektik, Komandolar en tepeden dağılacaktı, çıkarma yapan birlikler de dağın denize bakan kısmını temizleyecekti. Dağın temizlenmesiyle denizden çıkan asker Lefkoşa'ya inen askerle birleşecek ve küçük bir tampon bölge oluşturacaktı, en azından ilk aşamada bu tampon bölge bir başarı olarak görülebilirdi, ancak nihai amacımız adanın tamamıydı !

Uzun bir koşuşturmadan sonra en sonunda bulunduğumuz köyden Beşparmak dağlarının eteklerine gelebilmiştik, ah şu dağ yok mu, her seferinde bizi kendine hayran etmeyi başarıyordu, en tepesine çıkıp o güneşle başbaşa kalmak, tüm o engelleri aşıp, bütün o doğal güzelliklerle yüzleştikten sonra zar zor tepeye çıkıp güneşin karşısında meydan okurcasına göğüs germek, o kutsanmış an sanki tanrının huzuruna çıkmak gibiydi, kendini dünyanın en yüksek yerinde, tanrıya en yakın noktada hissederdiniz. Bu savaş bittiğinde  ve kazandığımızda tekrar çıkmayı planlıyordum, zaferin sarhoş edici hazzı ile o manzaranın verdiği ilahi huzuru aynı anda yaşamak sanırım hayatımda yaşayabileceğim en güzel duygu olacaktı.

Yanımdan geçen kurşunun arkamdaki kayaya çarpıp patlaması bir anda beni düşler dünyasından tutup çekercesine kendime getirmişti. Her ağızdan bir ses çıkmaya başladı iki saniyede, "Yere yatın ! - Sağda abi sağdalar!  - Mahmut eğil !" Herkes kısa bir şok geçirmiş ve kendilerini taşların üstünde bulmuştu. Bu kısa şokun ardından diğer silahların patlaması da gecikmedi. Dağın yukarısında, sağ tarafta bir mağara vardı, ateş oradan geliyordu. Bizimkiler kafalarını çıkarmaya fırsat buldukları anda ateş edip tekrar eğiliyorlardı. Ben de öyle, Bir kayanın arkasına kendimi yaslamıştım. Doğru anı bekle, kafanı çıkar, ateş et, ve pat! Bir adam düştü, hemen eğil, yaslan, tüfeğin horozunu çek ve boş kovanın yere düşüşünü izle, sonra baştan itibaren tekrar et. Bir insanı canından etmek, bir hayatı sonlandırmak, bir anneyi yavrusuz bırakmak bu kadar kolay olmamalıydı. Ya da bana da yaptıkları gibi bir çocuğu yetim ve öksüz bırakmak. Üstelik bizdeki derme çatma silahlara karşı Rumlarda bizde olmayan sürekli ateş eden silahlardan vardı, horoz çekme derdi yoktu, bu gerçekten büyük kolaylıktı bir çatışmada, şu an bunu daha iyi kavrıyorum.

Çatışma son hızıyla devam ediyordu, tam ateş etmek için kafamı çıkarmışken acı dolu bir çığlık, çok yakından tanıdığım bir sesti bu. "Hayır hayır, bunun olması isteyeceğim son şeydi, lütfen bu olmasın, lütfen. Bu gelen Murat babanın sesiydi, ikinci babam diyebileceğim yegane insan, beni yetim, öksüz halimle alıp büyüten TMT'ye sokan insan, bana evini açan, benimle aşını paylaşan insan, şu dünyadaki belki de en değerli yakınım. Hayır bunun olması kaldıramayacağım bir şey, lütfen vurulan kişi o olmasın tanrım." içimden bunlar geçerken son anda aklıma kafamı çıkarmış olduğum geldi, gözümün ucunu tekrar düşmana çevirdim. Bir mermi gözlerini bana dikmiş, nefretini kusarcasına havada süzülüyordu, saliseler içinde vücudumda çok güzel bir yer sahibi olacaktı, tam suratıma doğru hızlı ve durdurulamaz bir şekilde hücum ediyordu, refleksler! Belki de son anda kendimi çektim fakat yeterli olmamıştı, arkamdan biri çekiyordu sanki, o kadar güçlüydü ki bir anda omzum çıkacak gibi geriye sürüklenmiş ve vücudumu da yanında götürmüştü, ufak bir darbe, kafamı taşa çarpmıştım ama önemli bir şey değildi. Bir kaç saniye içinde yere yığılmıştım, sağ omzumdan vurulmuştum ve bunun için seviniyordum ! Saliseler ile ölmekten kurtulmuştum.

