Evet arkadaşlar. Size daha önce bahsettiğim eş zamanlı iki hikaye yazma projeme başlıyorum.
Anka'nın savaşı ve İki Ruh adlı hikayelerim aynı zaman diliminde geçiyor. Son İmparator'un devamı niteliğinde olan iki hikaye de Yüküntür'ün ölümünden 16 yıl sonrasında geçiyor.
Lütfen Anka'nın Savaşı ve İki Ruh adlı hikayelerin ikisini de okuyunuz. Çünkü, ikisi de birbiri ile bağlantılı. Olayları anlamak için, İkisini de mutlaka okumak gerekiyor...
Son İmparator adlı hikayeyi okumadıysanız, bunu okumanızı kesinlikle tavsiye etmiyorum.
Yüküntür öldükten kısa bir süre sonra, onun tarafından kurulan ittifak İmparatorluğa dönüştürülür. Swadyanın da imparatorluğa katılımıyla, İmparatorluk dört ulusun hükümdarlarından oluşan bir konsey tarafından yönetilmeye başlanır.
Büyük savaşta yenilgi alan Nord Krallığı ise parçalanmıştır. Kabileler şeklinde parçalanan Nordlar, kendi içlerinde savaşmaya başlar. Nord Toprakları tamamıyla kaosa bürünmüştür. Bir süre sonra Nord kabileleri, İmparatorluğun Swadya sınırındaki köylere de saldırmaya başlar...
Vaegir Krallığında durum iç açıcı değildir. Büyük yenilgiden sonra, Krallıkta iç savaşlar başlamıştır. İmparatorluk Ordularının da müdahalesiyle ülke çapındaki isyan bastırılsa da, ülke hala diken üstündedir. Halkın büyük bir çoğunluğunun desteğini alarak Vaegir tahtına çıkan Groew ülkesinin kurtuluşunu, İmparatorluğa katılmakta buluyordu...
Kalradya'da, geçen zaman içerisinde paralı asker loncaları da kurulmuştu. Ülke çapında çok yaygın olan bu paralı asker loncalarının kurulma amacı, bellirli bir ücret karşılığında haydutları temizlemek yada kervanları korumaktı. İmparatorluk, bu loncaların sayısının artmasını destekledi ve yardımcı oldu. Çünkü bu loncalar sayesinde, İmparatorluk askerleri haydutlarla daha az savaşıyordu. Ve herhangi bir savaş durumuna karşı da lonca askerleri kullanılabilirdi. Bu loncaların en güçlüsü ise, Kalradya'da kendi ait kalesi bulunan tek lonca olan Kızıl Şahin loncasıydı. İmparatorluktan bağımsız olarak çalışan ve Yüküntür'ün yoldaşlarından olan Lezalit'in kurduğu bu loncanın askeri gücü, Kalradya'nın her tarafına yayılmıştı...
Harita biraz kötü oldu. Kusura bakmayın
Yazım hatalarım çok olabilir. Onlar için özür dilerim. Umarım okurken zevk alırsınız.
Alex, karşısında duran kalenin devasa surlarına baktı. Duvarlar o kadar yüksek yapılmıştı ki, gökyüzünün sonsuzluğuna dek uzanıyor gibi gözüküyordu. Burası hakkındaki söylentileri duymuştu, ama oda burayı görmeyen her insan gibi söylenenlerin abartı olduğunu düşünüyordu. Ta ki şu ana kadar! Artık söylenenlerin gerçek olduğunu oda anlıyordu. Birazdan bu kaleye gireceğini düşünerek, atını daha da hızlandırdı.
Kalenin devasa kapısına yaklaştığında, surların üzerindeki nöbetçilerden birinin ona seslendiğini duydu. "Hey! Çocuk! Daha fazla yaklaşmadan kim olduğunu söyle!". Alex, atını durdurarak kendisine seslenen adama bakmak için başını yukarı kaldırdı. Adam, surların üstünde dikilmiş, Alex'e bakıyordu. Alex, kibar bir ses tonu ile "Afedersiniz efendim." dedi. "Acaba Loncanın merkez karargahı burası mı?". Surların üstünde duran adam gür bir kahkaha kopardı. Sonra sol tarafına dönerek, uzağında nöbet tutmakta olan arkadaşlarından birine seslendi. "Hey Cross! Bunu duydun mu? Şu velet bana efendim dedi". Cross elini kaldırarak "Eminim o velet senin nasıl bir adam olduğunu bilmediği için öyle söylemiştir" diye seslendi arkadaşına. "Seni tanısaydı bunu söylemezdi". Adam, arkadaşının bu yanıtı karşısında yüzünü buruşturarak "Hah! Seni aksi bunak" diye bağırdı. "Sen kibarlıktan ne anlarsın!".
