Dik bir yamaca inşa edilmiş Preven şehrinden ayrılırken, şehir girişinde Swadya diyarında yetişen elma, üzüm ve zeytin satan bir köylüden bir çuval elma aldım. Bizim gibi on kişilik bir gurubu basit tüccarlardan ayıran tek şey şüphesiz zırhlı giyimlerimiz ve tekinsiz yüzlerimizdi. Sağımda at süren çöl bedevisine benzeyen badem bıyıklı, eli yüzü bıçak yarasıyla dolu yaşlıca adam kendini Rolf olarak tanıtmıştı. Sıcak kanlı bir katildi. Arkadaşları ondan oğlancı diye bahsediyordu. Kazandığı tüm parayı 14-15 yaşındaki genç erkek çocukları için gözünü kırpmadan savuruyormuş. ''Oğlancılık he?'' dedim tiksintiyle. Aslında umurumda bile değildi. İsterse bir kayayla bile ilişkiye girebilirdi. Hepimizin yalnızca bir ortak yanı vardı. Biz aşağılık katillerdik. Kimisi kurbanı öldürmeden önce türlü işkenceler yapardı. Kimisi parmak, ayak, kol gibi uzuvları keserek kurbanın attığı çığlıklarla aldığı hazdan kendinden geçerdi. Akan kanları kovaya doldurup banyo yapan bile vardı.
Suna şehrinin 5 mil dışındaki ormanlık arazide kamp kurduk. Ateşin üstünde, suikast timinden iki kişinin avladığı 4 tavşan yavaş yavaş pişmekteydi. Kor haline gelmiş yaş odunlara damlayan yağlar, çıkardıkları dumanla aç bir çakal sürüsünü yakınlarımıza kadar çekmişti. Etrafımızda daireler çizerek uluyorlardı. Normal zamanda olsa çakallar insanlara yaklaşmaz olabildiğince uzak yaşamaya çalışır. Ama aç bir sürüyü insandan uzak tutacak bir sebep yoktur. Sürünün lideri olduğu ulumasından belli olan iri ve yaşlı çakal arkada sürünün diğer üyelerine emirler yağdırır gibi bir hali vardı. Hepimiz heyecanla ayağı kalktık. Bir çakal ağızından saçılan salyalarla birlikte saldırıya geçmeye hazırlanıyordu. Bulutların arkasına saklanan ay görüşümüzü zorlaştırıyordu. O anda '' Meşaleleri yakın!'' diye gürledim. Şimdi ortam biraz daha aydınlanmıştı. Aramızdaki 20 li yaşlardaki en genç suikastçi adayı saldırının başlıca hedefiydi. Çakalı savurmak için salladığı meşaleyi ıskalayınca bileğini çakala kaptırmak zorunda kaldı. Acı içinde yerde kıvranırken bir düzineyi aşkın diye tahmin ettiğim sürünün diğer 5 üyesi de saldırıya geçmişti. Rolf dışında herkeste panik ve korku havası seziliyordu. O an arka cebinden çektiğim bıçağımı ilk saldıran çakalın baş kısmına doğru fırlattım. Fışkıran kanlarla beraber önce sendeledi ardından yere yığıldı. Sonra çadırımın yanına dikili uzun mızrağımı alıp sürünün lideri olduğunu tahmin ettiğim çakala var gücümle fırlattım. Kaburgalarından sertçe giren mızrak çakalla birlikte arkasındaki ağaca saplandı. Tiz bir uluma sesiyle aç hayvan can verdi. Mızraktan süzülen kan damlaları ağacın dibindeki sonbahar yapraklarına damlıyordu. Diğer çakallar tiz çığlıklar atarak uzaklaşırken bileğini ovuşturan genç suikastçi bağdaş kurmuş vaziyette yerde oturuyordu.