"Baba !" Yerde yatarken dudaklarımın arasından çıkan tek sözcük olmuştu, insan ölürken bebekliğine dönüyor sanırım, iki durumda da söylenecek kelime sayısı çok kısıtlı ve ben de bu benzerliği artırmak için sanki özellikle bu kelimeyi seçmiştim. Öleceğimi düşünüyordum ama tek yaptığım ciğerlerimi patlatana kadar oksijen çekip verirken gözlerimi gök yüzüne dikmekti, ne güzel bir gündü değil mi. "Ayağa kalk artık Alayen! " Birisi benimle mi konuşuyordu yoksa beynim yaptığı kısa moladan geri dönüp tekrar et çalışmaya mı başlamıştı ? Sanırım ikinci seçenekti. Sol kolumla kendimi desteklemem sayesinde en azından biraz dikelmiş ve kendime gelmiştim. Ve yapacağım ilk iş Murat babaya doğru atlamak olmuştu "Baba!" Sanırım Murat babanın attığı çığlıktan daha acıydı bu haykırışım. Yerde tıpkı bir kaç dakika önce yaptığım gibi yatıyordu, benim kanım onun kıyafetine damlıyor ve onun kanıyla birleşiyordu, göğsünün sol tarafından vurulmuştu, kalbine yakındı, sanırım. "Baba gitme baba! Baba gitme ! Bırakma beni ! İkinci kez öksüz bırakma beni baba! N'olur dur, sen Murat babasın, neleri atlattın, bi kurşun mu yıkacaktı seni baba ! Hadi kalk ayağa, kalk!" Sanırım birleşen kanlarımıza bir de gözyaşım eklenmişti. Kan birikintilerinin üstüne düşen her gözyaşım orada sanki kendine özel bir yer açıyordu kanın içinde. Baba da gitmişti, belki de dünyadaki son kalem düşmüştü. Omzum ? Omzum şu an umrumda olan son şeydi. Acısa da artık acı bile bir şey ifade etmiyordu benim için, babanın yanında ayrılmadan önce yaptığım son şey yerdeki çamurdan iki elimin işaret ve orta parmaklarıyla alıp gözümün altına sürmekti. Biliyordum, artık bu savaş tek yaşama amacımdı ve bu savaşı  kazanacaktık!











Adaya çıkar çıkmaz üstümüze kurşunlar yağdı. İlk başta neye uğradığımızı şaşırmıştık, aslında teoride zaten bunun olacağını biliyorduk ve buna hazırlanmıştık, ama insanın kafasının üstünden onlarca kurşun geçerken, arkada arkadaşları yaralanırken teorik bilgileri uygulamak pek de kolay değildi. Emir kesindi "Gemilerden olabildiğince çabuk çıkın, ilerleyebildiğiniz kadar ilerleyim, geriye sakın bakmayın, yaralılarla sadece sıhhiyeciler ilgilenecek." Evet belki emir kesindi ama insan arkadaşlarını bırakıp gidemiyordu, en azından gitmemeliydi, ama biz savaş makineleri, ölüm getirenlerdik. İnsani duygular savaştayken maalesef geçerliliğini yitiriyordu. Biz insanlığın en vahşi, en acımasız yanıydık, insanın içindeki sadizmin ve nefretin dışa vurumuyduk. Ama yine de dünyadaki en ironik şeyi yapmaktan kaçınamıyorduk. Bir taraftan insan öldürürken bir taraftanda ölen insanlar için ağlamak. Elinde tüfek olan bir adamın kendi silah arkadaşı öldü diye ağlaması kadar ironik bir şey var mıydı ? Bir savaş makinesi savaştan nefret edebilir miydi ? Bir ölüm getiren ölüme lanet edebilir miydi ? İşte biz bunları yapıyorduk, ve aslında lanetlediğimiz tek şey kendi benliğimizdi, lanetlediğimiz tek şey insanlıktı.