Adam kafasını tekrar Alex'e doğru çevirdi. "Hey çocuk! Sorumun cevabını vermedin!". Alex, atından inerek başını hafifçe öne eğdi. "Benim adım Alex Sloach. Komutan Lezalit'e bir mektup getirdim. Wiliam Gray'den". Adam, Wiliam Gray ismini duyunca Alex'i daha dikkatli incelemeye başladı. Surların aşağısında bekleyen çocuk, 16 yada 17 yaşında gösteriyordu. Fiziği pek güçlü değildi. Pek dayanıklı birine de benzemiyordu. Şaşkınlıkla "Wiliam böyle bir çocuğu buraya neden göndersin ki?" diye mırıldandı. Sonra Alex'e bakarak "Orada bekle" dedi. "Senin yanına birini göndereceğim".
Birkaç dakika içinde, kapı gürültülü sesler çıkararak açıldı. Alex, kendine doğru gelmekte olan, zırhlarla donanmış bir adam gördü. Adam miğferini çıkartarak sağ kolunun altına aldı. Sonra Alex'e bakarak "Mektup nerede?" diye sordu. Alex, biraz çekinerek te olsa, karşısındaki adama elindeki mektubu uzattı. Adam mektubun üzerindeki mühre baktıktan sonra "Wiliam'ı nereden tanıyorsun?" dedi. Alex karşısındaki adama bakarak "Aslında tam olarak onu tanıdığım söylenemez" dedi. "Ben Veluca'daki küçük paralı asker loncalarından birindenim. Birkaç hafta öce bizim loncamıza geldi ve ulaştırılması gereken bir mektubu olduğunu söyledi. Locadakiler arasından buraya gelmek isteyen olmadı". Elini kafasına götürerek saçını karıştırdı. Sonra yüzünde büyük bir gülümsemeyle "Bilirsiniz" dedi. "Burası hakkında bazı söylentiler var..". Sonra başını çevirerek gözlerini kaçırdı. "Ama parası çok iyiydi. Bu yüzden lonca komutanları, Loncadakiler arasından rastgele birini seçti." Ellerini iki yana açarak "Ve işte! Gördüğünüz gibi karşınızdayım." dedi. Alex sözlerini bitirdiğinde, yüzüne yine büyük bir gülümseme yerleştirdi. Bu gülümsemeyi, korktuğunu belli etmemek için yüzüne yerleştiriyordu.
Karşısındaki adam, elini Alex'e uzatarak "Ben Leon" dedi. "Kabalığımız için özür dilerim. Lonca dışından olanlara karşı iyi davranılmaz". Eliyle, Alex'e girmesini işaret ederken "Bu, loncamızın ilk kuralıdır. Aklında tutsan iyi edersin". Alex, kafasını sallayarak "Tamam" dedi. "Aklımda tutarım". Atına atlamak için arkasını dönecekken, Leon elini onun omzuna attarak "Atını boşver" dedi. "Sen içeri geç". Alex şaşırmıştı. Ama itiraz etmedi. Leon'la beraber içeriye girdi. Onlar girdikten hemen sonra, kapı kapanmaya başladı. Alex arkasını dönmeye çalıştı. Ama Leon, onun omzunu çok sıkı kavramıştı. Alex'in arkasına dönmesine izin vermiyordu. Alex, içinde bir tedirginlikle beraber ilerliyordu. Ama bir taraftan da bu tedirginlikten zevk alıyor, kendi korkaklığıyla alay ediyor gibiydi.
Kalenin içinde ilerlemeye devam ederken, içindeki tedirginlik, yerini hayranlığa bırakıyordu. Kale çok büyük olduğu gibi, çok ta mükemmel inşa edilmişti. Yakınlarda büyük bir binadan çalgı sesleri, şarkılar yükseliyordu. Bir han gibiydi. Daha da ilerlediğinde, talim alanını gördü. Burada hemen hertürlü silah talimi yapılabilirdi. Okçuluk, kılıç, süvariler için kargı talimi... Daha da ilerlediğide bir bina gördü. Üç katlı bir şekilde inşa edilmişti. Leon, Alex'in o binanın ne işe yaradığını merak ettiğini anlamıştı. "Yatakhane" dedi yürümeye devam ederken. "Acemiler orada kalır". Alex, Leon eşliğinde ilerleyerek Kalenin merkezine geldi. Merkezde, şu ana kadar gördüğü yapıların en büyüğü vardı. Leon, Alex'in hayranlık dolu bakışlarını süzerek gülümsedi. "Aslında" dedi. "Loncanın dışındaki insanlar, merkez karargahın tamamını kale olarak isimlendirir. Dıştaki surlarla beraber. Ama Lonca içinde, kale olarak burasını kabul ederiz". Bunu söylerken, karşısındaki büyük yapıya bakıyordu. "Hadi! Komutan Lezalit seni bekliyor. Çabuk olmalıyız". Alex, şaşkınlıkla kafasını sallayarak "Tamam" dedi. Leon ile beraber, kalenin büyük kapısından geçtiler. Alex, yanlış giden birşeylerin olduğunu fark etti. O kadar mesafe boyunca, hiçbir kişiye rastlamamışlardı. Hiçbir nöbetçide görmemişlerdi. Birtek girişte nöbetçi görmüştü. Bu düşüncelerle yoluna devam etti.