İlk konuşan Rolf oldu. '' Bu diyarlarda çıldıranlar yalnızca insanlar değil! Hayvanlarda kafayı yemiş '' dedi ve destekli bir küfür savurdu. '' Kış geliyor, kürkleri işe yarayacak'' dedim. Rolf güldü: '' Hele şu işin hakkından gelelim de, gerekirse sana bir düzine kürk alırım. Kıytırık çakal değil ha! Dağ ayısı kürkü hem de!'' Samimi tavrı hoşuma gitmişti. Belki de köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyordu. Suno Leydisi'nden hemen sonra Rolf'u da öldürüp ırzına geçtiği oğlan çocuklarının yanına yollayabilirdim. Gece uyumadan önce sadece bu konuyu düşünmüştüm. Rolf'u durmadan aşağılıyordum ama bende en az onun kadar aşağılık bir tecavüzcüydüm. ''Borcha'' dendiğinde akla ilk gelen ırzına geçtiğim bakire, köylü ve şehirli kızlar geliyordu. Kergit diyarından özellikle getirttiğim kısrak sütü kımızı bir dikişte içtim ve tatlı bir rüya hayaliyle uykuya daldım..
Bir Hafta Sonra
'' Efendim, Leydi 2 gün önce düzensiz bir orduyla Halmar Şehri civarında görülmüş '' Swadya ile Kergit krallığı savaş halinde bulunduğundan Sancar Han, Leydi'yi açıktan açığa destekliyormuş. Darbeciler için kurulan milis gücü için şahsi hazinesinden büyük meblağlar ödemekteymiş. Düzensiz birliğin başına da en yetenekli savaş kurmaylarından birini geçirmiş. Kral Harlaus'un piç veliahtının da dediği gibi Leydi ölürse ortada ne milis gücü kalır nede darbe. Elimizi çabuk tutmalıyız. Milis gücünün arasına karıştırdığım şahsi casusum yakında Reindi kalesine bir saldırı planlandığını mektubunda belirtmiş. Büyük bir ihtimalle Kergit ordularının da desteği ile Darbenin ilk adımını atarak Reindi gibi stratejik önemi büyük bir kale alarak işe başlayacaklar.'' Konuşan Marnid adındaki genç casustu. İstihbarat konusunda çok başarılı olan orta yaşlı adam, iş birini öldürme konusuna gelince bir o kadar da beceriksizdi. Ormanda bir ay tek başına aç susuz kalsa yemek için av bile avlayamazdı. Ya çok merhametliydi yada inanılmaz beceriksizdi. Ama casusluk konusunda dev bir istihbarat ağının merkezindeydi. Emrinde çalışan onlarca kişi vardı. Herhangi bir millete bağlı değildi. Savunduğu bir görüş yoktu. En çok parayı verenin yanındaydı... Bu kadar bilgiyi nerden topladığını sorduğumda, '' ben bu iş için doğdum efendim! Bu işin yarısı sadakatse diğer yarısı da paradır! Bu diyarlarda paranın yapamayacağı şey yoktur bilirsiniz ve para için yapılmayacak işte yoktur'' dedi. O an sevdiğim bir söz aklıma geldi. ''Para her şeyi yapar diyen adam, para için her şeyi yapan adamdır.'' Bu sözü hiddetle suratına çarpacaktım ki herhangi bir etkide bulunmayacağını düşünerek söylemekten vazgeçtim. Herkes işini yaptığı sürece şahsi zevk ve düşüncelerin bir önemi yoktu. Umurumda da değildi.
Dhirim Şehrinin kuzeyinde konaklıyorduk. Halmar Şehri ile aramızda 2 büyük dağ kalmıştı. Erzak tedariki yapıp yola çıkmamız gerekiyordu. Veliahtın tanıdığı süre giderek kısalmaktaydı. '' 20 gün'' dedi Rolf. '' Yalnızca 20 lanet günümüz kaldı!'' Yetişeceğiz dedim, o, kılıcını bileme taşıyla bilerken. O Leydi'nin defterini düreceğiz. Az sabır dedim ve doldurduğum şarap kadehini Rolf'e doğru uzattım.