Arkamızda yüzlerce gazi ve şehit, önümüzde ise yüzlerce gazi ve şehit adayı. Biz ilerlemeye devam ediyorduk, arkamızda  gazi ve şehit bırakmayı ihmal etmeyerek. Çıkarma başında 32 kişiden oluşan takım şu an 7 kişi kalmıştı. Plan basitti, adada hali hazırda bulunan garantör birlikler, paraşütle indirme yapılacak olan Lefkoşa ve etrafınının gücenliğini sağlayacak ve paratüşlülerin güvenliğinden emin olacaktı, biz çıkarma yapan birlikler ise belli gruplara ayrılıp dağı, helikopterle gelen komandolar ve TMT'nin de yardımıyla temizledikten sonra dağın diğer tarafında tekrar birleşip Lefkoşaya intikal edecek ve Girne - Lefkoşa arası güvenli bir cep oluşturacaktık. Fakat dağ, dağı temizlemek hiç kolay değildi, eğer diğer askerlerin de hali bizim gibiyse operasyon zora girdi demektir bu. Kalan 7 kişi dağın üstünde dikkatlice ilerliyorduk, verdiğimiz kayıpların yüzünden olsa gerek kimsenin ağzından tek bir kelime çıkmıyor, mimiklerimizden bir tanesi bile oynamıyordu. Tek istediğimiz, tek amacımız, tek görevimiz öldürmekti.

Tek sıra halinde ilerliyorduk, en azından 7 kişi olmak bu konuda işe yarıyordu. sıranın en arkasındaydım. Tekrar çıkarıp karımın resmine baktım, gözlerim buğulanmıştı, onu dul bırakmak benim en büyük günahım olacaktı, asla kurtulamayacağım, tanrının asla affetmeyeceği bir günah. Fakat daha önce de söylediğim gibi, tanrının çok güzel bir senaryosu vardı ve biz de yaşam denen filmi mükemmelleştirmek için rolümüzü en iyi şekilde oynamak zorundaydık, sevsek de sevmesek de. Peki benim rolüm neydi ?


Büyük bir gürültü kopmuştu, nedense çocukken anneme sorduğum " Yine o mavi şey mi?" sorusu aklıma gelmişti, o olmadığını biliyordum ama ne olduğunu da bilmiyorum. Bir anda her yeri toz kaplamıştı, bırakın göz gözü, kendi elimi bile göremiyordum, bir taraftan çığlıklar bir taraftan da her iki yanımızdan da silah sesleri geliyordu. PUSU! Patlayan bir mayındı, sanırım bacağımın neden yandığını açıklıyordu bu. Patlamayla birlikte kalkan toz cümbüşünün bir faydası olmuştu bizim için - en azından benim için - eğilerek oalbildiğince hızlı koştum, nereye koştuğumu bilmiyordum ama durmadım. Ta ki minik bir tümsekten düşüp yuvarlanana kadar, yuvarlanırken dizimdeki yara yere çarıp duruyor ve bu fena halde canımı acıtıyordu.

Akşamın köründe düşmanlarla çevrili bir dağda tek başıma kalmıştım ne güzel ! Düştüğüm yerden hala kalkamamıştım, neyse ki tüfeği sıkı tutup düşürmemiştim. "Evlat gel buraya çabuk !"  Olmayan sesler mi duyuyordum yoksa yanımda bizden biri mi vardı, sesi duyar duymaz tüfeğime sarılıp dikilmiştim. Yaşlı biri, bir asker ! Ama yaralı. Üstelik bu bir albaydı. " İndir şu silahı salak, hadi çabuk gel, burada bulurlar bizi." Kimdi, neden buradaydı bilmiyorum ama bir albaydı ve teknik olarak dedikleri benim için bir emirdi.

Bir mağaraya getirmişti beni, silahını burada bırakmıştı, ne cesaret ama, silahını bırakıp çıkabilmişti mağaradan. Sormak çok istiyordum ama ters bir tepkiden korkuyordum, özür diler bir sesle de olsa soracaktım, "Komutanım, şey silahınızı niye bıraktınız ?" sanırım daha sorarken pişman olmuştum. Albay önce durup döndü ve gözlerimin içini süzdü, sanırım büyük bir fırça beni bekliyordu, ama hiç  beklediğim gibi olmadı, aksine gülerek "Zaten mermi kalmadı evlat, mermi olmadıktan sonra yüzlerce silahın olsa ne yazar." İstemsizce ben de güldüm, hatta kahkaha attım. Sanırım savaşın şu noktasında bu topraklarda kahkaha atabilen sadece biz ikimizdik.