Uzun koridorlar ve dik merdivenlerle dolu bir yolculuktan sonra, Leon görkemli bir kapının önünde durdu. Alex'e bakarak "Sen burada bekle" dedi. Sonra kapının kanatlarını iterek içeriye girdi. Birkaç dakika sonra tekrar dışarıya çıktı. Alex'e bakarak "Tamam" dedi " Komutan Lezalit seni bekliyor". Alex ağır adımlarla içeriye girdi. İçeri de geniş bir salon vardı. Salonun duvarlarında, aynı sancaklar karşılıklı gelecek şekilde birçok sancak asılıydı. En büyük sancak ise, kapının karşınındaki duvarda asılı olan sancaktı. Koyu kırmızı rengin üzerine, siyah ile işlenmiş bir şahin kafası. Bu sancak, loncanın sancağıydı. Bu sancağın asılı olduğu duvarın önünde bir masa vardı. Masanın başında birşeyler okuyan bir adam, Alex'e bakarak gülümsedi. "Hoşgeldin Alex" dedi. Önünde açık duran mektubu göstererek "Wiliam'ın gönderdiği mektubu aldım". Alex adama daha da yaklaştı. Ne yapacağına dair en ufak bir fikri bile yoktu.
Adam Alex'e bakarak "Alex" dedi. "Getirdiğin mektubun ne olduğunu biiyor musun?" Alex kafasını iki yana sallayarak "Hayır efendim" dedi. "Bilmiyorum". Lezalit "Bir tavsiye mektubu" dedi. "Arayıcı Wiliam tarafından yazılmış bir tavsiye mektubu". Alex gözlerini hafifçe kısarak "Arayıcı mı?" dedi. Lezalit sakin bir şekilde "Arayıcılar, Alex" dedi "Lonca için çok önemlidirler. Bütün Kalradya'yı dolaşırlar. Ve yetenekli olduklarını düşündükleri kişilerin isimlerini bize gönderirler. Böylelikle, Kalradya'daki büyük savaşçıların çoğunu, diğer loncalardan önce kendi loncamıza katarız. Eğer Arayıcılar olmasaydı Alex, Kalradyadaki en büyük lonca olamazdık. İşte bu yüzden Arayıcıların tavsiyelerine çok değer veririm."
Alex, Lezalit'in bütün bunları neden anlattığını anlamıyordu. Ama dinlemeye devam etti. Lezalit ayağa kalkarak salonda dolaşmaya başladı. "Wiliam mektubunda, çok iyi bir savaşçı olabilecek birinden bahsetmiş Alex dedi. Ve bed de Wiliam'ın tavsiyelerie uyarım.Çünkü Wiliam, Arayıcıların en iyisidir. Onun bulduğu adamlar, loncanın en iyileridir. Tabii Kıyamet getirenleri saymassak". Alex, Kıyamet Getirenlerin ismini duyduğunda irkildi. Onlar, Kalradya'daki en korkunç savaşçılardı. Onları herkes bilirdi. Ve kimse onlarla savaşmak istemezdi. Ama bütün bunlarla kendisinin ne ilgisi olduğunu hala anlayamamıştı.
"Alex" dedi Lezalit. "Loncaya katılmak ister misin?". Alex'in gözleri irice açıldı. "Evet" diye sözüne devam etti Lezalit. "Wiliam'ın bahsettiği kişi sensin Alex. Şimdi teklifim kabul ediyor musun?". Alex büyük bir şok geçiriyordu. Biraz önce kendisinden Kalradya'nın en büyük paralı asker loncasına katılmasını istemişlerdi. Alex zorlukla "Evet" dedi. "Ben.. Ben Loncaya katılmayı kabul ediyorum".