Albay sırtını duvara yaslayarak yere oturmuştu, ben ise ayaktaydım. "Komutanım planımız ne ?" Yine özür diler bir tonla soruyordum ama bu sefer içimde daha az korku vardı. " Senin ismin ne asker ?" beklediğimden daha iyi bir tepkiydi, her ne kadar anlayamasam da. "Raif Komutanım, Teğmen Raif" dedim, bu sefer özür diler değil, aksine tam bir asker gibi göğsümü gere gere söylemiştim. "Ben de Hakan memnun oldum. Bak Raif, dışarıda belki de yüzlerce düşman var ve şu an sadece iki kişiyiz, üstelik ikimiz de yaralıyız, o yüzden eğer o piç kuruları tarafından öldürülmek istemiyorsan bu geceyi burada geçiriyoruz." Bu cevap içimdeki öldürme isteği ve ortaya çıkardığım vahşi duygularımla hiç uyuşmasa da mantıklı tek çözümdü. Ben de sırtımı duvara yaslayarak yere oturdum, sanırım bu gece nöbetteydim.

Bir tıkırtı, mağaranın dışında geliyordu, komutan uyukluyordu, kılı bile kıpırdamamıştı, hemen silahıma sarıldım. Mağradan çıkıp öldürmeliydim hepsini, hayır bu hiç mantıklı değil, burada beklemeliydim, o gelsin. Bir gölge, evet geliyordu, onda da tüfek vardı. Adım adım, yaklaşıyordu, ateş etmek istemiyordum, direk yerimizi açık edecekti ama tek çözüm buydu.

Ve o an ! Nefesimi bilerek mi tutuyordum yoksa heyecandan nefes almayı mı unutmuştu beynim. O da benim gibiydi, tüfeği kolunda, kendisi gelmeden namlusunu bana doğru doğrultmuştu bile, ve karşımda ! Eski bir silahı vardı, benim G3'üm varken onu her türlü alırdım ama bir şey olmuştu, ne ben ne de o ateş etmiyordu, hatta tüfeğini daha gevşek tutmaya başlamıştı, bu işte bir bit yeniği vardı. "Kimsin sen !" sesim korkumdan olsa gerek hiç de istemediğim gibi çıkmıştı. " Ben Mücahit, Mücahit Alayen ! Sen kimsin! " Rum değil ! Bir anda tüm beklentilerim suya düşmüştü ve sanırım buna en fazla bu kadar sevinebilirdim. "Mehmetçik, Mehmetçik Raif!" Gözümün ucu komutandaydı, uyanmıştı ve sessizce bizi izliyordu, ama bir saniyeliğine de olsa yüzünde bir gülümseme oluşmuştu, artık o da dahil olması gerektiğini biliyordu "İndir şu silahı da gel buraya evlat!" bana söylememişti ama sanki bana söylemiş gibi ben de silahımı indirmiştim, yavaş yavaş geldi, ilk önce tereddütlüydü attığı adımlar, sonra koşa koşa sarıldı, ne olduğunu anlayamamıştım ama bir anda tüm yaşadığım stres artık vücuduma ağır gelmişti, ben de sımsıkı sarıldım, bir anda tüm savaşı, elimdeki tüfeği, öldürdüğüm insanları unuttum ve ağlamaya başladım, sadece sebepsiz yere ağlamaya hem de hiç durmadan.
 
Çok güzel,akıcı bir anlatımla yazılmış ne zamandır girmiyordum foruma ilk baktığım şey senin hikayen oldu ve çok hoşuma gitti fazla bekletmezsen yeni bölümler için iyi olur :smile: Klavyene sağlık kolay gelsin :grin:
 
Størtbeck said:
Şimdilik 1. bölümü okudum, müthiş olmuş. Diğer bölümleri vakit buldukça okumaya çalışacağım.
Teşekkürler :smile:

Keskin bir ışık süzmesi mağaranın içindeki karanlığı yararak tam gözlerimin içine doğru vuruyordu. Dağı vuran topların sesleri eşliğinde gelen tüfek sesleri adeta birbirine karışmış ve dehşet veren bir senfoni oluşturmuşlardı. Güneşin doğuşu ile birlikte Türk askeri tekrar hücum etmeye ve Beşparmak dağlarını dövmeye başlamıştı, sanırım Lefkoşa'da da durum pek de farklı değildi.

Biz ise uyumamıştık bile mağarada,  sabaha kadar teyakkuzda beklemiştik fakat artık sabah olduğuna göre saplandığımız bu bataklıktan kurtulmamızın zamanı gelmişti. Silahlarımızı da alıp yavaş yavaş mağaradan çıkmıştık, üçümüz de yaralıydık fakat üçümüz de yaralı olduğumuzun farkında bile değildik, şu an Kıbrısta yaralı olmak acil bir durum değildi, bizim gibi bir sürü yaralı vardı. Biz zaten buraya gelirken yaralanmayı göze almıştık. Hatta verdiğimiz yaşam mücadelesi uğruna yaşamımızı vermeye bile razıydık. Öyle bir yaşam mücadelesiydi ki bu Kıbrıstaki tüm Türklerin yaşamı buna bağlıydı. Bu bir milletin yaşam mücadelesiydi ve bizim yaşamımızdan katlarca daha değerliydi.

Yapmamız gerek ilk şey Türk birliklerinin yanına gitmekti, üç yaralı tek başına hiçbir şey yapamazdı fakat o birliklerle buluşmak da bu kadar kolay değildi. Dar yollardan geçerken dik tepelerden de tırmanmak zorunda kalıyorduk, henüz farkedilmemize rağmen üstümüzden kurşunlar geçiyor ve hatta bazıları bize o kadar yaklaşıyordu ki sanki bizi vurmaya çalıştıklarını düşünüyorduk.

İlerlerken özellikle ağaçların arasından gitmeyi tercih ediyorduk, en azından daha gizli olurduk fakat hiç tahmin ettiğimiz gibi olmadı, biz patikayı takip ederken arkamızdan bir insan sesi bize "Paradosi!" diyordu. Üçümüzün de nefesinin aynı anda kesildiğini hissedebiliyordum. Ne demek istediklerini aslında anlamamıştım gözüm Alayen'e çevrilmişti ister istemez, o da benim ona baktığımın farkındaydı. "Teslim olmamızı istiyorlar." dedi sakince. Albayla göz göze gelmiştim, sanırım aynı fikirdeydik ikimiz de usulca tüfeklerimizi yere bıraktık, Alayen'de bizi takip etti. Ellerimizi kaldırarak arkamızı döndük, beş Rum militanı silahlarını bize doğru uzatmış bir şekilde bekliyordu arkamızda.

İnsan neden yaşamak ister bilir misiniz? Sanırım ben de bilmiyorum, bencilce de olsa sonsuza kadar yaşamak istiyorduk. Sonsuz çok uzun bir zamandı belki ama fazladan bir elli sene fena olmazdı sanırım. En azından insan yirmili yaşlarında ölmeyi hak etmiyordu, yada ben hak etmediğimi düşünüyordum. Daha yaşayacak çok şeyim yok muydu? Oysa ben en azından Altmış yaşımı görmeyi planlıyordum, sanırım hayatımda yaptığım en komik iş bunu planlamak olmuş.

Benim yirmili yaşlarımda verdiğim bu can aslında daha nice gençlerin benim yaşımda ölmesini engelleyecekti. Bir cana karşı bin can, tanrı iyi bir alışveriş yapıyordu, gerçi benim hoşuma gitmese bile bu alışveriş olacaktı ama en azından böyle olması daha çok içime siniyordu.

Namluyla aramda beş metre vardı ve şu ana kadar hiç olmadığım kadar rahattım. En azından ne olacağını biliyordum. Ruhum kutsal ruhla buluşacak, bedenim ebedi huzura varacak ve canım çok kutlu bir amaç uğruna verilmiş olacaktı. Aslında bunlar bir bakıma züğürt tesellisiydi ama yapabileceğim başka bir şey yoktu, en azından bunlar ile yetinecektim.

Buraya geldiğimden beri benim tüfeğimden çıkan mermilerle onca insan ölmüştü, peki ama onlar da hak etmemişler miydi ? Suçların ve günahların cezalarını biz insanlar değil Tanrı vermeliydi ama Tanrı beni ceza vermek için aracı olarak kullanmış olamaz mıydı ? Belki de doğumumdan itibaren benim yaşamımın tek sebebi bu savaştı, belki de ben buraya tanrının cezası olarak gelmiştim ama aracı olmamdan dolayı benim de cezalandırılmam adil miydi ?

Rumlar aralarında birşey tartışmaya başlamıştı, sanırım Alayen'in yutkunması Rumların neyi tartıştığını anlamama yetiyordu. En azından bizi düşünenler de vardı içlerinde. Bu savaş ortamında onların da bizim gibi insan olduklarını unutuyorduk. Sanırım savaşın doğal bir getirisiydi bu. Rumların arasındaki tartışma sertleşmiş, silahını sürekli bize doğru tutan adam üstün gelmeye başlamıştı. Bizim hayatımızı savunan bir kişi vardı ve o da artık susuyordu. Silahlar tekrar yüzümüze çevrilmişti, sanırım artık kararları kesindi.


Önce Albay'ı aldılar, sanırım daha yüksek rütbeli diye, ters çevirip dizlerinin üstüne çöktürdüler, Albay zaten rahat bir insandı ama şu an tamamen farklıydı, ilahi bir huzur vardı yüzünde ve ufak da olsa bir gurur, sanırım bu gururlu ifadeyi bizden daha çok hak ettiği kesindi. Son sözü tahmin edebileceğiniz gibi " Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhü ve resûlü " gibi olacaktı, fakat başladığı kelime-i şahadeti bitirmeden gözlerini yummak mecburiyetinde kaldı. Rum tüfeğinden çıkan bir kurşun kafatasına doğru yola çıkarken aynı zamanda o tüfeği tetikleyen Rumların üstüne gelecek kadar da kan çıkarmayı başarmıştı.

Sıra Alayen'e gelmişti, onu da aynı şekilde diz çöktürüp arkaya döndürdüler. Alayen rahat değildi, hem de hiç değildi ama o artık umursamıyordu, nedenini bilmiyorum ama tanıştığımızdan beri hiçbir şeyi umursamıyordu, sanırım hayatın onun için bir anlamı kalmamıştı. Son sözü "Baba!" olmuştu, gök yüzüne bakarak söylemişti. Son söz için ilginç bir seçimdi bu ama kendi seçimiydi, belli ki bu söz sadece kendi babasını temsil etmiyordu. Bu sefer tüfeğin arkasındaki başka bir Rumdu, ne farkeder ki, ben de insan öldürmüştüm ve bir insanın yaşamını sonlandırmanın verdiği ilginç haz başka hiçbir şeyde yoktu. Sanki Tanrı olmak gibiydi, bir insanı öldürürken Tanrıya şirk koşmuyordum, bir insanı öldürürken ben Tanrı olduğumu hissediyordum! Sanırım Tanrı az sonra ölecekti yada daha büyük bir ihtimalle ben Tanrı değildim. Belki de kafayı yiyordum, umarım kafayı yemişimdir, en azından ölmeden önce yaptıklarıma bir yenisini eklemek iyi moral verici olurdu.

Sıra bana gelmişti sonunda. Artık ruhum o muhteşem ruha, o kadim sonsuzluğa ulaşabilecekti, artık çektiğim bu ızdırap sonunda bitecekti. Mutlu olduğumu fark ettim. Ölecektim, hem de ölmem gereken yaştan kırk sene evvel ölecektim ama mutluydum, Kendi kendime diz çöküp arkaya dönmüştüm bile, sanki daha da hızlandırmak istiyordum, neden mutlu olduğumu anlamıştım çünkü, bu hayatta verdiğim en değerli yemini tutmayı başarmıştım, o söz aynı zamanda son sözüm de olmuştu, ağızlarımdan dökülen son kelimeler. Gür ve yüksek sesle son kez "YA TAKSİM YA ÖLÜM!"
 
Back
Top Bottom